Compass doganbaruh

Filmekimi’nin ‘Roma’ sürprizi

48 filmlik zengin programıyla filmekimi, ekim ayına damgasını vuran sanat etkinliği olacak

Filmekimi’nin ‘Roma’ sürprizi

5-15 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek filmekimi, son yılların en parlak, en zengin programına bir sürpriz ilave etti. Geçen ay Venedik’te Altın Aslan Ödülü’nü kazanan Alfonso Cuaron’un ‘Roma’sı, iki ek seansta gösterilecek. Biletleri hemen tükenen beş film için de ek seanslar koyan İKSV, yılın uluslararası film festivallerinde öne çıkan, ödüller kazanan filmleri sinefillerin beğenisine sunuyor. Bu yazımda beğeni toplayan festivalden bir seçki yapmaya çalışacağım.

 

5-15 Ekim arasında gerçekleşecek filmekimi, ekim ayına damgasını vuran sanat etkinliği olacak. 48 filmlik seçkisiyle son yılların en parlak, en zengin programına sahip olan filmekimi, sinemaseverlere sürprizler de sundu.

Festival gösterimlerini bir gün uzatıp, 15 Ekim’de, geçen ay Venedik Film Festivali’nde oybirliği ile Altın Aslan Ödülü’ne layık görülen, Alfonso Cuaron’un ‘Roma’ filmini, sıcağı sıcağına İstanbullu sinemaseverlere izletecek.

‘Roma’ filminin dağıtım hakları Netflix’in elinde bulunduğu için, Meksika’nın Oscar adayı filmi ticari sinemalarda gösterilmeyecek.

Yılın önde gelen film festivallerinde kendinden bahsettiren ve ödül kazanan yapıtlarından oluşan bu yılın programındaki bazı filmlerin biletleri hemen tükendi. İKSV, ek gösteriler koyarak sinefillere yeni imkânlar sundu.

Buna göre, Cannes’ın Altın Palmiye’li Japon filmi ‘Arakçılar’, Venedik’in çifte ödüllü tek filmi, Yorgo Lanthimos’un ‘Sarayın Gözdesi’, Lars Von Trier’in başyapıtı, seri katil öyküsü ‘Jack’in İnşa Ettiği Ev’, Adana Film Festivali Uluslararası Yarışma galibi Güney Kore filmi ‘Şüphe’, Gaspar Noe’nin olay filmi ‘Climax’ ek seanslarda izlenebilecek.

Filmekimi programında yer alan titiz seçkinin belki de en özgün ve izlenmeyi hak eden filmi, Belçikalı Lukas Dhont’un ‘Kız/Girl’ü. Cannes’da ilk filmlerini yapan yönetmenlere verilen Altın Kamera Ödülü’nü kazanan ‘Kız’, başrolündeki 16 yaşındaki Viktor Polster’e Belirli Bir Bakış Bölümü’nün En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü getirdi.

Ancak Belçikalı aktör filmde, profesyonel balerin olmak için çabalayan 15 yaşındaki ergen trans birey Lara’yı canlandırıyor. Anversli bale öğrencisi Polster, bu ilk oyunculuk denemesinde uzun saçlı, mavi gözlü, güzeller güzeli bir sarışın afeti canlandırıyor. Polster’i, Cannes’daki ödül töreninde smokinli, yakışıklı bir delikanlı olarak görünce şaşkın kalmıştım.

Filmde Lora, bir yandan ergenliğin getirdiği huzursuzlukla başa çıkmaya çalışırken, bir yandan da hormon tedavisini sürdürerek kız olması için nihai çözüm ameliyatına hazırlanıyor.

27 yaşındaki Flaman yönetmen Dhont’un sekiz yıllık çabasının ürünü olan ‘Kız’ı izleme keyfinden kendinizi mahrum etmeyiniz.

BİR HİZMETÇİNİN BİR YILDA YAŞADIKLARI

Geçen ay yapılan 75. Venedik Film Festivali’nde Jüri Başkanı Guillermo del Toro, Altın Aslan Ödülü’nün ‘Roma’ filmine verilmesine jüri üyelerinin oy birliğiyle katıldığını, altını çizerek ilan etti.

Del Toro’nun vatandaşı, Meksikalı Alfonso Cuaron’un 17 yıllık aradan sonra ülkesinde çektiği ilk film olan ‘Roma’, klasik olmaya aday bir film.

Kendi çocukluğundan esinlenerek senaryosunu yazdığı filmde, Alfonso Cuaron hem yönetmenliği hem de görüntü yönetmenliğini üstleniyor. Cuaron, siyah- beyaz çektiği ‘Roma’da, vatandaşı, üç Oscar ödüllü kameraman Emmanuel Lubezki’yi aratmayacak ustalıkta bir görüntü yönetmenliği becerisi sergiliyor.

Lubezki, Cuaron’un En İyi Yönetmen Oscar’ını aldığı ‘Yerçekimi/ Gravity’ ile 2013’te ilk Oscar’ını kazanmıştı. 1971’de geçen konusuyla ‘Roma’, orta sınıf bir aile hikâyesi anlatıyor. Filmin merkezinde evin hizmetçisi Cléo’nun (Yalitza Aparicco) fırtınalı hayatının meşakkatli bir yılını izleyeceğiz.

Film, alt sınıftan bir karakter üzerinden Meksika’daki toplumsal hayatın değişimini gözler önüne seriyor. Bu yönüyle eleştirmenler ‘Roma’yı senaryosunu Guillermo Arriaga’nın yazdığı, Alejandro Inarritu’nun 2000 tarihli başyapıtı ‘Paramparça Aşklar, Köpekler/Amores Perros’ adlı Meksika klasiğine yakın buldular.

Her iki filmin ortak yönleri, kesişen hayat öyküleri anlatmaları ve yazgı temasını ustalıkla işlemeleri…

Bazı eleştirmenler, dramatik yapı ustası olan Cuaron’un ‘Roma’sının Federico Fellini’nin ‘Tatlı Hayat/ Dolce Vita’sına bir cevap olduğunu ve ‘Ananı da’sından (2001) bu yana en kaliteli filmi olduğunu iddia ettiler.

Cuaron’un filmine adını veren ‘Roma’, Mexico City’de bir mahalle, Fellini’nin ‘Roma’sıyla bir ilgisi yok.

Dramatik yapı inşa etme ve öykü anlatmadaki başarısı bilinen Alfonso Cuaron, bu yıl ülkesini Oscar yarışmasında ‘Roma’ ile temsil edecek.

 

ÜÇ YASAKLI YÖNETMEN

Bu yıl Cannes Film Festival’inde yasaklı üç yönetmen yarıştı. Bunlardan ikisi, İranlı Jafar Panahi, ‘Üç Hayat’ı, Rus Kirill Serebrennikov, ‘Yaz’ı sunmak üzere ülkelerinden çıkamadı. Filmlerinin ülkesinde gösteriminin yasaklaması sona eren Jia Zhang- Ke Cannes’da hazır bulundu.

Eleştirmenlerin beğenisini kazanan bu üç film de filmekimi programında yer alıyor. 2013’te Cannes’da En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanan Çinli senarist- yönetmen Jia Zhang-Ke ‘Kül En Saf Beyazdır/ Ash is Purest White’ta yine Çin’in kapitalist dönüşümünü, Çin toplumundaki değişimi, gangster dünyasında geçen bir aşk trajedisi yoluyla anlatıyor.

Biri çete reisi, diğeri kumarhane işleticisi sevgilisi, suç dünyasından iki kişinin, on yıllık bir zaman dilimindeki öyküsü, epik film formatında anlatılıyor.

Güçlü sinema duygusuyla etkileyici olmayı başaran Zhang-Ke, acıtan mizahıyla, sert üslubuyla, düşündürücü mesajlarıyla etkileyici olmayı başarıyor.

Fetiş oyuncusu, aynı zamanda hayat arkadaşı olan Zhao Tao, filmdeki görkemli performansıyla ‘Uzak Doğu’nun Meryl Streep’i unvanını hak ettiğini kanıtlıyor.

İranlı Jafar Panahi, İran toplumunu üç kadın üzerinden eleştirdiği ‘Üç Hayat’ ile Cannes’da En İyi Senaryo Ödülü’nü kazandı. Ödülü kendisine senaryo yazılımında eşlik eden kızı Nader Servan aldı. Kızı ertesi sabah Tahran Havaalanında kendisini karşılayan Panahi’ye ödülü teslim etti.

Yedi yıldır filmlerini gizli olarak çeken, dünya festivallerinde ödüle doymayan, minimalist filmlerin büyük ustası Panahi, İran toplumunu otopsi masasına yatırmayı sürdürürken, kadınlara hep birinci sırada yer veriyor.

Bir genç kızın imdat çığlığına, ünlü bir kadın televizyon yıldızını yanına alarak koşan (aktör) Panahi, kadınların yazgısı ve geleneklerin insanlar üzerindeki yükünün ağırlığını soruşturmayı sürdürüyor.

1980’lerin Leningrad’ında geçen konusuyla, Kirill Serebrennikov ‘Yaz/The Summer’da Rusya’da rock’n roll ve blues müziğinin yaygınlaşmasını anlatıyor.

Devrimci şarkılarıyla bu müziğin öncüleri iki sanatçının öyküsü, türün müziğine ilgi duyan sinemaseverlere hoşça vakit geçirtecek.

ZENGİN SEÇKİDEN BEŞ ÖRNEK

Filmekimi programındaki bir başka İranlı usta, Asghar Farhadi, bu kez İspanya’da (İspanyolca olarak) çektiği ‘Herkes Biliyor/Everybody Knows’da bir aile trajedisi anlatıyor.

Yazgı, aile namusu, kıskançlık, çevre baskısı, intikam ve gerçeğe ulaşma gibi temalara bağlılığı bilinen Farhadi, yeni filminde bireyin ahlak anlayışını otopsi masasına yatırıyor. Yanına çocuklarını alarak, Buenos Aires’ten doğduğu topraklara, İspanya’ya yeğeninin düğünü için gelen Laura’nın (Penelope Cruz) öyküsünde, eski tanıdıkların  da karıştığı olayları izleyeceğiz.

Beş yıl süren bir suskunluk döneminin ardından Lars Von Trier, ‘Jack’ın İnşa Ettiği Ev’ ile sinemanın en kışkırtıcı, rahatsız edici, şok yaratan filmlerinin yaratıcısı olduğunu kanıtlıyor. 1970’lerin Amerika’sında bir seri katili, 12 yıllık bir zaman diliminde izleyen film dehşet verici hikâyesi ve görselliğiyle dünya prömiyerini yaptığı Cannes’da izleyicilerini ikiye böldü.

Salonu terk edenler de oldu, Trier’in gerilimli atmosfer yaratmadaki becerisine şapka çıkaranlar da. Felsefi referanslarla yüklü bu zeki ve alaycı film, seri katil türünün kurallarını yıkıp geçiyor.

Terry Gilliam’ın 30 yıllık rüyası, yapım sürecindeki hastalıklar, davalar, finansman sıkıntıları, sel baskını gibi çeşitli talihsizlikler sonucu ‘Don Kişot’u Öldüren Adam’ı lanetlenmiş bir proje yaptı.Gilliam’ın ‘Balıkçı Kral’ başyapıtını akla getiren, kaotik, sürrealist bir film.

Suç dünyasının labirentlerinde izleyicisini ‘Gomorra’da bir gezintiye götüren İtalyan Matteo Garrone, ‘Dogman’ ile sevilen bir köpek bakıcısının çocukluk arkadaşı bir gangsterin hayatına girmesiyle değişen yazgısını anlatıyor. Bu rol ile, konuşurken 32 dişini göstererek sırıtan, kısacık boyuyla komik görünümlü, az tanınmış İtalyan aktör Marcello Fonte (39) Cannes’da En İyi Aktör seçildi.

Yazımızı Cannes’dan Altın Palmiye Ödüllü Japon filmi ‘Arakçılar’ ile bitirelim. Aile hayatı ve çocukları merkezine alan filmleriyle tanınan, tekniği ile Japon sinemasının efsane yönetmeni Ozu’yu hatırlatan Kore-eda Hirokazu, bu son filminde garip bir ailenin yaşantısını anlatıyor. Geçinmek için süpermarketlerden yiyecek çalan, ufacık bir evde yaşayan bir aile.
Aynı çatı altında oturup, aynı masayı paylaşan bu altı kişilik ailenin bireyleri arasında akrabalık bağları yok. ‘Aile nedir?’ sorusunu toplumsal bir açıdan ele alan Kore-eda, toplumun kurallarına uymayan bir aile üzerinden, içinde yaşadığımız ekonomik modelin ahlaki sorunlarına ayna tutuyor.

 

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın