Batya Natan

Batı Anadolu Yahudilerine özgü hastalık tedavi yöntemleri ve uygulamalar

Diasporadaki Yahudi toplulukları, başlangıçtan itibaren din ile etnik kimliğin iç içe geçtiği bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla Tora, Yahudi yaşamının her alanında olduğu gibi sağlık hastalık bağlamında da temel rehber niteliği taşır. Yakın geçmişte kaybettiğimiz Selim Amado’nun anısına bu konuyu incelemek istedik.

Dr. Siren Bora

 

Antik dönemde ve muhtemelen Bizans döneminde İzmir’de mevcut Yahudi varlığı 1453 yılında İstanbul Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildiği zaman kesintiye uğradı. İzmir Yahudileri, tıpkı Antalya, Bursa ve Tire Yahudileri gibi İstanbul’a sürgün olarak gönderilip yerleştirildi. 1492 ve 1497 yıllarında İber Yarımadasından kovulan Sefarad Yahudileri, Osmanlı topraklarına geldikleri zaman Batı Anadolu kentlerinden biri olan İzmir’e değil Yahudi cemaatlerine sahip Tire’ye ve Manisa’ya yerleşmeyi yeğledi. Genel kanıya göre, Sefarad Yahudilerinin İzmir’e gelişinin başlangıç tarihi yaklaşık olarak 16. yüzyılın ikinci yarısıydı. İzmir’in bir ticaret merkezi ve liman kent olarak önem kazanmasıyla birlikte,  Tire, Manisa, Selanik, Ankara, İstanbul, Antalya, Milas, Patras, Tsafet ve Ege adalarından kente yoğun bir Yahudi göçü oldu. Böylece 16. ve 17. yüzyıllarda İzmir’de meskûn Yahudilerin coğrafi kökenini kısaca betimlemiş olduk. Gelenler, aynı zamanda Romaniot, Mizrahi, Aşkenaz, Karayit ve Sefarad kökenliydi. Zamanla hepsi, zengin Sefarad kültürünün ve özellikle o kültürün önemli bir unsuru olan Judeo-Espanyol dilinin etkisi altına girerek adeta Sefaradlaştılar.

Kervan yollarının güzergâhı üzerinde olan İzmir, 16. yüzyıldan sonra yurt içinden ve dışından gelen Yahudi göçmenler için cazip bir uğrak yeri haline geldi. Kimi yerleşti, kimi buradan başka bir yere tekrar göç etti. Ama kalıcı olanlar çoğunluktaydı. Yıllar içerisinde çevre kentlerde yaşayan Yahudilerin İzmir’e göçü devam etti. Öte yandan 19. yüzyılda Romanya, Polonya ve Rusya göçmeni Yahudiler de İzmir’e gelerek yerleşti. Kalıcı olmayı seçenlerin kaderi önceki göçmenlerin kaderinden farklı değildi. Onlar da Sefarad kültürü potasında eriyip Sefaradlaştı.

Bugün İzmir hariç Batı Anadolu kentlerinde, Yahudi cemaati mevcut değil. Hâlbuki 20. yüzyılın ilk çeyreğine değin başta Tire olmak üzere Manisa, Turgutlu, Ödemiş, Salihli, Bayındır, Akhisar, Milas, Bodrum, Urla, Foça, Bergama ve Menemen’de Yahudi cemaatlerinin var olduğu biliniyor[2]. Acaba süreç içerisinde söz konusu kentlerin Yahudi cemaatlerine ne oldu sorusuna vereceğimiz yanıt şöyle olacaktır:

1919’da, Yunan kuvvetleri Batı Anadolu içlerine doğru ilerleyip, sırasıyla yerleşim merkezlerini işgal etmeye başladığı zaman, yerel Yahudi halkın bundan pek hoşnut olmadığı bilinmektedir. Nitekim İzmir Alliance Okulu Müdürü E. Nabon işgalin ilk günlerinde, “Helen ordularının geldikleri zaman, Manisa’da, Menemen’de ve Aydın’da Yahudilere ait mağazaların bir kısmını talan ettiklerini[3] ifade eder. Bir başka gözlemci ise, Yunan askerlerinin fes giyen herkesi ayırmaksızın tartakladığını ya da yaraladığını aktarır. Böylece 1919 yılından itibaren İzmir çevresindeki yerleşim merkezlerinde yaşayan Yahudilerin büyük bir bölümü, aileleri ile birlikte evlerini geride bırakarak İzmir’e göç edip buraya yerleşti ya da bir süre kentte kalıp Mısır, Rodos, Fransa, Arjantin ve Uruguay’a göç etti[4]. Bu göçler, kitlesel göçlerdi[5].  Nitekim 1919’da yaklaşık 40 bin olan İzmir Yahudi nüfusu, çevredeki kentlerden gelenler nedeniyle 1922 yılında 55 bine yükseldi.

Sonuç olarak şu saptamayı yapacağız: Bugün İzmir’de mevcut Yahudi cemaati mensuplarının büyük bir bölümünün coğrafi kökeni Batı Anadolu kentleridir; tamamı Sefarad kültürüne sahiptir. Dolayısıyla burada izah edeceğimiz hastalık tedavi yöntemleri ve uygulamalar, Batı Anadolu kentlerinin ve İzmir’in Sefarad Yahudilerine özgü tedavi yöntemleri ve uygulamalar olarak nitelendirilmelidir.

Hastalıkların tedavi yöntemlerine ilişkin kısa tarihçe[6]

Hastalıkların kökeni insanlık tarihi kadar eskidir. İlk çağda, fizyolojik sorunları hastalık olarak tanımlayabilecek algılama yeteneğine ve bilgi birikimine sahip olmayan insanoğlu, bedenindeki sorunların sebebini olağanüstü güçlere atfetmiştir. Burada inancın devreye girdiğini görüyoruz. İnanç, hakiki kudret sahibi güce olan inançtır. İnanç, günümüzde de semavi dinler vasıtasıyla varlığını sürdürmektedir. 

Semavi dinler öncesindeki dönemde insanoğlu, göklerde ya da yerin altında olduğuna inandığı güce, bir seremoni eşliğinde yalvarıp yakarmış, muskalar kullanmış ya da kurbanlar sunmuştu. Amaç öfkesini yatıştırmak ya da yardımını temin etmekti. Kullanılan yöntemin genel adı ise büyüdür. Semavi dinlerin ortaya çıkışı ile birlikte, duaların iyileştirici gücüne inanılmaya başlandı. Bu kez seremonilere dualar eşlik etti. Bilimsel tedavi yöntemlerinin kullanılmaya başlandığı dönemde ise, dua ve inançla tedavinin bilimsel yönteme eşlik ettiğini görüyoruz. İnançla tedavinin adı plasebo etkisidir. Plasebo etkisinin anlamı ise, telkin ve moral takviyesi ile tedavidir.

Sefarad Yahudilerine özgü tedavi yöntemlerinin kökeni

Diasporadaki Yahudi toplulukları, başlangıçtan itibaren din ile etnik kimliğin iç içe geçtiği bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla Tora, Yahudi yaşamının her alanında olduğu gibi sağlık hastalık bağlamında da temel rehber niteliği taşır. Bu yüzden Sefarad Yahudileri, Tora’da yer alan “Rak haşmar leha veşmor nafşeha meod / Sadece kendini koru ve canını fazlasıyla koru”[7], “Venişmartem meod lenafşotehem / Canlarınızı fazlasıyla koruyunuz”[8] ayetlerine uygun hareket etmeye azami özen göstermiştir. Öte yandan, Yahudiliğe göre bulaşıcı hastalıklar ilahi cezalardır. Tora Vayikra’da, Tsaraat Kanunları başlığı altında, bulaşıcı hastalıklar, teşhisi ve onlardan korunma yollarından söz edilir. İbranice bir sözcük olan Tsaraat’ın anlamının cüzam (lipra) olduğu söylenmekte ise de; aslında Tsaraat sözcüğü ile ifade edilen insanın bedeni içindeki kusurlardır. Söz gelimi bunlardan biri olan Laşon Ara (dedikodu, iftira), Tora’da sık sık dile getirilir. Temelde Tsaraat Kanunları ile vurgulanan, bedenin iç ve dış temizliğinin birbiriyle eşgüdümlü olması gereğidir. Nitekim ileride de değineceğimiz gibi, Sefaradlara özgü teşhis ve tedavi yöntemi, Tora’nın söz konusu hükümlerinin ve hastalıklara ilişkin toplumsal deneyimlerin rehberliğinde şu sonuca ulaşmıştır: “Fizyolojik rahatsızlıkların kökeni psikolojik rahatsızlıklardır. Hastalıkları tetikleyen faktörler endişedir, korkudur. Söz gelimi, ‘Korku ya da endişe ile mide ağrısı arasında ne tür bir ilişki olabilir?’ Sorusuna verilecek yanıt şudur. Eğer bir kişi korkudan ya da endişeden kendini kurtaramıyorsa şiddetli mide ağrısıyla muzdarip olabilir”[9]. Endişeden ya da korkudan dolayı bellekte ya da akli dengede oluşan bozukluk, öfke nöbetleri, melankoli, kalp spazmı ve nefes tutulması gibi hastalıklar Ladino (Judeo Espanyol) terminolojisine girmiştir[10]. Öte yandan Yahudi geleneğinde hijyen konusu, “Temizlik kutsallığa denktir” şeklinde ifade edilir. Ritüel temizliği sağlamak için belli uygulama biçimleri söz konusudur: “Netilat yadayim(elleri yıkama ameliyesi) ve “mikve (ritüel temizlik havuzları) gibi. Bu işlemler, Tora’nın bedensel ve ruhsal temizlik emirleri çerçevesindedir[11].

Batı Anadolu’da yaşayan Sefarad Yahudilerine özgü tedavi yöntemlerinin coğrafi kökeni İber Yarımadası olarak kabul edilmekte. Fakat aslen Mezopotamya uygarlıklarından biri olan Yahudi uygarlığının bilimsel kökenlerinin, sadece İber Yarımadası olduğunu ileri süren bir tez kısır bir yorum olmaktan ileri gitmez, gidemez. O halde, “Mezopotamya tıbbı ve Mezopotamyalı hekimlere ilişkin tıbbi uygulamalar nedir? Nasıl başlamış ve nasıl gelişmiştir?” sorularının yanıtları dikkatle değerlendirilmelidir. Mezopotamya’nın en eski tıp tabletleri İÖ 3. binyılın sonlarında Sümerler tarafından kaydedilmiştir. Bu tabletlerin en eskisi ise Sümerli bir hekim tarafından oluşturulmuştur. İÖ 3. binyılın sonlarına doğru yaşamış olan hekim, meslektaşları ve öğrencileri için en değerli tıbbi reçetelerini bir araya getirmiştir. İnsanlık tarihinin bilinen en eski tıp ‘elkitabı’ olan bu belge, bir Amerikan kazı ekibince ortaya çıkarılıp, Philadelphia Üniversitesi Müzesine götürüldü. Sümerler tarafından oluşturulan buna benzer ilaç formülü ve reçeteler daha sonra Asurlu hekimler tarafından da kopyalanarak kullanılmış. Tabletler üzerindeki bu metinlerde tıbbi konular, hastalıklar çok özet olarak belirtilmiş ve daha çok neler yapılacağı anlatılmış. Asurlular zamanından kalma ve Nabû-leu adlı bir doktorun kaydetmiş olduğu bir tablet de bu genel özellikleri taşımakta. Bu tablet üç kolon halinde tertiplenmiş. Birinci kolonda bitki adı, ikinci kolonda hangi hastalığa iyi geldiği, üçüncüsünde ise ilacın hazırlanması ve kullanma şekli yazılmış[12].

İber Yarımadası ve tıp denilince akla, önce Moşe ben Maymon (Maymonides ya da Rambam) gelir. Moşe ben Maymon gökbilimci, matematikçi, dilbilimci, doktor, filozof ve bilgelik düzeyinde bir Talmudist’tir. Onun doğduğu yıllarda İspanya’da, Hellenistik kültürün, Arap-Müslüman filozofların ve tıp âlimlerinin görüşleri yaygındı. Ayrıca hoşgörü, bilim, farklı inançlara saygı, matematik ve felsefe son derece ileri düzeydeydi. Maymonides, bu hoşgörü ortamında gelişen bilimin ve felsefenin zenginliğinden yararlandı; üst düzeyde bir din âlimi oldu. Eserlerinden biri olan Sefer Refuot (Sağlık Kitabı) adlı kitapta hastalıkları, tedavilerini ve insan sağlığının korunmasına ilişkin temel konuları ele almıştır. Eserde yer alan sağlıklı yemek yeme, fiziksel aktivite ve temizlik alışkanlığının edinilmesine ilişkin fikirleri, bugün dünyada kabul gören uygulamalar haline dönüşmüştür. Söz konusu eser Sefaradlara özgü hastalık korunma ve tedavi yöntemleri için önemli bir rehber niteliğine sahiptir.

Sefaradlara özgü tedavi eylemi, yüzyıllar içerisinde bir sanat dalı olarak gelişmiştir. Bu sanat dalına arte de curar (iyileştirme sanatı) adı verilir. Formüller ve dualar temeli üzerine inşa edilen sanat dalına ilişkin bilgi, aslında bir sır niteliği taşımaktadır. Sanata hakim olanların topluluk yapısı ise anaerkildir. Başka bir deyişle tedavi yöntemlerine ve uygulamalara ilişkin bilgi, anneden kıza aktarılmakta; her yeni nesil deneyimleriyle sanat dalına katkıda bulunmaktadır. Bu yüzden toplumda tedavi uygulamalarının genellikle kadınlar tarafından üstlenildiğini görmekteyiz. Söz gelimi, basit olarak adlandırılabilecek rahatsızlıklar söz konusu olduğu zaman doktordan önce şifacı kadınların çağırılması adettendir. İlkel toplumlardan beri kadının doğurganlığını yaratıcılığa ve güce atfeden inanç sistemlerinin, bu geleneksel uygulamanın oluşumu üzerinde egemen olması muhtemeldir.

Öte yandan söz konusu tedavi yöntemleri ve uygulamalara, Anadolu’nun eski Yahudi cemaatlerine özgü gelenekler ve alışkanlıklar da nüfuz etmiş olmalıdır. Ancak ne yazık ki, Romaniot, Mizrahi,  Karayit ve Aşkenaz Yahudilerinin folklorik yapısına ilişkin yeterli veriye sahip değiliz. Bu yüzden söz konusu cemaatlere ait geleneklerin Sefarad tedavi yöntemleri üzerindeki etkisinin düzeyini saptayıp betimleyemiyoruz. “Acaba tedavilerde kullanılan bitki çeşitlerine ilişkin yelpaze bir ipucu oluşturabilir mi?” sorusuna yanıt arayalım. Batı Anadolu Yahudilerinin, Anadolu coğrafyasında yetişen bitkileri ve meyveleri tedaviler sırasında kullandığını biliyoruz. Nihayetinde toplumların folklorik yapısını değiştiren ya da şekillendiren etkenlerden biri yerel uyarıcılardır. Söz gelimi Aşkenaz Yahudileri migren ağrıları için damarları büzmek amacıyla başa dışarıdan buz ya da kar kullanma alışkanlığına sahipse; Batı Anadolu’da bu alışkanlığını terk etmiş ve yerine salatalık ya da patates dilimleri kullanmaya başlamıştır. Ya da Sefarad Yahudileri Sevilla portakalı yerine yerel narenciyeleri kullanmaya başlamıştır. O halde, gelenekler üzerinde şekillendirici olan sadece Anadolu’ya gelen göçmenler değildir. Tüm kültürel zenginliği ve olanaklarıyla Anadolu coğrafyası da, göçmen Yahudilerin geleneklerinin şekillenmesi üzerinde etkili olmuştur. 



[1] Bu makale İzmir’de düzenlenen Sağlık Tarihi Sergisi ve Halk Konferansları kapsamında 22 Mart 2018 Perşembe günü bildiri olarak sunuldu. Daha sonra ‘Batı Anadolu Yahudilerine Özgü Hastalık Tedavi Yöntemleri ve Uygulamalar’ başlığıyla Tireden Yansımalar Dergisi’nde (Nisan Mayıs Haziran 2018/sayı 7) yayımlandı. Şalom Gazetesinde yayımlanmadan önce bazı eklemeler yapıldı ve tekrar düzenlendi.

[2] 1927’de İzmir’de ve çevresindeki yerleşim yerlerinde Yahudi nüfus şöyleydi: İzmir’de 7199 erkek 9016 kadın, Bayındır’da 39 erkek 36 kadın, Bergama’da 102 erkek 71 kadın, Çeşme’de 12 erkek 9 kadın, Kemalpaşa’da 9 erkek, Menemen’de 79 erkek 67 kadın,Ödemiş’de 53 erkek 26 kadın Tire’de 440 erkek 623 kadın, Torbalı’da 5 erkek ve Urla’da 43 erkek 42 kadın. Hamenora, Galante 1930, 247. Görüldüğü üzere, 1927 tarihinde İzmir’den sonra en kalabalık Yahudi nüfus Tire’de yaşamaktaydı.

[3] Nahum 2000, 183.

[4] Hatta Nazilli ve Aydın Yahudileri, Yunan işgal kuvvetleri tarafından yaşadıkları yerleri terk etmeye zorlanacaklardı. AAIU, Turquie II C 8-14 TARICA, “5 Ocak 1921 tarihli mektup”.

[5] Nahum 2000, 197.

[6] Alt başlıklı konuya ilişkin bilgiyi Sayın Nagihan Baysal’dan edindik. Bilgi paylaşımı ve yardımından dolayı kendisine müteşekkiriz.

[7] Tora Devarim 4:9, 76-77.

[8] Tora Devarim 4:15, 80-81.

[9] Amado 2005, 1-2.

[10] Amado 2005, 2.

[11] Gürkan 2012, 186-187. Besalel, cilt 2, 444. Bora 2016, 48. Tora’da yer alan ayrıntılı hijyen kuralları, Yahudileri Ortaçağ Avrupa’sının salgın hastalıklarından büyük ölçüde korumuştur.

[12] Bu tablet üzerinde ilk çalışan kişi Dr. Leon Legrain’dir. Ancak bu tek başına çiviyazısı uzmanını aşan bir durumdur. Daha sonra Kramer’in çalışmış olduğu tabletin kimyasal içeriklerini inceleyen kişi, Philadelphialı bir kimyager olan Martin Levey’dir. Kramer ve Levey’in birlikte haftalarca çalışması sonucunda, insanlığın ilk ilaç formülleri kitapçığının okunabilir kısımları bilime kazandırılmıştır. Uncu 2013, 108.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın