Semaver Kumpanya’da ‘Akşam Yemeği’

15 yaşındaki oğlunuz ile kuzeni, evsiz bir kadının vahşice ölümüne sebep olursa hayatınıza nasıl devam edersiniz? Oğlunuzu, ailenizi ve sahip olduklarınızı koruma pahasına her şeyi örtmeye mi çalışır yoksa onu ele mi verirsiniz? Önünde sonunda ölen, kimi kimsesi olmayan, ne idüğü belirsiz evsizin teki değil midir?

1953’te doğan, Hollandalı yazar- oyuncu Herman Koch, öyküler, romanlar, köşe yazıları yazmış, radyo, TV ve sinemada oynamış. Gazetede gördüğü, 2005 yılında, nezih bir semtte evsiz bir kadının önce dövülüp ardından yakılarak öldürüldüğü haberinden etkilenerek yazdığı ‘Het Diner / Akşam Yemeği’ adlı 2009’da yayınlanan romanı 21 dile çevrilmiş. Roman, Hollanda’da (‘Het Diner’, Menno Meyjes 2013), İtalya’da (‘I Nostri Ragazzi’, Ivano De Matteo 2014) ve ABD’de (‘The Dinner’, Oren Moverman 2017) olmak üzere üç kez sinemaya uyarlandı.

Semaver Kumpanya, Kees Prins’in Herman Koch’un romanından uyarladığı oyunu, Volkan M. Sarıöz’ün yönetmenliği ve Bilgesu Kasapoğlu’nun dramaturjisiyle sahneliyor.

‘Akşam Yemeği’, şık, gösterişli ve pahalı bir restoranın Başak Özdoğan’ın dekor, Mustafa Karakoyun’un ışık, Sibel Altan’ın ses, Okan Kaya’nın müzik tasarımlarıyla yaratılmış, koyu füme ayna panolarla sınırlanmış özel bölümünde geçiyor. Kahverengi giysisi, aşırı yapmacık, hafif kırık tavrıyla şef garson (Mustafa Kırantepe), restoranın üst-orta varlıklı burjuvazinin gözde mekânı olduğunu iyice belirliyor. Mönüdeki leziz yemekler, her öğüne eşlik eden farklı şaraplar kadar, Ayşenur Arslanoğlu’nun kostüm tasarımı da, dört ana karakterin sınıfsal konumlarını başarıyla aksettiriyor. Ortam iyice loşlaştırılarak izleyicinin dikkatinin sahne ortasındaki aydınlatılmış sofraya odaklanması sağlanıyor.

Dört kişilik bir akşam yemeği. Erken emekliye ayrılmış başarısız tarih öğretmeni Paul Lohman (Sarp Aydınoğlu), hem havalı mönüsü ve servisiyle gösterişçi mekâna, hem de kendisini daima küçümsemiş, seçimlerde Hollanda başbakanlığına adaylığını koyacak politikacı ağabeyi Serge Lohman’a (Serkan Keskin) kızgın ve hırslıdır. Sadece, ciddi bir hastalık sonrası iyileşme sürecindeki dengeli ve güçlü karısı Claire (Sezin Bozacı), kocasının hırçınlığını kontrol altına alabilmektedir. Fransız olan her şeye hayran, kimseyi ilgilendirmeyen sayısız bilgiyle nasıl ‘kültürlü’(!?) olduğunu etrafın gözüne sokmaya meraklı davet sahibi Serge, nazik, insanlara değer veren cemiyet adamı tavrına karşın, önemsermiş gibi davrandığı uysal karısı Babette’i (Şebnem Hassanisoughi), onun ne yiyeceğine bile karar verecek kadar tahakküm altına almış bir kontrol manyağıdır.

Yemek başlamadan önce, romanda da anlatıcı rolünü üstlenmiş olan Paul, 15 yaşındaki Michel, kuzeni Rick ve Rick’in evlat edinilmiş Burkina Faso kökenli üvey kardeşi Beau’nun bir gece geç saatte ATM’den para çekmeye gittiklerini ve ATM’nin leş kokulu odacığında uyumakta olan bir evsiz kadın bulduklarını anlatır. Beau eve dönmeyi tercih eder. ATM’de kalan Michel ve Rick kendilerine küfür eden kadını tekmeleyerek dövmeye başlarlar. İşler çığırından çıkar ve çocuklar orada buldukları benzini tutuşturarak kadını diri diri yakarlar. Geç vakit, etrafta da kimse olmadığı için kimseye görünmeden kaçarlar. Güvenlik kamerası olayı kaydetmiş, kayıt, katillerin bulunması için televizyonlarda yayınlanmıştır ama yüzler belirsiz olduğu için onları hiç kimse teşhis edememiştir.

“Ben hariç” der Paul. Çünkü kuzenlerin biri kendi oğlu Michel, diğeri de Serge’in oğlu Rick’dir. Durumu fark ettiğinde Paul onları karşısına almış, bir güzel fırçaladıktan sonra olayın bir sır olarak kalacağını ve kimseye söylememelerini tembihlemiştir.

Yemek muhabbeti boyunca bıçaklar bilenmeye başlayacak, Paul ile Serge arasında yıllar yılı baskı altına alınmış hoşnutsuzluklar, kırgınlıklar, husumetler azar azar su yüzüne çıkacak, ancak aslında konuşulması gereken, belki de herkesin bildiği ama bir türlü dillendiremediği devasa sır bir türlü açığa çıkmayacaktır. Nihayet olaya geçildiğinde, güya çocukların geleceğinin nasıl kurtarılacağı tartışılırken, orta sınıfın ikiyüzlü ahlâk anlayışı, bencilliği, konforunu kaybetme korkusu, iyice ortaya çıkacaktır…

‘Akşam Yemeği’, rahatsız edici bir oyun. Bir yandan toplumsal ahlak ve değer yargılarını didik didik ederken, bir yandan da çocuk ve özellikle yeniyetme ergenlere doğru yolu göstermenin zorluklarına, desteğin ve korumacılığın dozu kaçtığında düzgün bir insan yaratma çabasının bir canavar yaratmaya dönüşebileceğine de değiniyor.

Oyun boyunca hiç görmediğimiz, ne dediğini anlamasak bile telefondaki sesinden tehdit altında bile soğukkanlılığı elden bırakmadığını algıladığımız Michel, giderek gözümüzde ‘We Need to Talk About Kevin’deki Kevin’le özdeşleşmeye başlıyor.

Tabii ki, izleyici bir yanı tiyatroda oyun izlerken, bir başka yanı da “Ya bunlar benim başıma gelseydi, ne yapardım?” diye kendini sorguluyor. Tabii ki benzer durumda kalsak canımız ciğerimiz çocuğumuzu kurtarmak için her şeyi göze alırız. Ama nereye kadar? İpin ucunu kaçırırsak, birinci bölümün sonunda Claire’in, oyunun finalinde Paul’un Michel’e sükûnetle önerdikleri o kanımızı donduran, dehşet verici çözüm bizim de ağzımızdan/gönlümüzden çıkar mı?  

Volkan M. Sarıöz, ekibinden tüyler ürpertici güzellikte, tüm nüansların inceden inceye etüt edildiği müthiş gerçekçi, benzersiz bir toplu oyunculuk elde ediyor. Bir arkadaş, “Sezin, Sarp, Serkan ve Mustafa gibi bir kare astan tabii ki böyle olağanüstü iş çıkar” dediğinde “Yanılıyorsun” dedim, “Gözümüzün önünde uysal bir kedicikten vahşi bir dişi aslana dönüşen, Şebnem’i katmasan olmaz. Onlar dört dörtlük bir floş ruayal!!”

Metin, sahneleme, oyunculuklar müthiş. Sakın kaçırmayın. 28 Şubat, 16 - 17 Mart Çevre Tiyatrosunda, 20 Mart Enka’da.

 

Tancred Dorst’un oyunu 22 yıl sonra tekrar sahnede

  ‘Ich Feuerbach / Benim Adım Feuerbach’

“Işık... Gecikmemin nedeni her tarafın karanlık olması. Rica etsem bana bir işaret verir misiniz? Sadece bir sözcük. ‘Buradayım!’ diye seslenin. Lütfen seslenin ki, yönümü bulayım.”

Işıklar yandığında sahnede altmış yaşlarında bir adam görürüz. Akıl hastanesinde geçirdiği yedi yılın ardından, bilincinin karanlıkta kaldığı yıllardan varoluşunun aydınlığı olan tiyatroya tekrar dönebilmek için oyuncu seçmelerine gelmiş bir oyuncu. Adı Feuerbach. (Almancada feuer, ateş ve bach, dere sözcüklerinin birleşmesinden oluşan Feuerbach adı, oyunculuk denen benzersiz uğraşın su ve ateş gibi birbirini yok eden iki elemanın zıtlığı üzerine kurulu olduğunu, zıtlığın birlikteliğe evrilmesiyle de ‘aktör’ ya da ‘aktris’ denen o mucizenin oluşacağını simgeliyor).

Hangi oyun ve hangi rol için çağrıldığını bilmese de, oyunu olmayan oyuncu var olamayacağı için yönetmeni rolü kendisine vermeye ikna emek için orada. Yıllar öncesinden tanıdığı ünlü rejisör yerine karşısına genç, komplekssiz, geçmişle ilgilenmeyen, Feuerbach’ın kim olduğunu bilmeyen bir asistan çıkar. Önce, “Buraya asistanın önünde oynamaya gelmedim” diyerek gitmeye kalkışsa da kendisini hemen toparlayacak, yaşamdan silinmemek, yok olmamak için,  geçmişle bağlarını koparabildiği için var olduğunu zanneden bu cahil asistana sahnedeki varlığını kanıtlayacaktır İşsiz, yaşlanmış, belki de devrini doldurmuş, savaşmak için fazla kırılgan, yenilgiyi kabullenmek için fazla gururlu Feuerbach için artık bir ölüm kalım savaşı başlar. Artık, kişiliğinin ve yaşamının katmanlarında çıkacağı bu yolculukta oynamak ya da oynamamak, olmak ya da olmamak sorununa dönüşmüştür. Beklenen kişi en sonunda geldiğinde ise olaylar Feurbach’ın tahmininden çok farklı şekilde gelişecektir…

Çağdaş Alman Edebiyatının en verimli yazarlarından, oyun yazarı, öykücü, çevirmen Tankred Dorst (1925-2017), 1987’de yazdığı, ilk kez 1995’te Ankara Devlet Tiyatrosunda sahnelenen ‘Ich Feuerbach / Banim Adım Feuerbach’ oyununda, oyuncunun yaşananla düşlenenin birbirine girdiği, özvarlığını unutana dek tüm karakterlerin kendi benliğine karıştığı belleğinde, yaratma tutkusunu, kendini gösterme ve görünme gereksinimini, konuşmak ve kendini duyurmak, sevmek ve kendini sevdirmek ihtiyacını, başkası olabilme arzu ve becerisini mercek altına alır.

Yönetmen Ayşenil Şamlıoğlu ve oyuncu Selçuk Yöntem 22 yıl sonra bu oyun için yine birlikte çalışıyorlar.

Selçuk Yöntem, kuşağının Devlet Tiyatrosu kökenli birçok oyuncusundan farklı olarak, sahnede olsun, televizyon ve sinemada olsun müthiş doğal, izlerken ‘oynadığına’ değil ‘yaşadığına’ inandırabilen çok özel bir oyuncu. Dört dörtlük karakter yorumlaması, kusursuz diksiyonu, mimiklerini ve bedenini çok ustaca kullanması bir yana, sahnede frenklerin ‘presence’ dediği özel bir mevcudiyeti de var. Feuerbach yorumu her türlü övgünün üzerinde. Oyunun gelişmesinde önemli yeri olmayan, hatta bazı çağcıl sahnelemelerde metinden çıkarılan ‘köpekli kız’ Gülçin Kültür Şahin ve tiyatroyu sıradan bir iş gibi algılayan asistan Toprak Can Adıgüzel de çok iyiler. Öykü ise oyunculuğun özü, oyuncunun kendini rolünün içinde kaybetmesi sorunsalıyla ilgili, hiçbir zaman eskimeyecek bir metin.

O zaman, tutkunu olduğum tiyatro üzerine, tamamen içine girerek bütünleşeceğim bir oyundan acaba neden bu kadar uzak kalarak, neden bir eksiklik, bir tatminsizlik duygusuyla çıktım? Çıktığımızda benzer duygularda bir iki arkadaşla tartışırken eşim “sanırım mekân sebebiyle” dedi.

Gerçekten de Artı Sahnenin kocaman sahnesinde ‘akşamki oyunun dekoru’ olan merdivenlerin arasında, sadece Yöntem değil Feuerbach da izleyenlerden uzak kalmıştı.

Kara kutu, dekorsuz bir mekânda, seyirciyle iç içe, asistanın da aralarına oturarak tüm repliklerini oturduğu yerden söylediği bir sahnelemenin çok daha etkileyici olacağını, Selçuk Yöntem’in o mahrem ve kişisel öyküyü nasıl bizlere bire bir içireceğini düşündüm.

Tabii ki bu kişisel hissiyatım. Her halükârda, iyi yazılmış, iyi sahnelenmiş, çok da iyi oynanmış bir metin. Selçuk Yöntem’in kusursuz yorumu için bile izlenmeye değer. 18 Şubat Artı Sahne ve sezon boyunca değişik mekân ve sahnelerde. İyi seyirler dilerim.

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
394