Batya Natan

Eskiler Şalom’u Anlatıyor

1947 yılında Avram Leyon tarafından kurulan Şalom gazetesi 70. yaşını kutluyor. Leyon’un vefatının ardından, Eylül 1984’ten bu yana yeni bir yapılanmayla okurlara ulaşan Şalom’u, eski yazarları ve yönetmenleri anlatıyor.

Eskiler  Şalom’u Anlatıyor

Geçmişten esintiler

Leon Haleva

 

Şalom’un 70. yıl özel sayısı için yazı istendiğinde, anılarımın canlanması için, uzun bir sessizlikten sonra 26 Eylül 1984 tarihinde yeni bir ekiple yayın hayatına dönen Şalom’un o ilk sayısını elime aldım. Birinci sayfanın sol üst köşesinde Avram Leyon’un “Ke sea de buen ogür – Hayırlı uğurlu olsun”; sol alt köşesinde ise Süzet Sidi’nin “Atatürk ilkelerinin bilincine varmış ve onları yaşamlarının yol göstericisi olarak seçmiş bir avuç amatör gazeteci, insancıl, barışsever, sevgi dolu duygularını sizlerle paylaşmak amacında” sözleri, beni 33 yıl öncesine götürdü.

Leon Haleva ve ekibi

İtiraf etmem gerekir ki ‘bir avuç amatör gazeteci’ iddialı bir ifade idi. 1977 yılında yayınlanmış olan ‘Beklenen İlgi’ dergisinde çalışmış olan Jako Molinas dışında, çoğumuz sadece iyi birer gazete okuruyduk. Bu işe başladığımızda, çoğumuz 30 yaşın altında idik. Ne baskıdan anlardık; ne de mizanpaj bilirdik. Amacımız Yahudi bilincinin artmasına katkıda bulunmak ve toplum içi bir iletişim aracı oluşturmaktı.

O günlerde 37 yıllık Şalom Gazetesi Avram Leyon’dan satın alınmış ve bu işi devam ettirebilecek bir ekip arayışına girilmişti. Bu konu çeşitli ortamlarda tartışılırken, birdenbire kendimi “yayın hayatına bir süre ara vermiş” Şalom Gazetesi’nin yazı işleri müdürü olarak buldum. Bilinen bir fıkra vardır; buz gibi denize düşen kadını arkasından atlayıp kurtaran adamı herkes alkışlarken, adam “Beni niye denize ittiniz!” diye söylenmektedir. Yazı işleri müdürlüğüm de aynen öyle oldu.

1983 yılı sonları idi. 12 Eylül’ün etkileri devam etmekte; gazeteciler yazmış oldukları yazılardan dolayı içeri girip çıkmaktaydı. Herhalde ne yazması gerektiğini bilemeyen yazarlarına göz kulak olmayı beceremedikleri için olsa gerek, o zamanlar beraberlerinde yazı işleri müdürlerini de içeri almaktaydılar. Anlayacağınız yazı işleri müdürlüğü o zamanlar riskli iş! Bu esnada, Şalom’un tekrar yayınlanması için yapılan toplantılar sürüp gidiyordu; ancak hem baştaki heyecan, hem de toplantılara katılım azalmıştı. Bir gün Yakup Barouh’un evinde toplantıdayken Barouh, “Boşuna zaman kaybediyoruz; bu işin kilidi bir yazı işleri müdürü bulmadan çözülmeyecek…” deyince, önce bir sessizlik oldu. Herkes yere, havaya bakmaya başladı. Galiba ekipteki tek bekâr da bendim. “Tamam Yakup; ben bu işi yaparım” deyince - herhalde fikrimi değiştirmemem için - kimse bana “Son kararın mı?” diye sormadı. Sadece Naim Güleryüz, “Tamam o zaman” dedi ve ben sormadan “Merak etme, her zaman arkanda olacağız. Başına bir şey gelirse biz seni koruruz!” diye ekleyince, buz gibi deniz suyunu iliklerimde hissediverdim. 

Şaka bir yana, bir daha ne benim üşümeye vaktim oldu; ne de arkadaşlarımın. Hiç bilmediğimiz bir işe girişmiş ve kendimize 6 - 7 ay sonrasını - Roş Aşana’yı - hedef olarak koymuştuk. Bu arada, bugün ‘Yahudi’ kelimesini rahatlıkla telaffuz etmemize, 1984 yılında yola çıkan o genç ekibin, o zaman yaygın olarak kullanılan ‘Musevi’ yerine ‘Yahudi’ sözcüğünü kullanma konusundaki kararlılığının büyük katkısı olduğunu, not olarak düşmek isterim. 

Aslında farkında değildik ama gazete çıkıncaya kadar işimiz kolaymış. Evlerde toplanıyor, ara sıra da Sami Kohen’e gidip fikir alıyorduk. Çoğumuz Cumhuriyet okuru olduğumuz için de 1984 yılının Cumhuriyet’ine benzer bir gazete çıkarmayı düşünüyorduk. Çok da eğleniyorduk. Ta ki her eve ulaşsın diye 10 bin adet bastığımız ilk sayı çıkıncaya kadar. İlk sayıyı elimize aldığımızda çok gururlanmıştık. Her taraftan tebrik telefonları geliyordu. Büyük bir hevesle ilkokulun birinci sınıfına başlayan çocuğun akşam eve gelip, defterlerini pencereden fırlatıp “Şu okul işini de bitirdim!” demesi gibi, ilk sayıyı elimize aldığımızda ve yazılarımızı gördüğümüzde, artık gazeteci olduğumuzu düşünmüş ve “Bu işi başardık” demiştik.

Birden ikinci sayının arkasından üçüncü sayının ve daha sonra dördüncü sayının çıkması gerektiği gerçeği ile karşı karşıya kaldık. Bugün basında kullanılan teknolojiler daha Türkiye’ye ulaşmamış olduğu için de tamamen amatör bir kadronun yoğun bir emek vermesi gerekiyordu. Hafta sonu Samanyolu Sokak’taki ilk idare binasında kartonlar üzerinde yapılan mizanpaja, pazartesi geceleri, Babıali’deki bir handa son şekli verilirdi. Bu işe başladık mı durmak mümkün değildi ve anlamadığımız bir nedenle yedi gün olması gereken haftalar sürekli kısalıyor ve biz ufak bir kadro, mali imkânsızlıklar ve bir sürü teknolojik yetersizlikle, ama sevgiyle bu tempoya yetişmeye çalışıyorduk. En mutlu günümüz ise gazeteyi elimize aldığımız çarşamba günü idi. Mali yetersizliklerden bahsederken, o zaman gazetenin sahibi olarak gözüken İzidor Barouh’un, abone ve reklam bedellerinin tahsilatlarında sıkıştığımızda, bize kredi açarak matbaa ile aramızda tampon görevi gördüğünü anmadan geçemeyeceğim.

1984’te yola çıkan ilk ekipteki herkes gibi ben de Şalom’a çok emek verdim; ama ödülüm çok büyük oldu: Yol arkadaşım, eşim Lolita’yı Şalom sayesinde tanıdım. Beni suya itenlere teşekkür ediyorum…

 

BEŞ ÇILGIN GENÇ

Süzet M. Sidi

 

“Avram Leyon hasta!” “Avram Leyon çok hasta!” “Artık gazeteyi çıkartamaz!”… “Hahambaşılık Şalom Gazetesini satın alacakmış, gazete yayın hayatına devam edecekmiş.”

Etrafta dolaşan fısıltı gazetesinden duymuştum haberi… Tanımazdım ne Avram Leyon’u, ne de onunla beraber gazete tutkusuyla yananları… Çocukluğumun Şalom’u benim için babamın her hafta eve getirdiği, pek de ilgi duymadığım bir gazeteydi… Babamın iş yerine posta ile yollanır, babamın siyah deriden, yıpranmış, körüklü iş çantasında açılmamış haliyle eve gelir, çoğu zaman haftalarca o içine kapanık haliyle gazetelikte kalır ve kâğıttan kemeri açılmadan orada çoğalırdı… Babam vakti olduğunda evrak temizliği yaparcasına sırayla hepsini mektup açacağıyla açar, gazeteleri evirir, çevirir, içlerinden bir iki yazıya göz gezdirir, sonra da çamaşır mandalı ya da plastik leğenle takas edilmek üzere kilerdeki diğer eski gazetelerin yanına koyardı.

Şalom çocukluğuma ait bir parçaydı, anılarımın bir parçası… Ve çocukluğumun birçok anısı gibi şimdi yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı… Şalom’un sahibi, Şalom’un her şeyi, Avram Leyon artık gazeteyi çıkartamayacaktı. Ne maddi ne manevi gücü kalmıştı…

Gerçekten de 29 Ekim 1947’de yayın hayatına başlayan Şalom 28 Aralık 1983 sayısıyla susmuştu…

Ama biz, beş çılgın genç, Leon Haleva, Jako Molinas, Yakup Bensason, İgal Desevilya ve ben, onun susmasına razı olmayacak, o güne kadar aklımızdan bile geçmeyen, hiçbir bilgimiz olmayan bir mesleğe, gazeteciliğe soyunacaktık…

Görevi, 1984 yılının ocak ayında o günden sonra bir hayli didişeceğimiz ve her fikir ayrılığında kendisinden bir şeyler öğreneceğimiz Naim Güleryüz’den almış, yeni bir serüvene çıkmıştık... Bu serüvende, hep beraber gazetenin içeriğini saptayacak, yazı yazmak isteyenleri bulacak, kimine yazı yazdırtacak, kimine çeviri yaptırtacaktık… Ben ise bir de baş sayfada köşe yazısı yazacaktım… “Artık yazarsın” demişti Leon Haleva, “Bak, ben de yayın işleri sorumlusu oldum!”

Dokuz aylık hummalı bir çalışmadan sonra yeni Şalom’un ilk sayısını 1984’ün eylül ayında, Roş Aşana Bayramı’nda öncelikle sinagoglarda dağıtmak üzere bastırtmayı tüm deneyimsizliğimize rağmen becermiştik. Yakup ve İgal ilk sayıyı kaptıkları gibi bize, o günlerde annemlerle gittiğimiz Yeşilköy’deki yazlığa gelmiş ve ben gazeteyi elime alınca gözyaşlarıma hâkim olamamıştım! Başarmıştık! Babamın sevinci görülmeye değerdi! Masmavi gözleri buğulanmış bizi tebrik ediyor ve “Hadi gelin, getirin hepsini masaya, zarflayalım beraber!” diyordu… İkinci askerliği sırasında yol yapımında çalışırken kürek sallamaktan sakatlanan işaret parmağı ile zarfın kapağını açmaya uğraşıyor, büyük bir aceleyle gazeteleri zarfa yerleştirmemize yardım etmeye çalışıyordu…

Şalom susmayacaktı, aldığımız görevi yerine getirmiştik! Çok kısa zamanda da çevremizden övgüler almaya başlamıştık… Ama bizim için en önemlisi gazeteci ağabeylerimizden aldığımız eleştirilerdi. Demek ki Şalom’u okuyorlardı! Ve bizim onlardan öğrenecek çok ama çok şeyimiz vardı…  

Giderek gelişiyor ve bu yolda bize katılanların sayısı da arttıkça artıyordu. Ofis olarak kullandığımız evlerimiz artık bu kalabalığı taşımıyordu… Osmanbey’de Samanyolu sokakta köhne bir evin üst katında ilk ofisimizi kiraladık. Artık iç haberler, dış haberler, ‘feature’ dediğimiz kültür sayfasının toplantılarını orada yapmaya başlamıştık. Etrafta cirit atan fareler toplantılarda atıştırdıklarımıza ortak olsalar da, artık bir yerimiz vardı…

Biz Şalom beşlisi ise haftada bir kez -gerekirse iki hatta üç kez- geceleri birimizin evinde toplanıyor, ertesi haftanın gazetesinin yazı işleri toplantısını yapıyorduk. O gecelerde, kâh Leon, kâh Yakup, kâh Jako, kâh İgal beni evden almak üzere arabayla bizim evin önüne geliyor ve gecenin çok geç bir saatinde de beni eve bırakıyorlardı.

Gene böyle bir gecenin sabahında oturduğum apartman kapıcısı Ahmet Efendi servis saatinde kapımızı çalmış, ancak ben, yorgunluktan olacak, uykumda kapıyı duymamıştım. Ahmet Efendi ısrarla parmağını zilden ayırmayınca ben de mecburen yataktan fırlamış, üstüme sabahlığımı alelacele giyip, kapıyı uykulu gözlerle açmıştım. Kapıya dikilmiş bir şey lazım olup olmadığını soran Ahmet Efendi’ye “Kusura bakma Ahmet Efendi, uyuya kalmışım!” diye açıklama vermiş, ondan “Biliyorum abla, sen geceleri çalışıyorsun” cevabını almıştım!

Ahmet Efendi’nin sözlerinin altında yatanın ne olduğu tam olarak belli değildi belki ama biz gerçekten Şalom için, bu yayın organının susmaması için, canla başla, hiç bir karşılık beklemeden, kendiişlerimizden arta kalan zamanlarımızda, sözlük anlamında ‘geceleri’ çalışmıştık. Şalom’un bugün geldiği saygın yere varabilmesi için ilk rayları döşemiş, bize verilen emaneti büyük bir çabayla korumuştuk…

1947’den 2017’ye Şalom

Anet Pase

 

Şalom Gazetesi 1947 yılının Cumhuriyet Bayramı’na rastlayan 29 Ekim günü yayın hayatına başladı. Avram Leyon ve İzak Yaeş tarafından yayınlanan gazete birkaç ay sonra İzak Yaeş’in ayrılmasıyla 1983 yılına kadar Avram Leyon tarafından çıkartıldı. O yıla kadar ağırlıklı olarak Judeo-Espanyol dilinde, dört sayfa olarak yayımlanan gazete, önce dökme, sonra tipo baskıda hazırlandı. 1947 -1983 yılları arasında o zamanki teknoloji ile hazırlanan gazete görsel açıdan doyurucu olmaktan uzaktı. Kuruluşundan beri hep haftalık gazete olarak yayınlandı. Gazete ilk sayfasında, İbranice ve Türkçe harflerle ‘Şalom’ başlığının yanında, “A lo tuerto tuerto, a lo dereço dereço/Eğriye eğri, doğruya doğru” başlığını hep taşıdı. Şalom Gazetesi’nin kurucusu, uzun yıllar tek sahibi, başyazarı, mürettibi, dağıtıcısı kısacası her şeyi olan Avram Leyon yaşamı boyunca dürüst, ilkeli, tarafsız bir yayıncılık sergiledi. Çocukları olmayan Leyon Ailesi, gazeteyi çocukları yerine koydu ve amatör birçok gence sütunlarında yer verdi. Gazetede yayımlanan başyazılarını da Avram Leyon antisemitizme, ayrımcılığa, toplumu Yahudiler hakkında yanlış yönlendiren ve bilgilendiren yayınlara, açık, korkusuz ve hatta saldırgan bir üslupla kaleme aldı.

1983 yılında gazetenin isim hakkı Gözlem Gazetecilik Basın Yayın AŞ’ye devredildi. Naim Güleryüz’ün önayak olması ile A.Ş. kuruluşu altında Şalom Gazetesi olarak yayınına 26 Eylül 1984 tarihinde yeni bir kadro ile adım attı. 10 bin adet basarak tabloid boyutta altı ya da sekiz sayfa halinde okurla buluşan Şalom Gazetesi bir sayfası hariç Türkçe yayınlanmaya başladı.

Günümüzde ulusal gazetelerin ebadında yirmi ile yirmi dört sayfa arasında yayınlanan gazete Sefarad Yahudilerinin Judeo-Espanyol lisanını yaşatmak amacıyla bir sayfasını halen bu dilde yayınlıyor. Şalom bu yönüyle dünyada tek olma özelliğini sürdürüyor. Aynı zamanda Türk Yahudi Toplumu’nun da tek yayın organıdır.

Avram Leyon, 26 Eylül 1984 tarihli gazetede Judeo-Espanyol dilinde kaleme aldığı başyazısında, kuruluşundan 37 yıl sonra, gazetenin genç bir kadronun elinde yoluna devam edeceğinden doğan memnuniyetini ve gazetenin yayınını üstlenen bu idealist ve amatör kadronun gazeteyi daha da iyi noktalara getireceklerine inandığını belirtmişti. Bugün gazete 70. yılını kutlarken 20 veya 24 sayfa tamamı renkli baskı ve güncel içeriği ile ulusal basın içinde saygın yerini koruyor. Ayrıca günümüzde ayda bir yayımlanan tamamı Judeo-Espanyol dilindeki El Amaneser gazetesi ile dünya genelinde bu dili konuşan, okuyan okurlarına ulaşabiliyor. Şalom Dergi ise, ayda bir yayına hazırlanmakta abonelerine ücretsiz dağıtılarak bir kültür elçiliği yapıyor. Seçkin kitabevlerinde de satışa sunulan dergi geniş kitlelere ulaşmakta ve beğeni ile takip edilmekte.  

Günümüzde Şalom Gazetesi’nin genel yayın yönetmenliği görevini Ocak 2009’dan itibaren İvo Molinas sürdürüyor. Yayın Koordinatörü de Virna Gümüşgerdan’dır. Gazetede seksenden fazla kişi gönüllü olarak yazarlık, muhabirlik, köşe yazarlığı ve editörlük yapıyor.

Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın AŞ gazete yayınlamanın dışında 1992 yılından günümüze dek birçok kitap ve CD de yayınladı. Yahudiliği ve Türk Yahudilerinin tarihini Türk Yahudi Toplumu fertlerine ve geniş topluma iletmeyi amaçlayan kuruluş bunu gerçekleştirmek için kitap yayınlarına ve bu temadaki tüm kitaplarla okuyucuyu buluşturmaya devam ediyor.

 

AVRAM LEYON’UN ŞALOM’U

 Viktor Apalaçi

1966 yılında Avram Leyon sayesinde gazeteciliğe başladım. Kendisiyle Şişhane’deki Şair Ziya Paşa Yokuşu Bereket Han’ın birinci katındaki küçük bürosunda tanıştım.

Orada gazete sayfaları, kurşun karakterlerin cımbızla seçilerek dizilmesiyle hazırlanırdı. Fotoğraf varsa, klişeleri mizanpaja uygun kalıptaki yerine yerleştirilirdi.

Ölümüne kadar geçen 37 yıllık sürede, Avram Leyon adeta tek başına çıkardığı bu gazeteyi yaşatmak için hayatının en anlamlı mücadelesini verdi. Mesleği matbaacılık idi. Ekonomik açıdan zorlandığı koşullarda, işten çıkarmak zorunda kaldığı elemanlarının kıdem tazminatlarını karşılayabilmek için matbaa makinelerinden birini satmak zorunda kalışının tanığı oldum.

Avram Leyon son günlerinde, Or Ahayim Hastanesinin zemin katında, Avram Galante’nin hayatının son yıllarını geçirmiş olduğu odada yattı. O günlerde eşi Sofi düşüp ayağını kırınca, o da Or Ahayim’e yatırıldı.

Yahudi toplumunun Basın Şeref Kartı sahibi bu uzun soluklu gazetecinin sonu acıklı oldu. Ölümünden sonra dört yıl yaşayan eşi Sofi’ye, günlük ihtiyaçlarını karşılayacak bir olanak sağlayamadı.

Anılar demeti 

Liz Behmoaras

Yazarları kervanına, “Şalom’un dirilişi” diyeceğimiz dönemde katıldığım için, sadece o dirilişin fiilen bulunduğum ilk on yılını anlatabilirim. Ama Şalom’u bu günlere getiren bütün değişimlere gebe bir on yıldır söz konusu olan…

İlk mekânımız ‘Fareli Köşk’tü. Tek sobalı, oldukça köhne bir daire. Ve evet, basbayağı fareliydi. Ben ancak izlerine rastlamıştım, ama görenler olmuştu, o konuda kesindiler. 80’li yılların sonuydu, faks denen mucizevi aletin keşfinden biraz önce… Yazları genellikle Büyükada’da İksidas Kitapevinde, kışları da bizzat o dairede, bilmeyenlere esrarengiz gibi görünebilecek bir zarflar trafiği oluşurdu; kâh çalakalem yazılmış, kâh daktilo edilmiş, okunup düzeltilmiş, puntosu, karakteri kalemle verilmiş ve dizilmeye hazır olan yazılar içeren zarflardı bunlar… Cumartesi öğleden sonraları ise farklı yaşlarda insanlar, kişisel sevinç ve dertlerini kapıda bırakıp bir araya gelirdi ‘Fareli Köşk’te; dizilmiş yazılar büyük bir masaya yayılır, son düzeltmeler yapılır, elde makas, cetvel, kalem ve silgi, dil bir karış dışarda ‘mizanpaj’  denen işleme soyunulurdu; ben ise bunu asla bir başıma beceremez, hep Ari’den yardım isterdim. 

Ari derken, aklıma, orada bulunan başka isimler geliyor: Süzet Sidi, Tilda Levi, Naim Güleryüz, Leon Haleva, Jako Molinas, Jak Sevgi, Rina Eskenazi, Dalya Sayah, Yusuf Sayah, Hessi Ennekave, Silvyo Ovadya… Yani ‘modern’ Şalom’un ‘kurucu ataları’! Çay eşliğinde borekitas ve kekler yenilir, bol bol tartışılır, bazen çatışılır, epey de gülünürdü! 

Sonra faksla tanıştık ve hayatımız değişti, yani büyük çapta kolaylaştı. Müthiş bir şeydi, inanın! Birileri uzaklarda bir şeyler yazıyor, yazdıkları anında gözünüzün önünde küçük bir cihazdan azar azar çıkıyordu ve siz sıcağı sıcağına okuyordunuz… ‘Fakslaşmak’ ,’faks yollamak’ ya da ‘almak’ artık gazeteyle ile ilgili bütün konuşmaların olmazsa olmazıydı.

Otuz yıl önce ‘modern’ Şalom’a start verildi derken, ilk kuruluş günlerini unuttuğumuzu sanmayın!  Her yıl, ölüm yıldönümünde Avram Leyon anılırdı, benim ilk röportajım onun şimdi rahmetli olmuş eşiyle idi. Ancak Sofi Leyon maalesef o dönemde Alzheimer hastalığının ileri safhasındaydı ve bırakın hatırlamak, ağzından tek kelime dahi çıkmıyordu. Konuşmayan bir insanla nasıl röportaj yapılır?  Dâhice (!) bir yöntem bulmuş,  “Eğer konuşabilseydi, eminim sorularıma yanıtları şöyle olurdu” şeklinde bir girişle hayali cevaplar yazmıştım. İlk gazetecilik, ilk röportaj deneyimimdi. Onu, hemen ardından, nezaketiyle de ünlü (!) Claude Lanzmann’ın “Altı saatlik Shoah belgeselimi baştan sona izlemediyseniz bunun hemen farkına varır ve söyleşiyi yarıda kesip sizi kapı dışarı ederim” tehdidi altında yapılanı izlemişti… 

Şimon Peres, Liz Behmoras

Yıllar geçti. Prof. Orhan Ersek sokağındaki kaloriferli daireye geçtik. Aramıza yeni isimler katılmış, başkaları ayrılmıştı. Artık en ciddisinden bir görev dağılımı yapılmıştı; ‘Fareli Köşk’ün son yıllarına yetişen Nana iç haberlerden sorumluydu, İvo Molinas ve Rina Eskenazi dış haberlerden, Dalya Sanat’tan, bense Kültür’den… Mösyö Bicerano, nam-ı diğer Bici, İspanyolca sayfasını üstlenmişti, doğal liderimiz Silvyo başyazar ve yayın yönetmeniydi. Rina ve Nana köşe yazıları yazıyorlardı. Onlarca arkadaşımız, çevirileri, derlemeleri, röportajlarıyla değerli bir katkıda bulunuyorlardı.

Faksı da aşan bilgisayar adındaki teknoloji mucizesine kavuştuk. Onunla birlikte de dizgici Niloşumuza! İnterneti ve mail’leşmeyi ise başta hayretle keşfettik. Bilgisayarın ekranına yazılan, adeta uçup da başka bir ülkedeki başka bir bilgisayarın ekranına olduğu gibi konuyordu. Hem de saniyesinde!

Ve nihayet bize saray gibi görünen Polar Apartmanının son katına taşındık. Artık bir sanat galerimiz, bir arşiv odamız, bir toplantı odamız, kişisel çalışma masalarımız vardı ve Gila Kohen’in sorumluluğu altında yayıncılıkta ilk adımlarımızı atıyorduk.  

Artık kendi başına bir dünyaydı Şalom, nice zenginlikler içeren. Kongre, panel, seminer ve konferanslara katılımlar, siyasetçi, sanatkâr, kültür insanlarıyla röportajlar, yurt içi ve yurt dışı geziler, bu esnada kurulan ve kimileri günümüze kadar devam edecek dostluklar… Şahsen Şimon Perez ile Paris’te, Tel Aviv’de ve İstanbul’da, Elie Wiesel ile İstanbul’da, Yaşar Kemal ile Adana’da yaptığım röportajlar unutulmazlarımın arasındadır. Tansu Çiller’in İsrail /Filistin gezisine Şalom adına eşlik ederken, Nana Arafat ile söyleşi yapmayı kafasına koymuş, ekibimizden ayrılıp Filistin topraklarında kalmıştı. Silvyo ile Tel Aviv’e dönmek için sabırsızlanan otobüs şoförünü yalvar yakar bekletmiş, silahlı askerlerin nöbet beklediği Erez Checkpoint’i mümkün olduğunca rahat görünmeye çalışarak yeniden geçmiş, arkadaşımızı aramaya gitmiştik. Onu çarçabuk bulmamızda, yeni çıkmış, neredeyse kol boyu cep telefonlarımızın payı büyüktü; sayelerinde diğer gazete muhabir ve köşe yazarlarını fena halde kıskandırdığımızı de eklemem gerek. 

Bu satırları yazarken daha başka, ufak tefek anılar sökün ediyor…

Jozefin’in ‘Action’ diye çınlayan, Silvyo’nun “Yaaa çok ters oldu bu!” diye azarlayan sesleri hâlâ kulaklarımda. Yusuf Altıntaş’ın ısrarla ve uzun süre hepimize ‘siz’li hitap edişi, ilk kuruluş gününden şimdiye kadar görevini sürdüren ‘yeni’ Şalom’un kalelerinden biri Kemal Bey’in, “Haydi paydos, herkes evine!” deyişi ve Mösyö Bici’nın yüzyıl başından kalma şık Fransızca terimleri kullanışı da…

Eğlenmekle beraber, çok çalışıyorduk ve Türk Yahudi Cemaatinin tarihini, yazılı olmayan ama çok belirgin kurallara göre kayıtlara geçirme misyonumuzun her daim bilincindeydik. 

Ve yıllar yılları kovalarken kimileri bu kuralları artık tercih etmez oldular ya da yoruldular, farklı uğraşlara yöneldiler; misyon bayrak misali yeni bir ekibe devredildi; toptan değil de pey der pey bir devrediş oldu… Ama bağlar kopmadı. Hatta bazıları son yıllarda yeni görevlerle Şalom’a muhteşem dönüşler yaptı. 

Kayıplarımız oldu ki onların adlarını anmadan bu yazıyı noktalamak mümkün değil. Her derdimize çare bulan güler yüzlü Lizet’imiz, coşkulu “Pasyonarya’mız” Leyla İpeker, bir disiplin ve çalışkanlık abidesi Gilacığımız, daima hoşgörülü ve yumuşak huylu Mösyö Bici’miz, şaşmaz ilkeleri olan sevgili Mary’miz, az tanımış olduğum ama güler yüzü şu an gözümün önünde olan Zelda Tarablus, artık aramızda değiller… Ama kâh gazetede atmış oldukları imzalar, kâh ona vermiş oldukları değerli hizmetler, bu kubbede bir hoş sada misali ebediyen kalıcı.

 

İLK ADIM

Mario Levi

1984 yılının Nisan ayında Kafka’nın ‘Dönüşüm’ üzerine yazdığım yazının yayınlanmasıyla beraber çok uzun bir yola çıkacağımı henüz bilmiyordum. Heyecanım tarif edilecek gibi değildi. Herkesin bu yazıyı okuduğuna inanıyordum! Yüreklendirici eleştiriler almamış değildim. Yazı belki de bu sebeple başka birçok yazının yolunu açmıştı. Şalom Gazetesi hayatımda vazgeçilemez bir yer almıştı artık. Orası, o ilk ürkek adımlarımda, benim için bir okul da olacaktı. Herkes gibi ben de deneyerek, hatta hatalar yaparak, öğrenebileceklerimi öğrenecektim. Sonra bazı şartlar başka yollara da çıkmamın zeminini hazırladı. Bu okuldan edindiğim bazı arkadaşlıklarsa hâlâ sürüyor. Ne büyük kazançmış...

 

Oraya ilk adımlarımı attığım günler şimdi zihnimde bir daha canlanıyor. Sene 1984... İsrail’e göç ettiği için artık göremediğim ergenlik yıllarımın arkadaşlarından İzi Desevilya’nın kardeşi İgal’e bir otobüs durağında rastlamıştım. Kısa bir hoş beşten sonra bana yayın hayatına yeni bir heyecanla devam eden Şalom’dan bahsetmiş ve orada yazı yazmamın çok iyi olacağını söylemişti. Sözünü ettiğim yazının hazırlığı da böylece yapılacaktı. Sonrası - şimdi hafızam bana ihanet etmiyorsa, Osmanbey’de Samanyolu Sokak’ta izbe bir apartmanda bulunan mütevazı bir dairede yapılan ilk çalışmalardı. Süzet Sidi’yi, Liz Behmoaras’ı Leon Haleva’yı, Jako Molinas’ı, Naim Güleryüz’ü, Silvyo Ovadya’yı da orada tanıdım. Kim bilir daha başka kimler vardı. Unuttuklarım varsa beni affetsinler. Heyecanlarımız vardı, görüş ayrılıklarımız vardı, kırgınlıklarımız vardı ama yaşananların hepsi benim için hayat adına bir kazançtı. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. O günlerde yazarlık yolumda bana kelimenin tam anlamıyla abilik yapan Jak Deleon’a ise, daha önce birçok kez yaptığım gibi şükranlarımı dile getirmek istiyorum. Nurlar içinde yatsın. Hatırası benim için hep çok değerli olacak.

İşte böyle... İlerleyen yıllarda Şalom’u birçok kez hatırladım. Şimdi yine hatırlıyorum. 2014 yılında Yeditepe Üniversitesinde yazarlığımın otuzuncu yılı kutlandı. Başlangıç olarak da bu bahsi geçen yazı kabul edildi. Ellinci yılım da olur mu? Kısmet... Ama bu gerçek o zaman da değişmeyecek.

 

Kaybettiklerimiz

AVRAM LEYON, 1985

LEYLA İPEKER, 1996

GİLA KOHEN, 1999

LİZET CUR,  2000

SALAMON BİCERANO, 2003

MARY ASAYAS, 2005

ELİE PERAHYA, 2008

EROL GÜNEY, 2009

BEKİ L. BAHAR, 2011

ALP ALKAŞ, 2012

İZİDOR BAROOUH, 2012

BEKİ BARDAVİT, 2014

ZELDA TARABLUS, 2014

ROBERT ALFANDARİ, 2014

VİTALİ SADACCA, 2017

KLARA PERAHYA, 2017

 

Eskiler Alıyorum

Eskiler alıyorum

Alıp yıldız yapıyorum

Musiki ruhun gıdasıdır

Musikiye bayılıyorum

 

Şiir yazıyorum

Şiir yazıp eskiler alıyorum

Eskiler verip Musikiler alıyorum.

Orhan Veli Kanık

Rina Eskenazi

 

Diyeceksiniz ki Orhan Veli’nin şiiri ne alaka! Çünkü sizinle geçmişe bir yolculuk yapacağız. Ta eski yıllara. Çünkü ben de eskilerin verildikçe paylaşılacağını ve anıların unutulmaktan kurtarılacağını düşünenlerdendim. André Gide’e göre anı yazmak, “ölümün elinden bir şey kurtarmaktır.” Öyle değil mi?

Şalom Gazetesi, Avram Leyon’dan sonra bir grup gencimize emanet edildiği yıllarda ben de o aileye katılmış, bir süre başyazar ve birinci sayfa sorumlusu olarak zevkle emek vermiştim. Çalışma yerimiz Osmanbey Samanyolu Sokak’ta asansörü olmayan bir apartmanın beşinci katındaki sobalı iki göz bir dairesiydi. O merdivenleri hiç gocunmadan nefes nefese tırmanırken duyduğum heyecan bugün bile aklımda. Bir avuç gençtik ama büyük bir iş başardığımızın bilincindeydik. Şalom Gazetesi için yazmak bana çok şey kattı ve öğretti. Öncelikle devrin koşullarına göre kendimi sansürlemeyi öğrendim, yani otosansür kavramı ile tanıştım. Yok öyle her aklına geleni yazmak! Ölçüp biçeceksin, tartacaksın, uygun mudur değil midir kendin karar vereceksin. Benim gibi düşündüğünü pat diye söyleyen biri için zor iş. Kolay gibi gelir kulağa ama öyle değil. O hafta yayımlanacağını bildiğiniz ve çok emek verdiğiniz bir yazının birdenbire yok olduğunu görmek vardır işin ucunda. Ve az sonra anlatacağım macera -sergüzeşt- işte böyle son buldu. Özene bezene kaleme aldığım yazı uçup gitti!

Sergüzeşt

Yıl 1988 Kasım ayının ilk haftası olmalı. Güzel bir sonbahar sabahı, hatta günlerden perşembe idi çünkü haftada tek bir gün yani perşembeleri üniversitede dersim olmazdı. Hiç unutmam, cuma gecesi hazırlığı için mutfakta borekitas hamuru yoğurmakla meşguldüm. Telefon çaldı, ellerimi alelacele silip ahizeyi kaldırdım. Telefonun diğer ucunda sevgili arkadaşım rahmetli Leyla İpeker’in sesi: “ Çabuk fırla sokağa, Gayrettepe Sürmeli Otele gel. Lobide buluşalım. Kurt Waldheim’ın İstanbul’a gelişini protesto etmek için Beate Klarsfeld gelmiş. Otelde kalıyor.” Kanımızda gazetecilik ruhu var ya, yok demek olmaz!

Bilmeyenler için kısaca anlatayım. Yirmi dört yaşlarında Nazi ordusunda istihbarat subayı olarak Balkanlarda görev almış olan Kurt Waldheim, 1971 yılından 1981 yılına kadar iki dönem Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği yapmış ve her nedense kimliğini açıklamamış, kimse de pek üzerinde durmamıştı. Bu görevini tamamladıktan beş yıl sonra hakkındaki suçlamalara rağmen Avusturya Cumhurbaşkanı seçilince, başta ABD olmak üzere pek çok ülke kendisini protesto etmiş ve hatta ülkelerine girişini dahi yasaklamıştı. 

3 Kasım 1988’de, yani Türkiye’de Kenan Evren Paşa döneminde Waldheim ülkemizi ziyaret etmeye karar vermiş ve hatta dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz tarafından karşılanmıştı. İşte bunun üzerine eşi Serge Klarsfeld ile birlikte Nazi avcısı olarak tanınan ve aralarında Lion’daki Gestapo Şefi Klaus Barbie olmak üzere savaş suçlularını yargıya taşıma çabasında kilit rol oynamış biri olan Beate Klarsfeld, yanında Amerikalı genç Haham Avraham Weiss ile beraber Waldehim’ın peşinden Türkiye’ye gelmişti. Amaçları Waldheim’ı Nazi geçmişinden ötürü protesto etmekti.

Her genç gazetecinin rüyası ünlü birinin elini sıkmak ve onunla söyleşi yapmak değil midir? İşte bu duygularla bir taksiye binip apar topar Sürmeli Otele gittim. Leyla lobide oturmuş beni bekliyor. “Odalarında yoklar ama burada oturup bekleyeceğiz. Nasılsa gelirler” dedi. Gerçekten de yaklaşık yarım saat sonra Beate Klarsfeld ve Avraham (Avi) Weiss, Sürmeli Otelin döner kapısından içeri girdiler. Kimi zaman yaşamış olduğumuz bir anıyı hiç düşünmeden anlatmayı severiz, bazen ileride anlatmak için o anı doyasıya yaşamak isteriz. Ama o andaki hislerimi, bilhassa aradan bu kadar sene geçtikten sonra, anlatmama imkân yok.

Derhal yanlarına koştuk. Ürkek gözlerle ve hatta biraz korkuyla baktı bize Beate Klarsfeld. Şalom Gazetesinden olduğumuzu, kendisi ile kısa bir söyleşi yapmak istediğimizi söyledik. “Şalom Gazetesi ha? Şimdiye kadar aklınız neredeydi?” diye sitem etti. Bu zavallı iki genç kadından korkmaması gerektiğine kanaat getirmiş olacaktı ki, bir el işareti ile “Yukarı, odama gelin,” dedi.

Otel odasına girer girmez elbette kapıyı kapattım. “Hayır, hayır,” dedi Beate biraz öfkeli, “Bırak açık kalsın!” Bendeniz saf gazeteci o gün pek bir anlam veremedim buna. Sonradan düşününce anladım. Koridorda sivil polis vardı ve Beate başımızı belaya sokmamak için kapıyı açık tutmayı seçmişti. Çünkü İstanbul’a geldiklerinde önce Maçka Oteline yerleşmişler, ancak ertesi gün kapı dışarı edilmişlerdi. Waldheim’ı protesto ederken polis tarafından tutuklanmışlar, geceyi karakolda geçirmişler ve ancak Fransız Konsolosluğunun araya girmesi ile serbest bırakılıp Sürmeli Otele gelmişlerdi. “Vay canına,” diye geçirdim içimden. “Ne işimiz var burada?” Yiğitlik bir yere kadar. Beate kırgındı. Bize kırgındı. Cemaatimizden kimse onunla ilgilenmemiş, herkes korkmuştu. Sitem ediyordu açık açık. “Bunca zaman cemaatinizden kimse aramadı bizi. Nihayet bir siz çıkıp geldiniz“ dedi gülümseyerek. “Oh,” dedim içimden. Demek bir işe yaramıştık sonunda! Bize uzun uzun Waldheim’ın geçmişini anlattı.  Avusturya cumhurbaşkanlığından istifa etmeliydi çünkü Avusturya uluslararası platformda iyice yalnızlaşmış, istenmeyen ülke konumuna düşmüştü. Nasıl oluyordu da bir Nazi subayı hiçbir şey olmamış gibi koskoca bir ülkenin başkanlığına seçilebiliyor ve tüm ısrarlara rağmen de istifa etmiyordu.

Otelden çıktığımda uzun uzun düşündüm. Olup biteni öğrendikten sonra bayağı korkmuştum aslında. Acaba biz de fişlenmiş miydik? Beate Klarsfeld cemaatimize kırgın olduğunu belli etmişti etmesine de, acaba cemaatimiz bu işe bulaşmamakta haksız mıydı?

 

Şalom Serüvenim

Yusuf Altıntaş

‘Şalomcu’ olmak bir başka duygu benim için.

Hani bir insana bir şey, bir tip, bir kimlik, bir nitelik yapışır/yapıştırılır da kalır ya üstünde, ömrü billah silinmez, kazınmaz olur ya, işte öyle bir şey…

Öyle oldu bende de; benimsedim, özümsedim, içselleştirdim ‘Şalomcu’luğumu. Öyle ki bir zamanlar Silvyo’nun her birimiz için imzaladığı resimli/yaldızlı beyaz ‘Basın Kartı’mı hâlâ taşırım cüzdanımda bir onur belgesi olarak.

Unutulur gibi değil; önceleri GKD’nin haberlerini gazeteye ulaştırmakla başlayan Şalom yazarlığı serüvenim; Silvyo ile kısa bir tanışma/görüşme sonrasında sağ olası dostum/kardeşim Salvo Loya ile birlikte Şalom’un Şişli’nin ara sokaklarından birindeki o köhne mekânına gidişimizle bir başka niteliğe bürünüvermişti. Dört ve bazen de altı küçük sayfalık Şalom’da ‘Katkıda Bulunanlar’dan biriydim artık. Kısa bir zaman sonra da yazar, sayfa yönetmeni, yayın kurulu üyesi falan…

Nişantaşı’ndaki yepyeni mekâna taşınmamız sonradır. Bugünkü merkezimize geçiş ise basbayağı bir bayramdı hepimiz için. Bu mekân değişikliklerindeki olağanüstü öngörüleri, dur durak bilmez/yorulmaz gayretleri ve çabaları nedeniyle Silvyo Ovadya’yı her ‘Şalomcu’ gibi, belki de biraz daha fazla gönlümün bir başka yerinde taşırım hâlâ… Ona uzun ve sağlıklı bir ömür diliyorum.

Naim Güleryüz’lü dönemleri hatırlamam. Benim serüvenim Silvyo döneminde başlar.

Hani derler ya; “Kimler geldi kimler geçti...” Kimler gelip geçmedi ki… Rina’lar (Eskenazi), Lizi’ler (Behmoaras), Nana’lar (Tarabulus), Jozefin’ler (Dayan), Ari’ler (Maya), Dalya’lar (Sayah, sonradan o da Maya oldu ya…), ‘Bici’ler (Salamon Bicerano) bir de şimdilerde unuttuğum değil, şu zavallı beynimin bodrum katındaki arşivinde muhafaza ettiğim niceleri. Burada adlarını anamıyorsam ihtiyarlığıma sayıp bağışlayıversinler beni.

Tam da “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” zihniyetiyle yardımlaşmanın, amatörlüğün ve özverinin daniskasını yaşıyor, neredeyse Şalom düşünüyor, Şalom soluyor, Şalom yaşıyorduk hafta boyu.

Cumartesileri de hepimizin bir araya gelip çıkan gazeteyi eleştirdiğimiz, çıkacak nüshayı kabaca planladığımız ‘Çay-Bisküvi’ günümüzdü. Gırgır şamata gırla ama kimi zaman seslerin yükselmediği, sinir katsayılarının artmadığı da olmuyordu yani… Ama kardeşlik anlayışı kaya gibi sağlamdı. Gerektiğinde herkes herkesin yerine elini taşın altına koymaktan geri kalmıyordu.

Zaman geldi gazetenin her nüshasının hemen her sayfasında yazılarım çıkar oldu: Haberden röportaja, siyasi yorumlardan polemik yazılarına, (bir de Mösyö Bicerano’nun uzun süren gelemeyişlerinden dolayı) Judeo Espanyol sayfasının yönetimi de üzerime kalmasın mı… Battı balık yan gider derler ya, yükümlendik. Artık ev, aile, iş, miş hak getire. Şalom yaşaamın ekseni haline geldi birçoğumuz gibi bende de.

Bu arada bir de ‘Bizim Mösyö Nesimaçi’ ile serüvenimizi başlatasım geldi. Tamamen kurgusal bir kişilik olan ‘Bizim Mösyö Nesimaçi’ öylesine bir tuttu ki, onca yazım arasında bana neredeyse şöhret (!) kazandıran o oldu.

Bu konuyu bir başka fırsatta ayrıntılarıyla anlatmak isterim ama burada şunu ifade edeyim ki; bir kısım okurumuzun gerçek sandığı bu kurgusal kişilik belli bir süre sonra kendini bana dayatıp adeta bana kendini yazdırır oldu. Olağanüstü bir durumdu bu benim için.

Sözü fazla uzatıp sütun işgali yapmamak adına daha buracıkta kesmek istiyorum. Oysaki biz ihtiyarlar geçmişten söz etmeye başlarsak eğer sözün sonu gelmez pek…

Ama… Boynumun borcu şunu da kayda geçirmek istiyorum:

Biz kendi dönemimizde Şalom’u kendimizce ‘iyi bir gazete’ haline getirdiğimizi düşünüyorduk hep... Şimdilerdeki Şalom’u gördükçe mevcut Şalom’un “Çok iyi bir gazete” olduğunu görüyor ve bundan kıvanç duyuyorum.

İyi ki varsınız şimdiki ‘Şalomcular’.

Tanıdık tanımadık hepinizi çok seviyorum.

Nice yetmiş yıllara sağlıkla, esenlikle.

 

ANILARA YOLCULUK

Suzan Nana Tarablus

“Şalom 70 yaşında” kutlamaları çerçevesinde yazacak iken…

Anımsatayım… “1989’dan bu yana Şalom’cuyum…”

Derken… Zihnimin anılarla dopdolu olduğunu keşfediverdim.

Gazetemizdeki ilk satırlarımın rastlantısal şekilde bir ‘başyazı’da yer aldığını DERGİ’de anlattığımda geçen zamanların, gündelik yaşamın yeknesaklığını aşan anılarla dopdolu olduğu aklıma düştü.

***

Hatırladıklarımdan biri, 1992 senesinden… İspanya Engizisyonu’ndan kaçıp Osmanlı İmparatorluğunda yeni bir vatan bulan Sefaradların bu topraklardaki 500. Yılı Kutlamalarına ait. Toplantılar… Sempozyumlar… Konferanslar… Etkinlikten etkinliğe koşuyor konusunda uzman profesörler, bilim adamları, araştırmacılarla bir araya geliyor, söyleşiler gerçekleştiriyorduk.

Bir elin sayısı kadardık. Konuya “hayatımızın macerası” şeklinde sarılmıştık.

Bunların arasında benim için bir ‘ilk’ Hayim Herzog (dönemin İsrail Devlet Başkanı) röportajı oldu. Onunla görüşme iznini almam bir efsaneydi. Süitine ulaşmam apayrı bir heyecan kasırgası. Peşimden de Bay Belman’ı (Foto Belman) sürüklerken, bir dönemeçte kararlı simalar tarafından durdurulduk. İzin sadece ‘gazeteci kadın’ içindi, fotoğrafçı ‘erkek’ giremezdi.

Hayal kırıklığı… Hâlbuki vereceğim pozu bile önemsiyordum!

Tek başıma kalmıştım, Çırağan Sarayı koridorlarında. Heyecanımı kalbime gömüp kahramanca Başkan’ın odasında buldum kendimi. Tıkırdattığım kapıyı açan korumasıydı ve işte karşımda bir İngiliz Lordu edasıyla Hayim Herzog. Aslında İrlandalıydı… Koruması yan odaya geçtiğine, artık baş başa idik.

Sohbetimiz dostluk içinde geçmişti. Sımsıcak sözlerle Boğaziçi’nin güzelliğinden, odasının karşısında Boğaz sularında TSK’nın deniz gücü destroyerlerinin onu koruduğundan dem vurmuştu, hayranlıkla… Devlet erkânının karşılamasının samimiyetinden söz etmesi… Ve tüm röportajımız yaldızlı anılarımdan birini oluşturdu.

Peki… Ya fotoğraf? Onca söyleştikten sonra bir tane bile çektiremeyecek miydik?

“Üzülme,” demişti… “Akşam nasılsa Dolmabahçe’deki baloya geleceksin. Orada bir ara birlikte bir resim çektiririz.”

Gecesine hepimiz eşlerimizle ve şıklık sınırlarını zorlayan kıyafetlerle Dolmabahçe Sarayı’ndaki 500. Yıl Balosundaydık, tabii ki.

Gecenin sakince sayılacak bir anında yine yanıma Bay Belman’ı alıp başkanlık masasına doğru yönelecek oluyorum… Korumalar yine başa bela. Derdimi anlatıyorum, Sayın Herzog’un vaadini hatırlatarak. “Okey”i için ona bakıyorlar. Başıyla onaylıyor. Ama aynı esnada benim algılamama bile fırsat verilmeden Foto Belman havadaydı bile, yaka-paça paketlenip uzaklaştırılmıştı bir kez daha.

Kıyafetimin ve şıklığımın özgüveniyle ışıldayarak başkanlık masasına yaklaşıyorum.

Bu esnada Başbakan Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı Turgut Özal, hayatlarında böylesi bir durumla karşılaşmamışçasına şaşkınlıkla durumu izliyorlar.

Herzog, yanındakilerden izin alarak oturduğu yerden kalkıyor, yanıma geliyor ve fotoğrafımız mutluluk ile tevazuunun karmaşasında İsrail ekibinden birileri tarafından poz-poz çekiliyor.

ÖNEMLİ NOT: O fotoğraf hiçbir zaman tarafımıza ulaşmadı, sadece anlatısı bir anı olarak kaldı!

***

Daha sonraları, cesaretle genişledi kapsama alanımız…

Tansu Çiller’in İsrail gezisine akredite gazetecilerden bir grup olarak Lizi, Silvyo ve İvo’yla aynı gazeteci konvoyundaydık. 1994’teki o ziyareti, hepimiz değişik basın organları için takip ediyorduk. Programımızda “Gazze’de Arafat ile Görüşme” de vardı. Bir dolu tanıdık ünlü gazeteciyle Gazze’de günü geçirdikten sonra akşam saatlerinde, Arafat ve eşi Süha’yı karşımda bulunca… Dalmışım.

Arafat çiftiyle görüşmem noktalandığında başımı kaldırıp etrafıma bakıverdim, fotoğrafımı hangi arkadaşım çekiyor, diye… Tanrım, hepsi yerel Filistinli gazetecilerdi!

Eyvah! İmdat!

Derken anlaşılacağı üzere grubumun otobüsü çoktan yola çıkmıştı. Şaşkınlığımı fark ederek başıma geleni anlayan Arafat’ın adamlarından ikisi kollarıma girdiler, diğer ikisi de beni sınıra taşıyacak arabaya doğru önden koştular. Açık mavi, eskice bir Volkswagen’di, her tarafı dökülen…

Erez Sınır Geçiş Kapısına doğru normal yollardan gidemezdik artık. Çünkü Türk Başbakanı ve konvoyu geçtikten sonra yollardaki trafik daha da sıkışmış olacaktı. Dağ-tepe-bayır ilerledik. Her çukura düştüğümüzde topluca söylenen bir “Besmele” ile ilerliyorduk. Arada sıkı bir sohbet içinde... Anladığım kadarıyla o silahlı adamlar Arafat’ın Tunus Karargâhından yakın korumalarıydı.

İlerlerken, arabanın içinde seyyar bir telefon fark ettim. O dönem telefonları kol kadar aletlerdi ve benim bu etkinlik için kiraladığım mobil-telefon son anda Lizi’de kalmıştı. Filistinlilerden arkadaşımı aramak için telefonlarını kullanmayı rica ettim. Hemen aradım. Karşıma çıkan ses yol arkadaşlarımdan hangisiydi anımsamıyorum ama kocaman, endişe dolu bir “NE-RE-DE-SİN??” oldu. Benim diğer gazeteci otobüsünde olduğumu umuyorlardı.

Hikâyeyi uzun etmemek adına…

O yol boyunca göğsümde taşıdığım ‘Sabah Gazetesi’ kimliğime şükrederken Bağdatlı dedemden bildiğim bütün Arapça kelimeleri kullandığımı,

İlkokulda aldığım din derslerinde öğrendiğim bütün duaları terennüm ettiğimi,

Kocamın kulaklarımda çınlayan, “Ne işin var gazetecilik yapıyorsun, evde otur, dolma sar, fasulye ayıkla daha iyi edersin,” sözlerinin aklıma düştüğünü,

Her şeye rağmen durmaksızın adamları sorgulayıp bir şeyler daha öğrenmeye çalıştığımı anımsıyorum…

Diğer tarafta arkadaşlarım Sayın Başbakan Çiller’e muhalefet edercesine otobüsü sınır kapısında beklettiklerini, birinin şoförü lafa tuttuğunu, öbürünün otobüsün açık kapısının eşiğinde beklediğini ve diğerinin de kendini Filistinli sınır polisine teslim ederek beni tek başıma bırakmamağa kararlı olduazğunu öğrenmiş oldum. Onlara duyduğum minneti halen kalbimde taşıyorum.

MUTLU SON: Erez Sınır Kapısına araziden yol alarak ulaştık. Otobüs, arkadaşlarımın çabalarıyla beklemiş de oldu! Filistinlilerle öpüşerek ayrılırken onlara, (başkasını taşımadığımdan) ‘Şalom Gazetesi’ kartvizitimi verdim!

***

Yaşadıklarımdan sadece iki anıydı anlattıklarım.

Halihazırda, yaşam yolculuğumu ilginç, farklı, ışık dolu anlarla sürdürüyorum.

Nice yıllara ŞALOM ederim, eksikleri ve sevaplarıyla.

 

Teknolojiye ayak uyduran Şalom

Silvyo Ovadya

1986 yılının son aylarında Şalom’un yazılarıyla ilgilenmeye başladım. Daha önceleri de cuma akşamı saatlerce daktiloda yazılmaya çalışılmış onlarca sayfa Eminönü’ne otobüsle gelen bir ofis boy tarafından büroma gelirdi. Ben de dizgi, mizanpaj, montaj, baskı, kırım vb. işlerini üstlenen Murat Yıldız’a ulaştırırdım. Tüm yazılar gece dizilir ve cumartesi öğlen fotoğraf kâğıdı gibi rulolarda gazeteye ulaşır ve her bir bölüm yazıları okunup düzeltme yapılırdı. Sonraki zahmetleri anlatmak bile istemiyorum. Bir gazete yaklaşık altı günde oluşurdu.

1989 yılında İsrail’de düzenlenen ‘1. Türk Yahudiliği Kongresi’ ne katılmıştım. En önemli teçhizatım bir teyp ve bir fotoğraf makinesiydi. Bir dizi kayda değer insanla tanışıyordum, kart değiş tokuşu yapıyorduk; hepsi faks numaramı soruyordu. En az beş gün sürdüğünü hatırladığım kongrenin üçüncü günü utancımı gizlemek için Şalom’un ikinci, belki de üçüncü telefon numarasını faks numarası olarak vermeye başladım. Pazartesi sabahı saat 9.00’da rahmetli Selim Pinhas Ağabeyimizi aradığımı ve iki adet (biri de kendi işyerime) faks cihazı alıp aynı gün taktırdığımı hiç unutmuyorum. Saat 10.00-11.00’de yurt dışından beni arayıp “Faksınızda arıza mı var?” diye soranlar da cabası… Kongreden çok büyük bir kazanımla geri dönmüştüm. Artık gazeteye gelen bir yazıyı dizgiye yetiştirmek için Osmanbey’den otobüse binip Eminönü’ne kadar getirmek gerekmiyordu. Daktiloda yazılan bir yazıyı ofisime fakslamak yeterliydi. Kısa bir süre sonra bir faks cihazı da Murat Yıldız arkadaşımıza aldırdık. Aradan bir-iki yıl geçti, bilgisayar işi hızla gelişti. Bir şirket -şu anda adını hatırlamıyorum- kitap yazmak için bir program geliştirmişti ve her türlü sütun genişliğinde yazıyı yazmak mümkündü. İhtiyacımız bir bilgisayar, söz konusu program ve bu programı kullanacak bir ‘dizgi elemanı’ydı. Toplantıda konuşuyoruz ve tüm daktiloda yazanlar ve yardıma gelenler artık bu yükten kurtulacakları için çok ümitliler. O dönem sekretarya görevini üstlenmiş olan rahmetli Lizet Cur’a diyorum ki “Aradığımız bir dizgici, ancak ben en iyisini istiyorum!” “Nasıl bulunur?” Yıllardır Şampiyon Daktilo kurslarını duyardım, biri Çemberlitaş diğeri Mecidiyeköy’de olmak üzere iki şubeleri vardı. Mecidiyeköy Şubesi’ne müracaat edip kendilerinden dönemin en başarılı öğrencisini istedik. Ve Nilay, Şalom Ailesine katılarak çok uzun yıllar bize hizmet verdi. Gazeteyi tamamen kendi bünyemizde dizmeyi planladık. Ve ilk hafta Nilay harıl harıl çalışmaya başladı. Ortalık gergin ve o dönem dış haberler servisinden sorumlu sevgili Rina Eskenazi hayatının en kötü haftasını yaşıyordu. Dizgi geciktikçe “Ben size demedim mi, biz bu işi burada yapamayız” diye söyleniyordu. Bir taraftan dizgiyi yetiştirmeye çalışırken diğer yandan Rina’yı teskin etmeye çalışıyorduk.

İlk iki hafta haklı çıktı ve dizginin ancak bir bölümünü bünyemizde yapabildik. Ancak herhalde bir ayın sonunda gazetenin tüm yazıları Şalom’un bünyesinde dizilmeye başlandı. Daha sonra sayısız ilerleme kaydedildi. Her birinin de oldukça uzun ve yorucu bir serüveni oldu. Bir kısmını yaşadım, bir bölümü ise geçtiğimiz on yılda gerçekleşti.

Şu anda elinizdeki Şalom’un baskıdan bir hafta önce öğrendiğim kadarıyla 40 sayfadan oluşacağı söylendi. Tabii ki kolay bir iş değil; ancak aynı şey 30 yıl önce gerçekleşemezdi. Bunu ülkemizin ulusal gazetelerinde de görmüyor muyuz? Yıllar önce 12-14-16 sayfa yayınlanan Hürriyet gazetesinin bazı günler ekleriyle 70-80 sayfaya kadar yayınlandığını görüyoruz. Bunu bu sayının yayınlanmasıyla elde edilen başarıyı gölgelemek için tabii ki söylemiyorum. Amacım teknoloji gelişimini gözler önüne sermek.

Şalom’un bünyesinde yazı yazan tüm yazarlar tabii ki bilgisayar kullanıyorlar; kullanmak zorundalar. Geçmiş dönemde dizgici olarak çalışanlar artık sayfa tasarımcısı olarak görev üstlenmiş durumdalar. Bu gazeteye yıllarını veren ve halen aynı bölümde çalışmasını sürdüren Bella’nın da bize kazandırdıklarını da dile getirmem gerekiyor. En az onun kadar başarılı başka arkadaşlar görev alsa da Bella mazisiyle iz bırakıyor.

Bu yazımda gazetenin geçmişinde çok önemli görevler üstlenmiş sayısız arkadaştan bahsedebilirdim. Çoğunun da sayısız övülecek yanları vardı. Ancak 70. yıl nedeniyle yazdığım bu yazıda pek çok kişinin yaşamadığı, yaşayanların da dile getireceklerini düşünmediğim teknoloji gelişimini ele almak istedim. Beş yıl sonra 75. yılı kutlarsak o zaman da yaşlanmakta olan yazarları kâğıda dökerim herhalde…

Not: Yazıyı yazmaya başladıktan sonra Facebook’ta Murat Yıldız’ları aramaya başladım. İlk 40’ın içinde bulamadım. Bulursam kutlama akşamımızı bizlerle paylaşmasını teklif edeceğim.

 

Daha nice yıllara Şalom

Ester Yannier

Kişilerin hayatlarında unutmak hatta tamamen hafızalarından silmek isteyecekleri dönemlerin yanı sıra bir de hatırladıklarında yüreklerini ısıtan “Ne güzel iyi ki yaşamışım” düşüncesiyle mutlu oldukları yıllar vardır…

İşte benim Şalom yıllarım iyi ki yaşamışım dediklerimden…

Şalom ailemle beraber çalışmalarımız, yaptığım söyleşilerin hayatıma kattıkları, gülümseyerek hatırlayacağım bir dönemidir hayatımın… Dolu dolu 17 yıl… Söyleşiler, muhabirlik, fotoğrafçılık, sayfa editörlüğü, köşe yazarlığı, yeni insanlar, yeni sayfalar, yeni yazarlar, yenilikler, yenilikler…  Anılar anılar anılar…  Şalom yazarı olduğum dönem zannediyorum ki büyük gelişimler yaşadığımız zaman dilimiydi.

Acemilik günlerim, gazetenin yazılarının kesilerek baskıya girdiği, karanlık oda ve mizanpaj odasının var olduğu yıllardı… Henüz sadece dizgi odasında yazılar elektronik ortamda yazılıyordu. Yazarlar odasında bilgisayar yoktu… Onca yazı elde yazılır mı? Çağa ayak uydurmama bir laptop yetti… Yazarlar kazan kaldırınca - kimileri, tükenmez kalemle yetinip çağa ayak diretseler de - bazı masalara bilgisayarlar alındı… Basılmış fotoğraflardan oluşan arşivi bile geride bıraktığımız dönemdi… Fotoğraf makinelerimiz bile dijitale dönmüştü, elektronik ortamda seçiyorduk fotoğraflarımızı… Muhteşem bir ilerleme; söyleşileri kaydettiğimiz mini teyplerimiz yerini ses kaydedicilere bıraktı… Çok sık olmasa da baskıya gireceğimiz günlerde gelişen olayları dahi haberleştirebiliyorduk…

“Tüm sayfalarımız renkli olsun mu, olmasın mı?” tartışmaları… Hazırlanan sayfalar bir e-posta ile baskıya gider olmuştu artık. Kemikleşen kadronun yanı sıra çok şükür ki Şalom’u hep güncel, hep dinamik ve hep ileriye taşıyacak olan gençleşen bir ekip vardı. Artan ve gelişen sayfalar onlarla can buldu. Haklı gurur bebeğimiz Şalom Dergi bile büyüdü… İlk başlarda sadece gazetede yer alan haberlerin bulunduğu internet sayfamız bile gelişti, güncel haberlerle daha da sıkı takip edilir oldu…

Atatürk Kültür Merkezinde 50. yıl, ardından 60. yıl kutlamamız… Hafızamda dün gibi henüz… Oysa üzerinden on koca yıl geçti…

Sahne tozu yutmak gibi “Şalomcu olan, hep Şalomcu kalırmış”, belki bir gün yolumuz yine kesişir, kim bilir… Hayatımda açtığın pencereler, ruhuma kattıkların, kazandırdığın sonsuz dostluklar için teşekkürler…

Daha nice yıllara ŞALOM…

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1336