Melali anlamayan nesle aşina değiliz

Ercan Akarsu, ‘Bir Nesil Türkan Şoray’la Mektuplaştı’ kitabıyla, Türkan Şoray kitaplarının sonuncusunu geçen yıl yazmıştı. Türk sinemasının taçsız kraliçesine, tacını giydirmişti böylelikle… Çok nazik bir yazar, kitabının arka kapak yazılarından birini de şimdi kapanmış olan Vatan Gazetesindeki ‘Kitaplık’ adlı köşemde yazmamı rica etmiş, ben de elbette yazıyı yazmıştım. Kitabı dün yeniden aldım elime. Önce bir Türkan Şoray filmi izlemiştim, sonra onunla ilgili düşünmekten hiç vazgeçmediğimi fark ettim. Böyle kadınlar üzerinde düşünmeye hiç üşenmiyor insan, hep yeni ayrıntılar, yeni güzellikler buluyor hayatlarında… Tam da Dünya Kadınlar Günüyken, kadınların bin bir hikâyesine yeniden hayat veren bir kadının kendi dilinden yazdıklarına yeniden göz attım. Kitabı okumadıysanız mutlaka alın, okumak çok keyifliydi gerçekten.

Kitap için, o zaman şöyle demiştim: 

 “Gün oldu, burnuna bir hızma taktı, atına atladı; Dila Hanım oldu adı... Gün oldu, elinde bir kuklayla bir sirk çadırında Ateş Parçası olup yaktı etrafı... Bodrum’a Hakim’di ama en çok “Sevgi emekti” deyip Selvi Boylu Al Yazmalı oldu bize, Asya’ydı... Sevginin adını önce o koydu.

Türkan Şoraylı kitapların üçüncü halkasında Ercan Akarsu, sinemamızın Taçsız Kraliçesine tacını takıyor.

Samimi, gerçek ve en önemlisi de ona yakışacak en güzel tacı...

Edebiyatımızda zincir eserlere çık sık rastlanmıyor. Yazar, bu kitaplar dizisiyle bize Türkan Şoray’ı yalnızca düş dolu gözleri, şahane saçları ve rüya güzelliğiyle değil; bir sanatçı, bir aktrist, bir kadın olarak anlatıyor... Kraliçenin artık, tacı var. Takan eli, kutluyorum.

Bu kitapta, bir dönem gazeteye yazılar yazarak okurlarından gelen mektupları ve o mektuplarda yer alan duygu ve düşünceleri paylaşmış Türkan Şoray… Bir sanatçıya kolay kolay nasip olamayacak o yoğun duygu selinin, aşırı bağlılığın, onu aileden biri gibi görme fikrinin saklı olduğu satırları, Şoray’ın kendi kaleminden okuma şansınız oluyor. Yazar, bu yazıların karşı sayfasına onlarla ilgili küçük notlar düşerek, okuyucusunu sanatçının hem özel hem de sanat hayatıyla ilgili aydınlatacak ipuçları veriyor. 

Edebiyatımızda bu tür kitapların sayısı çok değil. Zaman ve emek istiyor bu çalışmalar ve özellikle de anılara ve mektuplara sahip olan sanatçıların yazarlara sonsuz bir güven duyması şart. Yoksa başka türlü böyle bir işin altına onlar da imzalarını kolay kolay atmazlar. Bu kitap da belli ki böyle bir güvenin sonucunda oluşmuş. Kitaptaki en güzel taraf da  bu yazıların, Türkan Şoray’ın farklı zamanlarda çekilmiş siyah-beyaz fotoğraflarıyla süslenmiş olması… Sanatçılar, sanatlarıyla sonsuza kadar yaşar.

Türk Sinemasının Türkan Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik ve Hülya Koçyiğit gibi şahane dört yapraklı yoncası, Kemal Sunal gibi müthiş komik bir Şaban’ı, Hulusi Kentmen gibi bir babası, Adile Naşit gibi bir Hafize Anası ve daha nice şahane karakteri var. Bu insanların özel hayatları hakkında hemen hemen hiçbir şey bilinmezdi eskiden. Onlar, oynadıkları rolün adamıydılar. Komikse komik, sevimliyse sevimli, kötü adamsa kötü olmalıydılar. Hayallerimizde nasıl yarattıysak, onlar için nasıl bir yaşam düşlediysek o yaşamın, o hayallerin adamı olmalıydılar. Çocukça bir masumiyetle sevdiğimiz ve bağlandığımız bu karakterler, bizi hala Türk sinemasının en sağlam seyircisi yapmaya yetiyor.”

Bugün de aynı şekilde düşünüyorum. Türkan Şoray ve onun dönemindeki tüm sanatçılar, kendi sahiciliklerini sanatlarına taşımayı başarmış, müstesna insanlar…

Filmleri izlerken içinize doğan her neyse, elini sıktığınızda teninize değen de o.

Ve böyle sanatçılar artık yetişmiyor.

Yeni nesilde de elbette çok başarılı olanlar var, onların hakkını da yemeyelim ama galiba mesele şairin dediğinde saklı:

“Melali anlamayan nesle aşina değiliz.”

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın