Trump’ın baskısı

Hafta başında yayınlanan iki haber dünyada Trump’ın ve ABD yaptırımlarının ziyadesiyle ciddiye alındığını gösteriyor. Haberlerin birincisi Rusya’nın dev petrol ve doğalgaz şirketi Gazprom ve Gazprombank’ın ABD yaptırımları endişesiyle Venezüella’ya ait hesapları dondurması. İkincisi ise yine aynı sebeple Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin İran’a petrol ve petrol ürünlerinin ihracatını durduracağını açıklaması. Kararları alanlar birbirinden bağımsız olsalar da, bu kararı almaya zorlayan ABD.

Irak’ın ve Kürtlerin ABD güdümünde olduğu zaten biliniyor. Bu nedenle böylesi bir karar pek şaşırtıcı değil. Ancak Rusya’nın bu tip bir karar alması Putin’in Venezüella ve Maduro’dan pek haz etmediğinin açık bir göstergesi. Gerçi Maduro yönetiminin Rusya’ya hatırı sayılır miktarda bir borcu olduğu ve bu parayı ödeyemeyeceği de pek sır değil.

Venezüella’da şu anda iki kişi devlet başkanlığını ilan etmiş olsa da, tarafların birbirine üstünlük sağlayamadığı da ayrı bir gerçek. Maduro kendini devlet başkanı ilan eden Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido’yu ele geçirip hapse atabilmiş değil. Aynı şekilde sınır dışı etmeye çalıştığı Amerikan elçilik görevlileri ABD’nin Maduro’yu tanımaması sebebiyle Venezüella’yı terk etmiş değil. Maduro darbenin başarısız olduğunu iddia etse de ülkede hakimiyeti ele geçiremediği de bir başka gerçek.

Öte yandan Çin’in ABD’ye karşı çıkarak Venezüella ve İran’a destek vermesini beklemek de, özellikle Çin-ABD ticaret görüşmelerinin yapıldığı bugünlerde pek mümkün değil. Çin ile ABD arasındaki ticaret görüşmeleri olumlu bir havada devam ederken görüşmelerin uzaması oldukça muhtemel. Görüşmeler ticaretle sınırlı gibi gözükse de önümüzdeki on yılı etkileyecek ve şekillendirecek siyasi kararların tartışıldığını anlamak pek de zor olmasa gerek.

Tüm bunlar olurken en şaşırtıcı olansa, özellikle Türkiye’de alay konusu olan ABD Başkanı Donald Trump’ın isteklerini yaptırmakta oldukça ısrarcı ve inatçı davranması ve dünyanın aslında halen tek kutuplu olduğunu ispatlaması. Gerçi Trump öncesinde, ABD’nin zayıf görüntüsünün arkasında belirgin olarak önceki ABD Başkanı Barack Obama’nın kifayetsiz liderliği yatmaktaydı. ABD’nin potansiyelini ortaya koymaktan oldukça uzak Obama’dan sonra Clinton da gelmiş olsaydı ABD yükselişe geçecekti.

Ortadoğu’ya döndüğümüzde ise, 9 Nisan’da İsrail’de genel seçimler yapılacak. Ülkeyi Netanyahu’nun kuracağı bir koalisyon hükümetinin tekrar yönetmesi beklenen sonuç. Netanyahu ve hükümetleri İsrail ile Filistinliler arasında beklenen barışı getirememiş olsa da görece olarak daha güvenli bir ortam ve daha müreffeh bir İsrail yaratmış olması sebebiyle bu seçimlerin de favorisi kendisi. Bu seçimler eski Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin de siyasi hayatının sonunu getirdi. Netanyahu hükümetlerine karşı blok yaratmaya çalışan Livni bu girişiminde başarılı olamayınca siyaseti bırakmaya karar verdi.

İsrail’de en şaşırtıcı olan ise, İsrail’i kuran sosyalist akımın yerinin günümüzde tamamen sağ akımlara bırakmış olması. Likud ve Netanyahu seçim üzerine seçim kazanırken solcu İşçi Partisi her seçimde daha da eriyor. Kısaca İsrail halkı bulunduğu coğrafyaya uyum göstererek radikalleşiyor.

Zor durumda olan tek işçi partisi İsrail’de de değil. İngiltere’de de gerek Brexit süreci gerek antisemit söylemler İngiliz İşçi Partisi’nde derin çatlaklar oluşmasına neden oldu. Brexit sürecinin gerek öncesinde gerek sonrasında büyük beceriksizlik sergileyen Muhafazakâr Parti’nin hatalarını doğru değerlendiremeyen İşçi Partisi’nin olası bir seçimde çoğunluğu alması veya iktidar olması beklenmiyor.

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın