Gündüz düşleri

Yankı YAZGAN Köşe Yazısı
14 Mart 2018 Çarşamba

İş hayatından sıkılmayı önleme amaçlı konferanslarda sıkça kullanılan belli kelimeler ilgiyi çeker, duyguları harekete geçirir. Yaratıcılık, dijital ve inovasyon gibi anahtar kelimelerle beraber ‘hayal’den söz etmek büyülenmişliği garantili bir dinleyici kitlesini oluşturur. Hem teknoloji ve business dünyasında ayağı yere basan hem de hayalin çağrıştırdığı çocuksu sevinci yaşatan bu konuşmaları dinlemek zevklidir.

Hayal kurmak içinde olduğumuz gerçeklere dayanamadığımız ya da katlanamadığımız durumlardaki sığınağımız. Bunu bazen küçük bir çocuğun dikkatini veremeyip takip edemediği derslerdeki dalıp gitmesinde, bazen bir kimsenin kendisini yabancısı hissettiği bir topluluğun içindeykenki hülyalanmalarında görebiliriz. Dalgın, hülyalı ya da ‘gündüz düşleri’ gören kişilere bir örnek görmek isteyenler birkaç yıl önce çıkmış Walter Mitty filmine bakabilirler. Zihnimizin dikkat sistemi önüne konan hedefi benimseyemediğinde, çevrede olan bitene hiç ilgisi olmasa bile kapılır gider. Hayal gücü ile dikkat dağınıklığı arasındaki köprü ‘dalıp gitme’ ve ‘hülyalanmalar’dan oluşur.

Orhan Pamuk’un İstanbul’undaki çocukluk dönemi tasvirlerine baktığınızdaysa, dalıp giden bir çocuğun izlerini bulabilirsiniz. ‘Kefaret’ filmine kaynaklık eden romanı da yazmış olan Ian McEwan ise ‘DayDreamer’ (Gündüz Düşçüsü) adlı kısa romanında 9-10 yaşlarında daldığı hayallerden ineceği durağı şaşıran, yazmaya çizmeye meraklı ama her zaman yazdıklarının içinde kaybolan bir çocuğu anlatır. Pasaportunu defalarca kaybeden, metroda yanında oturan kardeşini fark etmeyen, yanlış çorapla evden çıkan okurların kendilerine ve çocukluklarına rastlayacakları kitaplar.

Gerçekten hayale kolayca geçip tekrar geri gelebilen beyinlerin değişik bölgeleri arasındaki bağlantıların yoğunluğu bu geçişleri o kadar kolaylaştırır ki, hayalcinin ustalığı ne zaman hangi noktada ne kadar kalacağını tayin etmesinde yatar. Daldığımız hayallerden hangi noktada çıkıp gerçeğe döneceğimiz, sonra tekrar hayallere dalacağımızı nasıl anlarız? Adeta bir yunusun denizin derininde yüzüp arada su yüzüne çıkıp nefes aldıktan sonra tekrar geri dalması gibi biteviye devam eden bir döngü gibi mi? Yoksa, tam hayallerin derinliğinden gerçeğin su yüzüne çıkmışken bizi orada kalmaya mecbur eden bir ‘şey’ mi vardır?

***

Dalıp gittiğimiz hayaller başkasını anlamamıza engel olmadığı sürece pek sorun olmasa gerek. Bir başkasını anlamak için başkasının (belli durumlardaki) düşüncelerini ve duygularını hayal edebilme’ye ihtiyacımız olduğunu düşünürsek, hayal gücümüz, ayarı bozulmadıkça, yanımızda olacaktır. Dalıp gitme kendinden başkasını düşünmeye ve anlamaya engel olduğunda ise bir dikkat bozulması sayılır. Kendi aklımızdakilere dalıp gittiğimizde bu dikkat bozulmasını yine de ‘iyi huylu’ bir problem saymalıyız.

Kendimizin olmayan hayaller ise sıyrılması daha zor bir derinliğe bizi çeker. Ekranda biteviye tekrarlayıcı oyunlar, aynı tip bilgilerin birbirini beslediği sosyal medya ya da hemen cevaplanmasa da olabilecek mesajlara cevap yetiştirmeye dalıp gittiğimizde, başkalarını anlamaya fırsat bulmak zor olur. Bu dalıp çıkamamanın güzel bir öyküye ya da bizi alıp başka yerlere götüren bir müziğe dalmaktan farkı ne mi? Öykü ya da müzik, beynin değişik bölgeleri arasındaki bağlantıları kesmez, tek bir alana sınırlamaz, aksine sistemin birçok alanı eş zamanlı kullanmasına imkân verir. Beyinde çok sayıda odak aktif olduğunda zihin tek seferde tek bir işe daha iyi odaklanır, odağını değiştirmekte zorlanmaz. Kendini anlamayı, dolayısıyla başkasını anlayabilmeyi (aklındakini hayal etmeyi) mümkün kılar.

Merhamet refleksi

Geçtiğimiz ay twitter konularından birisi Sait Faik’in soyadını (Abasıyanık) kitap adıymış gibi okuyan genç kız oldu. Okurların bu konuya değinseniz demesiyle fark ettiğim bu ‘tartışma’da bir taraf cehaletin yaygınlığına ve eğitimin çöküşüne örnek seçtikleri genç kız ile bir yerde dalga geçerken, bir taraf da bu alaycılara karşı genç kızın yardımına koşmuş. İmdada yetişenler genç kızın hazırladığı kitap tanıtım videosuna işaret edip hataya tahammülsüzlüğü protesto etmişler.

Tanımadığımız bir insanın sıradan sayılabilecek, kimseye zararı dokunmayan bir hatası nedeniyle teşhir edilmesinden rahatsız olmakta yadırganacak bir durum yok, aksine bir tür sosyal refleksin ürünü. Başka birisine zarar vermeyi ve verilmesine rıza göstermeyi kabul etmeyen yanımızın neredeyse otomatik olarak devreye girmesini bir refleks gibi düşünebiliriz; haksızlığa uğradığını düşündükleri için genç kızın imdadına koşanlarda hızla aktifleşen bir refleks.

Tam tersini düşünürsek, Abasıyanık’ın (bir kitap adı değil) Sait Faik’in soyadı olduğunu bilmeyen (ve dolayısıyla “kitaplarla ilgili konuşma yetkisini kaybeden”) genç kızı alay konusu edenlerin merhamet refleksi nerede? Biraz kurcalasanız, aynı kişilerin başka bir noktada acıma duygularının etkisinde kaldıklarını, saldırıya uğrayan ya da küçük görülen başka birisinin yardımına koşabildiklerini görürsünüz. Sadece Abasıyanık’ı kitap adı sanan bu çocuğa karşı bir nedenle bu duyguları oluşmamıştır. Merhamet refleksinin kişilerde varlığı ya da yokluğundan ziyade, belli koşullara bağlı olarak devreye girip girmediğinden söz etmek daha doğru olabilir.

Eski yazılarımdan birisinden alıntılarsam, “Merhameti karmaşık sosyal bir refleks olarak tanımlayabilirim. Eli kanlı katil bile karşısındakinde gözyaşı gördüğünde durup düşünebilir, acıma duygusu davranışımızı kısa süreliğine de olsa değiştirtecek güçtedir. Duyularımıza dönük uyaranlar, gördüğümüz ve işittiğimiz şeyler merhameti tetikliyorsa, duyu alanımızın ötesindeki acı verici olayların bu refleksimizi pek etkilemesi beklenmez.

En acıklı yüz ifadesini takınmış bir kişiye cami kapısında sadaka veren iyiliksever kişi, karşısına çıkmayan yüzünü görmediği gerçek ihtiyaç sahibini bilemez. Ancak merak ederse, ararsa bulabilir. Yalnızca gördüğüyle tetiklenen bir merhamet refleksi yoksulluğun veya ezilmişliğin mekanizmasına kafa yordurmayacak, kişi gördüğü için bir şey yapmakla yetinecek, daha fazlasını kurcalamayacaktır.

Görmediğimizi bilmediğimiz bir iletişim dünyasında sadece bize gösterilene bakar hale gelebiliriz. Merhamet refleksini tetiklemeye dönük resimlerin dolaşımda olduğu her durumda, ‘gösterilmeyen ya da göremediğim başka ne var’ diye düşünme alışkanlığını geliştirebildiysek, merhamet refleksimiz kendi denetimimizden çıkmaz.”