Savaş ve Barış Oyunları IV, Konu: Sınır, barış

Erdoğan MİTRANİ Sanat
21 Ekim 2015 Çarşamba

‘Kasap’  

İnsan vicdanı istatistiksel mi çalışır, anlık mı?
Bir canlıyı sinek mi daha iyi temsil eder, inek mi?
Diğer canlıları yemeğe karar veren insanoğlu, kendi türünü de yer mi?
Buna önce kendini mi inandırır, etrafındakileri mi?
Kasap vicdanları mı doyurur mideleri mi?
Akla mı yatkınlık, lezzete mi?  

Geçen yıl ikincikat, yazın tiyatrosunu kapatmayarak bir ilke imza atmış, Sami Berat Marçalı’nın tasarlayarak ‘Yarının Oyunları’ olarak adlandırdığı özgün, ilginç ve epey de iddialı proje ilk yılın getirdiği kimi aksaklıklara rağmen çok başarılı olmuştu.

Başarı, sadece yazın en sıcak aylarında izleyicinin karşısına ilk kez çıkan dört yeni oyunu izlemek için mekânı tamamen doldurmasında değil, projenin adına uygun olarak Türk tiyatrosuna üst düzey yepyeni metinler de kazandırmasındaydı.

Marçalı’nın projesinin ne yazacağını, ne yöneteceğini ve de ne oynayacağını bilmeyen dört yazar, dört yönetmen ve on üç oyuncunun katılımıyla gerçekleşecek olan ikinci yılında konu başlıkları bin kişinin katılmış olduğu ankette ‘irade, din, porno ve sınır’ olarak öne çıktı.

‘Savaş ve Barış Oyunları’nın yazarları, yönetmenleri oyuncuları ve her ana başlığın savaşa mı barışa mı odaklanacağı seyircilerin çektiği kuralarla belirlendi.

Bu arada, bazı arkadaşların seçilen temalarla çıkan metinlerin birebir örtüşmedikleri eleştirisine katılmadığımı söylemek isterim. Bence, konu başlıklarının tek amacı yazarın esin kaynağı için bir çıkış noktası oluşturmaktır. Bundan sonrası yazarın yaratıcılığına kalmıştır ve konu başlıklarına sımsıkı bağlanma çabası sadece yaratıcı gücün kısıtlanmasına yol açar.

İkinci yılın en sevindirici sonucu tiyatromuza dört sağlam ve kalıcı metin daha kazandırılmış olması. Bunların sonuncusu Halil Babür’ün yazdığı ‘Kasap’.

Güray Dinçol’un yönettiği, dekor-ışık tasarımını Eyüp Emre Uçaray ile Güray Dinçol’un,kostüm tasarımını Meltem Tolan’ın üstlendiği Kasap, halen ikincikat’ta sahneleniyor. Afiş illüstrasyonu, diğerlerinde olduğu gibi Murat Mahmut Yazıcıoğlu’na ait.

Halil Babür’ün oyunu distopik bir yakın gelecekte, dünyamızın herhangi bir yerinde geçiyor. Karakterlerin isimlerindeki yabancılaştırma, hiç bir modaya ve ortama uymayan, ama iğreti de durmayan giyinişleri, olaylara belirlenmemiş, hem çok yabancı, hem de çok bildik bir açıdan bakmamızı sağlıyor.

Babür, bu kara, kapkaranlık, sürreel ve absürt komediyi çok da başarılı bir politik taşlama olarak kaleme alırken, son zamanlarda yaşadıklarımızın oyunu beklenmedik gerçekçilikte bir trajediye dönüştüreceğini düşünmüş müdür acaba? Maalesef Kasap bugünlerde, belki yazarının da amacını aşarak, içine düşürüldüğümüz karanlıkların çarpıtılmış bir aynasına dönüşmüş durumda.

Gökyüzü tavanının çökmesi sonucunda ülkedeki insanlarının dörtte biri ölmüş, bütün hayvanlar çekip gitmiştir. Ne bakanı olduğunu bilmediğimiz, ancak televizyon programındaki sırtlan gibi sırıtışı hiç de yabancı gelmeyen bir politikacı, insanların üç yıldır bir lokma et yemeden sağlıksız beslenmelerine kendince bir ‘çare’ bulmuştur. Bulduğu ‘çözümü’ referanduma götürmeye hazırlanan bakan, temin edeceği etleri hazırlayacak bir kasap ekibi de kurmaktadır. Bakanın bu ‘çılgın projesi’ işbirlikçiler tarafından desteklenirken, gökyüzü tavanını kendilerinden başka hiç kimseye yaşam hakkı tanımayan muktedirlerin, aç gözlülük, büyüme, ilerleme ve her şeye sahip olma hırsının çökerttiğini iddia eden Total Özgürlükçüler ona karşı çıkmaktadır. Oyun, kazananların kaybeden, kaybedenlerin kazanan olduğu çarpıcı bir finalle sona erecektir.

Kasap’ın yönetmeni Güray Dinçol’un asıl başarısı, sahnede yarattığı distopyayı inandırıcı kılabilmiş olmasında. Ne ‘grand guignol’ tarzı bir kanlı gerilim anlatısına, ne de absürdün altını iyice çizen çılgın bir aşırılığa kaçmadan, son derece yalın ve gerçekçi bir yorumu tercih etmiş ki, bu da metnin alt yapısındaki buz gibi acımasızlığı daha da etkileyici olarak ortaya çıkarmış. Bu bakış açısı, oyunun tokat gibi finalini daha da etkileyici kılmış.

Oyuncu kadrosu dört dörtlük.  Mert Denizmen, ahlaksız bir mizah duygusuyla yorumladığı kokuşmuş politikacıya gerçekten yakışmış. Oğuzhan Ayaz,  avantası olduğunda her şeyi sorgusuz sualsiz kabullenebilecek işbirlikçi ‘her devrin adamı’ olarak çok iyi. Medyanın ‘gurme’ temsilcisinde manen ve maddeten kendisiyle taban tabana zıt bir karakteri canlandıran Melis Öz de öyle. Çığırından çıkmış bir dünyada vicdanın ve sağduyunun sesi Karin’i yorumlayan Evrim Doğan’ı seyretmek her zaman benzersiz bir deneyim. Bir de oyunun en zor rollerinden birini, konuşmasız ‘ilk’i canlandıran Adnan Devran var. Tamamen beden diline dayanan performansı çok etkileyici. Sonuç: Kaçırılmaması gereken bir oyun! ‘Kar Küresinde bir Tavşan’ için söylemiş olduğumu ‘Kasap’ için de tekrarlamam gerekiyor. Bu öyle 16-17 gösteriyle geçiştirilecek bir iş değil. ikincikat’ta ek seans mı yaratılır, Asya yakasına ya da İstanbul dışına turneye mi çıkılır, bilemem. Tek bildiğim “bu oyun devam etmeli!”

 

Shakespeare her daim çağdaş           

The Tiger Lillies Perform Hamlet

Prömiyerini 2012’de Danimarka’da yapan, çingene müziğini, operayı ve savaş öncesi Berlin kabare müziğini alışılmadık tarzda birleştirmeleriyle tanınan The Tiger Lillies ile Danimarkalı tiyatro topluluğu Theatre Republique’in ortak yapımı ‘The Tiger Lillies Perform Hamlet’, bütün dünyada turneye çıktıktan sonra, İKSV sayesinde İstanbul seyircisinin de karşısına çıktı.

2009’da Kopenhag’da kurulan Theatre Republique, klasik tiyatro metinlerinin çağdaş uyarlamalarını, teknolojiden güç alan sahne, kostüm, ses ve ışık tasarımları eşliğinde sahnelemesiyle adını duyurmuş bir topluluk. Yönettiği oyunlarda yarattığı güçlü görsel ve müzikal öğelerle dikkat çeken Martin Tulinius, kuruluşundan bu yana tiyatronun sanat yönetmeni.

1989’da Martyn Jacques tarafından kurulan, türlere meydan okumasıyla isim yapmış İngiliz Kabare-Punk topluluğu The Tiger Lillies, teatral müzikleri ve kışkırtıcı sahne şovlarıyla kısa sürede alternatif bir kabarenin yaratıcıları olarak adını duyurmuş. Topluluk akordeonu, piyanosu ve müthiş etkileyici sesiyle Martyn Jacques, kontrbasla harikalar yaratan Adrian ve davulda Jonas Colland’dan oluşmakta. Sirk sanatçılarından avangart fotoğrafçılara, deneysel dansçılardan kukla tiyatrolarına ve klasik müzik topluluklarına, çok farklı disiplinlerden isimlerle sahne şovları yapan üçlü, çarpık bir mizah anlayışı ve keskin ironi dolu muazzam güzellikte karanlık ve alışılmadık bir dünya yaratmış.

Ödüllü yönetmen Martin Tulinius, geleneksel yorumlardan çağdaş sahnelemelere, çok geniş bir yelpazede çok sayıda topluluğun yorumlamış olduğu Hamlet’in öyküsünü, The Tiger Lillies’in olağanüstü müzikal gücüyle birleştirerek bir tür ‘grotesk opera’ olarak sahneye koyuyor.

Oyun bana, sevgili Gülriz Sururi’nin yıllar önce yayınlanan olağanüstü yemek kitabı ‘Gülriz’in Mutfağından’ı çağrıştırdı. Kitabın alt başlığı ‘Yemek Pişirmesini Bilenler İçin Yemek Kitabı’ idi ve yemek yapmasını bilenlere Gülriz’in benzersiz lezzetlerinin, rafine tatlarının kapısını ardına kadar açıyordu.

The Tiger Lillies Perform Hamlet de, özellikle Hamlet’i bilenler için bir Hamlet. Shakespeare’in metninden yola çıkarak izleyiciyi, oyun için özel olarak 21 şarkı besteleyip sözlerini de yazmış olan Martyn Jacques’ın rehberliğinde çok etkileyici bir şiirsel yolculuğa çıkarıyor. Hem de Hamlet’in özüne olabildiğince sadık kalarak.

Çürümekte olan Danimarka Sarayını Martin Tulinius’un tasarladığı, ya kendi üzerine ya da geriye yıkılabilen bir kale duvarı simgeliyor. Bu dekorda sadece beş oyuncu, müzik, video ve kimi sirk efektleriyle Hamlet’in dünyasının derinliklerine dalıyor.

Olağanüstü görsellikte çok sayıda etkileyici ve özgün buluş var. Hayalet, beş oyuncunun üzerine yansıyan dev bir kafa olarak konuşmaya başlıyor; kafa konuştukça küçülüyor, sahnede yalnız kalmış olan Hamlet’in yüzüne yansıyor ve giderek Hamlet’e dönüşüyor; iki genç aşık, Hamlet ve Ophelia havada süzülerek dans ediyorlar; kaderini kontrol etmekten aciz kraliyet ailesi kuklalar gibi ipe asılıyor; Polonius’un öldürülmesinin ardından sahne yavaş çekime geçiyor; gümüş rengi bir dolunayın üzerine yansıyan ve giderek şiddetini arttıran nehir Ophelia’yı yutuyor ve çok etkileyici cenaze sahnesinden, karakterlerin kan rengi bir dekorda birbirine dokunmadan yorumladıkları finale geçiliyor.  

Tulinius’un oyuncu yönetimi de başarılı. Başta tabii ki bütün oyun boyunca sahnede kalan ve olayı neredeyse tek kişilik bir çağcıl opera gösterisine çeviren Martyn Jacques var. Klasik ama arada bir hınzırlaşan yorumuyla Hamlet / Caspar Phillipson da çok başarılı. Danimarka prensini sarışın ve yakışıklı bir genç Danimarkalı’nın canlandırması benim için bir ilk. Ophelia / Nanna Finding Coppel, Claudius / Zlatko Buric ve Laertes/Polonius Morten Christensen de çok iyiler. Gertrud’u canlandıran Charlotte Engelkes’inki hem oyuncu, hem müzisyen hem de şarkıcı olarak özel bir performans. Theatre Republique’in beş oyuncusunun kusursuz İngilizceleri de ayrıca övgüye değer.

Çok farklı, ilginç ve de özel bir gösteri. Olur da turneleri kapsamında gene gelirlerse ya da yurt dışında karşınıza çıkarlarsa mutlaka izleyin. Hepinize iyi seyirler.