Batya Natan

“Türkiye’nin aklı başka, kalbi başka şey söylüyor”

Türkiye iç ve dış gündemin bir hayli yoğun olduğu günlerden geçiyor. Adayların açıklanmasının ardından gözler 10 Ağustos’taki cumhurbaşkanlığı seçimlerine kilitlenmiş durumda. Öte yandan Rusya-Ukrayna krizi, Suriye ve Irak’taki İslam Devleti şiddeti hız kesmeden devam ederken, üzerine İsrail-Hamas arasında karşılıklı tırmanan siyasi gerilimin en sonunda patlak vermesiyle Gazze’deki savaş eklendi. Tüm bu gelişmeleri yorumlamak amacıyla Hürriyet Daily News Genel Yayın Yönetmeni ve Radikal yazarı Murat Yetkin ile bir araya geldik

30 Mart seçimleri yerel seçimlerin ötesinde bir anlam taşıyordu. 17 Aralık sonrası süreçte iktidarın meşruiyetini pekiştirmesi açısından önemli bir eşikti aynı zamanda. Ve aşıldı. 10 Ağustos’ta sandığa gidecekler yalnızca cumhurbaşkanını mı seçecek?

Görüşte öyle değil. Üç adayın da mevcut rejime bakışları farklı. Erdoğan mevcut parlamenter rejimi değiştirmek istiyor. Yürütmenin güçleneceği başkanlık ya da yarı-başkanlık istiyor ki şu anki rejimin tam bir parlamenter rejim olduğunu söylemek de zor. Çünkü 1982 Anayasası’yla yarı parlamenter bir rejim kuruldu, yargı-yasama-yürütme sınırları belirsizleşti. Yüzde 10 barajıyla temsil niteliği zayıfladı. Senato’nun kalkmasıyla, Parlamento’nun elindeki birtakım denetleme yetkileri gitti. Yargı bağımsızlığı konusunda da ciddi sorunlar var. Dolayısıyla ancak yarı parlamenter sistemden bahsedebiliriz. Kaldı ki Anayasa’nın 8. maddesinin yürütme yetkisini hem cumhurbaşkanı hem bakanlar kuruluna vermesiyle parlamenter rejim yaralanmış oluyor.

Gene de Erdoğan diyor ki, yargı-yasama-yürütme arasındaki farklılıklar hep yürütme aleyhine işliyor. Bu denge yürütme lehine değişmeli ve yürütme de tek kişi elinde toplanmalı. O kişi de başkan ya da yarı başkan olmalı. Bu anayasa değişikliği ile olmuyorsa bile fiilen AK Parti iktidarı oldukça ben de cumhurbaşkanı olduğum sürece bunu böylece işletebilirim.

 

Bu açıdan cumhurbaşkanlığı seçimi rejim üzerine bir referandum olma özelliği de taşıyor.

Evet. Ekmeleddin İhsanoğlu diyor ki bu rejimi böyle koruyacağım ama ıslah edeceğim; bunu tam parlamenter rejim haline dönüştürelim. Yargı-yasama-yürütme arasındaki farklar yeniden belirginleşsin. Dengeleme, denetleme mekanizmaları yeniden güçlensin. Cumhurbaşkanı daha sembolik bir hale gelsin. Ve hükümetin işlerine karışmasın.

Selahattin Demirtaş da bir rejim değişikliği öngörüyor; hem cumhurbaşkanlığı yetkilerini azaltsın hem de hükümet yetkilerini azaltsın ve yerel yönetimlere yetki devri olsun. Daha federatif, belki de eyalet sistemi türü çözümler öneriyor. Her üç aday da rejime ilişkin farklılıklar taşıyor söylemlerinde. Dolayısıyla sadece cumhurbaşkanı seçmiş olmayacağız. Bu işin siyasi yanı...

İşin bir de sosyal boyutu var. Erdoğan’ın on iki yıldır izlediği çizgi cumhurbaşkanı seçildiği takdirde de herhalde değişmeyecektir. Bu süre içinde giderek dini referansların devlet işlerinde -ekonomi politikalarında dahi- daha fazla kullanıldığına tanık olduk. Burada illa devlet işlerinin dini referanslara göre belirlenmesinden değil ama dini referansların günlük siyasi hayata daha fazla girmesinden bahsediyorum. O kadar ki iki muhalefet partisinin çıkardığı aday da dini referansları Erdoğan’dan daha da iyi bilen ama bir taraftan da laik bir hayat süren İhsanoğlu. Demirtaş’ın herhangi bir dini referansı yok, laik; onun da etnik bir referansları var.

 

Türkiye başkanlık sistemiyle yönetim için uygun mu?

Bana kalırsa uygun değil. Başkanlık sistemini uygun bulmayan AK Parti’nin ağır topları arasında da isimler var. Abdullah Gül başkanlık sisteminin Türkiye’ye uygun olmadığını defalarca dile getirdi. Meclis Başkanı Cemil Çiçek birçok kereler söyledi.

Peki, başkanlık sistemini birtakım kurumsal düzenlemelerle Türkiye’ye adapte etmek mümkün müdür?

Erdoğan onu da istemediğini açıkça söylüyor; denge ve denetleme mekanizmalarının yürütmeyi engellemeyi amaçladığı yolunda bir görüşe sahip.

 

Barış sürecinin geleceği seçim sonuçlarına bağlıyken Kürt seçmenin alacağı tavrın da seçimin sonuçlarını belirleme gücü var. Katılıyor musunuz?

Kürt oylarının bu seçimde belirleyici olacağına inanıyorum. Ama sadece Kürt oylarının belirleyici olacağına inanmıyorum.

Bir kere Kürt oyları derken ayırmak lazım. Ülkedeki Kürt seçmenin tamamı en son seçimde adı HDP olan partiye -daha önce BDP idi- gitmiyor ki. Muhafazakar, dindar Kürt seçmeni öteden beri Erdoğan’a oy veriyor. Daha önce de Özal’a, Demirel’e oy veriyorlardı. Bu bakımdan bir kayma yok. Biz sadece Kürt seçmen derken doğru bir değerlendirme yapmamış oluyoruz.

Bir diğer faktör de sağdaki partilerin alacağı tutum. Bana kalırsa Saadet Partisi’nin Büyük Birlik Partisi’nin alacağı konum da en az o kadar önemli. Her birinde hiç yüzde 2-2,5 altına düşmemiş oranlardan söz ediyoruz. Oysa bu seçimde tek oy bile önemli.

Keza yurtdışından gelecek oylar da ilk kez bu seçimde büyük önem kazanacak.

 

Almanya’da Başbakan Erdoğan’ın halka seslendiği mitingi de bu yönden değerlendirmek gerek öyle değil mi?

Almanya, Fransa, Belçika, Avusturya...Yurt dışındaki Türk vatandaşları buradaki kutuplaşmaları daha da büyütülmüş şekilde orada yaşıyorlar. Örneğin, Almanya’da da Alevi seçmen topluluğu var; Kürt var, Milli Görüş var, Cemaatçiler var... Dolayısıyla seçim sonuçlarını sadece Kürt seçmenin tercih parametresine bağlamak doğru olmayacaktır.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden çıkacak sonuca göre AK Parti yeni bir parti doğuracak mı?

Bu bence Abdullah Gül’ün ne yapacağına bağlı ve kendisini ikna edecek tek kişi Başbakan Erdoğan’dır. Abdullah Gül’e “Tamam, ben senin işlerine en azından kamuoyu önünde müdahale etmeyeceğim,” şeklinde bir itibarlı çıkış yolu teklifi gelirse, yeni bir parti oluşumuna ihtimal vermem. Bir parti çıkarsa da uzun vadeli olacağını beklemem.

Tam tersi eğer Gül kurucusu olduğu partiye küstürülürse, yönetim kapıları kendisine kapanırsa, partiye geri dönmez. Gül yaşı, donanımı ve enerjisi bakımından kendisini siyaseten emekli edip hayır işleriyle, sivil toplumla ilgilenecek bir siyasi profil değil. Böylesi bir durumda kurulacak partideki dini referans vurgusunun AK Parti’deki kadar fazla olmayacağını da tahmin ediyorum. Bir tür “İkinci Özal partisi” olarak değerlendirmeyi tercih ederim. İçinde laik unsurlar, demokrat unsurlar da olacaktır.

 

Bugün Türk dış politikasına baktığımızda daha pragmatik ve realist bir çizgiye, diğer bir deyişle ‘fabrika ayarlarına’ geri dönüldüğünü söylemek mümkün mü?

Söyleyemeyiz, çünkü bu yönde bir siyaset, bir uygulama yok. Bu çizgiden memnun olan da var olmayan da var. Türkiye yönetiminin aklı başka şey söylüyor, kalbi başka şey söylüyor... 

Erdoğan açısından baktığınızda akılcı olan fabrika ayarlarına geri dönülmese de komşuların bu kadar içinde olmadan, daha mesafeli komşuluk ilişkileriyle bu işi götürebilecek bir çizgiye yerleşmektir. Batı’yla, ABD ve Avrupa’yla daha iyi geçinmektir. Bakın Mısır’da, İsrail’de, Suriye’de Türkiye’nin büyükelçileri yok. Hiç konuşulmuyor ancak Kıbrıs Cumhuriyeti ve Ermenistan’da da yok. Biz komşularla sıfır problem gibi güzel tanımlamalar üzerinden konuşuyoruz ama Türkiye’nin on bir komşusu var, beşinde büyükelçisi yok. Irak’taki büyükelçimiz de şu aralar enerji işleri dışında ne yapıyor bilmiyoruz. Bunu ‘Büyükelçi boş oturuyor’ anlamında söylemiyorum. Başta Irak’ın içinde bulunduğu felaket durum ve hükümetin merkezi Irak hükümetiyle arasının iyi olmayışı gibi sorunlar var. Bütün bunlar dış politikanın ciddi şekilde elden geçmesi gerektiğini gösteriyor.

 

ABD tarafından Türkiye’ye büyükelçi olarak atanması düşünülen John R. Bass’ın uzmanlık alanının daha çok Rusya-NATO ilişkileri ve Kıbrıs olduğu söyleniyor. Bass göreve geldiği takdirde, bunu ABD-TR ilişkileri açısından önceliğin Ortadoğu’dan ziyade Kıbrıs konusunun çözümü ve Avrupa’nın enerji krizinin rahatlatılması olacağı şeklinde değerlendirmek mümkün mü?

John Bass’ın uzmanlık alanı bu bölge olmadığı gibi bu bölgede fazlasıyla bir tecrübeye sahip de değil. Kısa süre Irak ve daha çok Gürcistan üzerinde çalışmış. Yalnız kendisinin uzmanlık alanı ‘kriz yönetimi’. Uzun yıllar boyunca Amerikan Dışişleri’nde kriz yönetiminde çalışmış. Bunlardan biri Dışişleri’nin diğer bakanlıklarla olan koordinatörlüğü. Katrina kasırgasında Amerikan tarihinin en büyük tahliye eylem planını yürütmüş.

 

Önemli bir noktaya işaret etmiş oldunuz. Oldukça düşündürücü...

Kriz yönetimi teknokratını bize gönderiyorlar. Belki de burada bir anlam vardır. Cumhuriyetçi Senatör John McCain ile John Bass arasında geçen onay sorgusunda McCain, adaylığını veto etme tehdidi ile büyükelçi adayına Türkiye’deki yönetimin otoriterleşme eğilimini itiraf ettirdi. Büyükelçi Bass adaylığı Senato tarafından onaylanırsa -ki zor görünüyor- güven mektubunu vermeye geldiğinde kiminle görüşecek? Burada dikkate alınması gereken bir başka husus, McCain’in büyükelçi adayıyla arasında geçen diyalog ile aslında Başbakan Erdoğan’a ABD’den bakıldığında Türkiye’deki yönetimin nasıl göründüğüne dair bir mesaj veriyor olması.

 

 

 

Yoğun programınızın arasında bize vakit ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için Şalom okurları adına size çok teşekkür ederim.

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
2515