Gecenin içindeki fener: Çocukluğum

Köşe Yazısı
16 Temmuz 2014 Çarşamba

David OJALVO


Biyografi okumayı severim. Özellikle de çocukluk anılarını, öykülerini… Kimi insan çocukluk günlerine özlem duyar… Son dönemde çocukluk üzerine düşünüyorum. Dünün dokunaklı bir büyüsü var orada. Bir kez bu çağ geride kaldı mı, gerisi büyümekten ibarettir. Hep büyümek, bedenen yaşlanmak, zihnen olgunlaşmak…

Üniversite döneminde Maksim Gorki’nin biyografik üçlemesini okumuştum. İlk kitabı ‘Çocukluğum’ idi. Detayların nicesi silinmiş; ama anlatının tadı hâlâ damağıma… Rusya, soğuk, fakirlik, güçlü baba figürü… Ferenc Molnar’ın ‘Pal Sokağının Çocukları’ yine yürek ısıtan okumalardandı… Asım Kocabıyık’la, Emre Kongar’la yapılan nehir söyleşilerinde, Şakir Eczacıbaşı’nın, Mina Urgan’ın anılarında çocukluğun izini sürdüm yine. Carl Gustav Jung, ‘Anlar, Anılar Düşünceler’ de çocukluğunu sorgulamalarla ele alıyordu, Stefan Zweig Dünün Dünyası’nda 20. yüzyıl sonu, 21. yüzyılı başı özel bir dönemin perdelerini aralıyordu.  Son olarak Orhan Kemal’in ‘Baba Evi / Avare Yıllar’ adlı biyografik öykü kitabını okudum. Adana’dan Beyrut’a uzanan, acı-tatlı olaylarla, küçük sevinçleri, büyük yoksunluklarıyla akıcı bir kitaptı.

Çocukluk, günümüzde başlı başına bir değer. Adımlar küçük, yollar geniş, çok geniştir. Keşifler nicedir. Gelgelelim bugün çocukluk hiç olmadığı kadar şansla ilişkilendirilir hale geldi. 80’ler veya 90’larda çocuk olmak, diye başlayan temalar bunun işareti kanımca. Dijital bir kuşatma altında bugünün çocukları…

Tanıştığım nice kişiyle sohbetimde gözlemem şu oldu. Büyük şehirler dışında, küçük yerlerde yetişmiş bireyler biraz daha mutlu gibi. Doğaya yakın, metropollerin kargaşasından uzaklarda kalmak, çocukluğa sevinç katıyor. Sonuçta şehrin imkânları, doğanın renkleriyle rekabet edemez…

***

Neden çocukluğu düşünüyorum bu ara?

Yanıtlarımdan biri masumiyet, olabilir. Çocuklukta yaramazlıkların çoğu naiftir, saftır. Kırılma noktasını farklılaşma, ötekileşme oluşturur. Bir çocuğun ötekinden hangi açıdan ayrıldığını, üstünlüğünü veya zayıfladığını vurguladıkça kırılma derinleşir. Yaramazlıklar bilinç kazanmaya başlar; önyargılar, yargılar oluşur. Tabii ki erişkinliğe uzanan süreç ve davranışların oluşum mekanizması karmaşık ve saygı duyduğum uzmanlık alanlarından. Masumiyeti geleceğe taşıma algılayışımız daha çok üzerinde durduğum ve bu çerçevede çocukluğa dek uzanan içsel bağlantılarımızın nasıl korunduğu, yıprandığı veya değiştiği…

Yanıtlarımdan ikincisi ise, samimiyet… Farklılıkların, zayıflıkların, zaafların, gelişimin ve kazanılan yetkinliğin örgüsünde samimi kalabilmek… Çocukken arkadaş olmak, dost kazanmak daha kolay da, on yılları devirdikçe benzer bağlar kurulamıyor. Kimi zaman mevcut bağlar zayıflıyor, parçalanıyor. Zarar görme korkusu, savunma güdüsüyle biçimlendirilmiş davranış kalıplarıyla karşı karşıya kalıyoruz; hatta onları biz de kullanıyoruz. Böylesi anlarda sadeliğe duyduğum özlem tarifsiz.

Çocukluğum tüm samimiyeti, masumiyetiyle bana el sallıyor. Ben de ona. Şu meşhur ‘büyüme/olgunlaşma’ sürecinin içine istenmeyen otlar gibi filizlenen ‘yabancılaşma’ kavramıyla mücadele ediyorum. Yaşananlar, kırgınlıklar, kaygılar, sezdiğim toplumsal bunalım güneşin sarısını da, uykuların huzurunu da kemiriyor. “Öldürmeyen, güçlendirir” diye bir felsefe yok. Baş edersiniz ve ruhunuzda tortular, pas birikir sadece. Yapar, bozar, önceliklerinizi yeniden sıralarsınız… Çocukluk ve değerleri, uzaklarda, çok uzaklarda kalır böylelikle. İçine doğduğunuz hayat, anlaşılabileceği üzere, cömertliklerle sarılıp sarmalamıyor. Biyografiler ve çocukluk öykülerinin saklı gücüne burada ihtiyaç duyuyorum. Ne yaşanmışsa yaşanmış, iyi-kötü, acı-tatlı… Yıllar geçtikçe anılar birikmiş, anlatılar şekillenmiş. Yollar daralsa da varılacak hedefler seçilmiş, başarılar gösterilmiş. O halde ben de iyimser kalma gayretimi sürdüreceğim…