Bahar Feyzan: "Bir şeylere sesini çıkarmamak da sorumluluktur"

Ekranlardan tanıdığımız başarılı haber spikeri Bahar Feyzan on üç yıllık kariyerinin ardından tam da kendini tekrar ettiğini düşündüğü bir dönemde karşısına çıkan Struma faciasını ‘Aşk Yolcusu’ adlı romanıyla herkese duyurmaya karar verir.

Rayka NAYIR GÜVEN Yaşam
19 Şubat 2014 Çarşamba

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

İstanbul’da doğup büyüdüm. Ailem İstanbullu ama Selanik’ten, Bulgaristan’dan da gelenler var. Türkiye’deki birçok aile gibi karma bir aileyiz. Yaklaşık on üç yıl televizyon haberciliği yaptım. Kendimi tekrar ettiğimi hissetmeye başladığım bir dönemde televizyonu bırakmaya karar verdim. Öncesinde senaristliğe de başlamıştım; kendi blogumda yazılar yazıyordum. Derken ‘Struma faciası’ karşıma çıktı ve böylece romancılığa adım atmış oldum.

Feyzan ve Güven

Habercilikten roman yazarlığına geçişiniz nasıl oldu?

Habercilik insana hikâyeyi görebilme, kokusunu alabilme yeteneği kazandırıyor. Sonuçta haberde de insani dramla ilgileniyorsunuz. Haber sadece siyasi değil, o siyasetin insan üzerindeki etkileri üzerine kurulu bir şey. Romancılıkta bunu haberdeki gibi dümdüz anlatmak yerine bir masalla süslemek gerekiyor. Tabi ki çok zorlandığım anlar oldu ama çocukluğumdan beri edebiyatla ilgili olduğum için bu noktaya gelmeyi başardım.

Sizi en çok zorlayan ne oldu?

Heves edip bir çırpıda yayınlamak istemediğim için kendimi durdurmak beni çok zorladı. Haberciliğin ‘buldum hemen yayınlamalıyım’ gibi bir heyecanı vardır. Romancılık ise öyle değil. ‘Buldum, bunu nasıl daha iyi pişirebilirim, olgunlaştırabilirim’ tarafı yani sabırlı olmak beni biraz zorladı.

Zorlandığım diğer bir konu da bu romanın geçtiği dönemin çok sert olması dolayısıyla bulduğum bazı şeyleri koyamamak oldu.

İlk romanınızı Struma gibi oldukça iddialı tarihsel bir vaka üzerine yazdınız.

Struma faciasından dünyada pek çok insanın haberi yok. Bu olayın romanla beraber herkes tarafından duyulmasını istiyorum.

 

“II.DÜNYA SAVAŞI HİÇ TAMİR EDİLMEMİŞ BİR DÖNEM”

Bu olayda sizi en çok ne etkiledi?

Öncelikle II. Dünya Savaşı her zaman ilgilendiğim bir konuydu. Bana göre hiç tamir edilmemiş bir dönem. İkincisi, Struma üstü örtülü bir konu olarak kalmış. Hiçbir zaman açıklanmamış. Türkiye hakkı olmadığı halde gemiyi durdurmuş, günlerce Boğaz’da soğukta bekletmiş ve bununla da ilgili bir şey söylenmemiş. 800’e yakın kişi bir anda hayatını kaybediyor ancak bununla ilgili yeterli bilgi yok. Ne yeterince işlenmiş ne de üzerinde konuşulmuş. O yüzden dikkatimi çekti. Araştırmalarımı yaparken Zülfü Livaneli ve Halit Kakınç’ın kitaplarını da okudum. Benim yapmak istediğim farklı bir Struma romanı yazarak geminin içinde olanları aktarmaktı. İzak ve Viktorya’nın gemiye niye geldiklerini, orada neler yaşadıklarını işlemek istedim.

Romanı ne kadar sürede yazdınız?

Toplam üç yıl sürdü. Bir yıl sadece okudum. Hem Berlin’de hem Romanya’da araştırmalar yaptım. Daha sonra romanın çatısını kurmaya başladım. İlk araştırmaya başladığımda bu konuda yayınlanmış hiçbir roman yoktu. Üç ayda da yazabilirdim ama alelacele bir şey yapmak istemedim. Onun yerine üç sene boyunca gerek Türkiye gerek yurtdışındaki dönemi ve olayların neden bu şekilde geliştiğini araştırdım.

Kitabı yazarken hangi kaynaklardan faydalandınız?

Bu gemiden David Stoliar adından tek bir kişi kurtuldu. Stoliar daha sonra Türkiye’ye gelerek kendisini kurtaran balıkçıyla görüştü ve bu araştırmalarını bir kitapta yayınladı. Stoliar’ın kitabı benim baş kaynağım oldu. Ayrıca Berlin Kütüphanesi’nde bulduğum yazılı ve görsel kaynaklar, özellikle Joseph Goebbels’in kendi günlüklerinden çıkarılan belgeseller çok aydınlatıcı oldu. Hüsrev Gerede’nin Berlin Büyükelçisiyken yazdığı ‘Sığınakta Kaleme Alınan Belgesel, Harp İçinde Almanya’ adlı günlüğü de o dönemi ve yaşananları anlamama çok yardımcı oldu.

Yahudilerin Struma’ya binmeden önce ve gemide yaşadıkları olaylara tanıklık ettiniz.

Bir şeylere sesini çıkarmamak da sorumluluktur. David Stoliar’ın kitabı tüm dünyada basılmasına rağmen Türkçe ’ye çevrilmedi. Bunun dışında başka bir sürü kitap daha çevrilmedi. Bu konuyla yüzleşmek istemeyip görmemezlikten gelmeyi tercih etmişiz ve bu beni oldukça olumsuz etkiledi. İkincisi gemi battıktan sonra Türkiye’nin, “Biz elimizden geleni yaptık, yapacak başka bir şey yok,” demesi, dönemin Başbakanı Refik Saydam’ın, “Biz başkaları tarafından istenmeyen kişileri vatanımıza kabul edemeyiz. Biz seçimimizi yaptık,” tarzı açıklamaları beni derinden etkiledi. Ne bir başbakana ne de bir devlete yakışır konuşmalar bunlar. Vebal varsa günah da var ve Türkiye’nin bundan çok ciddi payı var. Yazarı olarak da bu sözümün arkasındayım.

Suçu işlemek kadar yapılan suça sessiz kalmak da suçun bir parçası aslında. O dönemde yaşananlar da bunun bir kanıtı. Yaşanan faciada Türkiye’nin duruşuyla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Türkiye’nin Struma’yı durdurmaya yetkisi de hakkı da yoktu. Hadi diyelim motoru bozuldu, bunu kendi tamir etmek istemese bile birilerine müsaade edilebilirdi. İngiltere’nin son anda çıkarttığı izinle en azından çocuklar kurtarılabilirdi. Araştırmalarda, çocukların gemiden alınabilmesi için Türkiye’den cevap beklendiği ama cevabın gelmediği belirtiliyor. Ayrıca gemi battıktan sonra Türk yetkilileri tarafından sert bir dil kullanılıyor ama bunu koyamadım romana. Ölenlerin yasının bile tutulmasına izin verilmemiş. Yukarıda da söylediğim gibi Refik Saydam’ın yaptığı basın açıklamaları var. Tabii ki tarihçi değilim ama araştırmalarım sırasında şunu öğrendim; Lozan Anlaşması'yla birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi’ne göre savaş zamanında Türkiye savaşan ülke konumunda değilse; Boğazlar’dan geçen gemiler hangi ülkeden olursa olsun ulaşım özgürlüğünden yaralanmaya devam edebilecekler. Burada sözleşmenin ihlali de söz konusu. Yani suçlu olmak illa öldürmek demek değil, ölüme terk etmek de suç bana göre.

 

KEMAL İLE İZAK’IN DOSTLUĞU

Hikâye,  çok iyi arkadaş olan ancak bir vesileyle araları açılan İzak ile Kemal’in ağzından anlatılıyor.

Bu iki karakterin arasında yaşananların aslında Müslüman-Yahudi düşmanlığı ile hiç alakası yok. İki arkadaş bir şekilde karşı karşıya geliyorlar hayatta. İzak İstanbul’a dönerken araları bozuk da olsa onu o yapan çocukluk arkadaşının İstanbul’da olduğunu biliyor. Romanın ilk sayfasında “Ben ona güvendim!” diyerek bunun sinyallerini veriyor. Dillendiremese de Kemal orada olduğu için gemiye bindiğini anlıyoruz bir şekilde. Kemal’in de unutmadığı bazı şeyler var. Çok sevmiş, içi acımış ve öfke dolu. Karşı karşıya gelseler de ne olursa olsun birbirlerine karşı zalim olamıyorlar. Şartlar zaten o kadar zalim ki onlar olamıyorlar.

Hikâyede yaşanan aşk da ve nefret de güven sayesinde ortaya çıkıyor ve hikâye boyunca bize eşlik ediyor. Sizce güven duygusu hayatımızın neresinde?

Güvenin insanın hayatında en büyük sınavı olduğuna inanıyorum. Çünkü güven ortada olan bir şey değildir. Bir insana ya güvenirsin ya güvenmezsin. “Ben sana az güveniyorum” diyemeyiz. Ama bazen en güvenmek istemediklerimize bile güvenmek durumunda kalabiliyoruz. Hayata güvenmen gerektiğini hissediyorsun. İnsanın hayatından nefes kadar önemli bir duygu. II. Dünya Savaşı sırasından biraz çaresizlikten biraz da umut ettikleri için karşılarına çıkan gemiye her şeye rağmen güvenip biniyorlar. İnsan güvenmeden yaşayamıyor.

Peki, bir kadın olarak iki erkeğin dilinden hikâyeyi anlatmak zor olmadı mı?

Sanırım öyle gelişti. Kemal’in hislerinin romanı daha da geliştirdiğini düşünüyorum. Aslında çok sert görünmesine rağmen çok hassas bir adam ve İzak da aksine hassas görünmesine rağmen oldukça güçlü bir kişilik. Bu sebeple de birbirlerini çok iyi tamamlıyorlar ve tam da bu sebepten birbirlerinden ayrılamıyorlar. Kemal bir anlamda Türkiye’yi anlatıyor romanda. Aslında Kemal de İzak da çok bizden biri, bu nedenle çok zor olmadı bunları yansıtmak.

Aldığınız tepkiler nasıl?

Kitabı okuyanlardan çok güzel tepkiler aldım. Henüz okumayanlar “Bu daha önce yazılmıştı” diyerek ön yargılı yaklaşıyorlar. Daha önce ekranda olduğum için de önyargılı bir bakış var. Bir insanı belli bir yerle ilişkilendirip sadece orada yaşatmak ne kadar doğru bilemiyorum. Sanki ekrandan edebiyata geçmek daha zormuş gibi ama zamanla kırılacağına inanıyorum. Gerçekten kendimi adamasam neden üç senemi buna harcayayım? Daha kolay bir şey yazardım.

İlerisi için yeni kitaplar yolda mı?

Yeni bir hikâye var, Türkiye’nin kıyı kesiminde geçecek. Yine bir dönem hikâyesi ama bugünle bağlantılı olacak. Bu sene araştırmalarımı tamamlarsam Eylül 2015’e yetişeceğini düşünüyorum.

Kitap, “Herkes hayatında bir kez bile olsa görünmez olmak ister” cümlesiyle başlıyor. Sizin böyle bir şansınız olsaydı hangi mekâna süzülmek ve kimleri dinlemek isterdiniz?

Her yere gitmek isterdim herhalde. Biraz meraklı bir insanım. Benim olmadığım yerlerdeki atmosferi merak ederim. Siz varken bir enerji olarak varlığınız oradadır; bir şekilde size göre şekillenir ortam. Siz yokken neler olup bittiğini görmek enteresan olabilir.

 

Struma faciası: Nazi Soykırımı’ndan kaçan yaklaşık 800 Yahudi, Romanya’dan Filistin’e gitmek üzere Struma gemisine biner. Üç gün sonra motoru bozulan gemi İstanbul açıklarında beklemeye başlar. Önce Almanya, sonra İngiltere yolcuların karaya çıkarılmaması konusunda Türkiye’ye baskı yapar. Siyasi pazarlıklar devam ederken 800 kişi bir taraftan açlık, sefalet ve hastalıklarla boğuşurken bir taraftan da umutla kurtarılacakları günü bekler. Ancak baskılara direnemeyen Türkiye, Struma’yı Karadeniz’e, uluslararası sulara çektirir. Ertesi sabah, Sovyetler Birliği’ne ait bir denizaltının attığı torpille havaya uçurulur. Struma 1942 yılında içindeki 800’e yakın yolcu ve mürettebatla birlikte Karadeniz’e gömülür.

NOT: Bahar Feyzan, 22 Şubat Cumartesi günü, D&R İstinye Park’ta, ‘Aşk Yolcusu’ kitabını imzalayacak. Etkinlik saat 16.00’da.