Fas’ta geleneksel ile modern iç içe… KASABLANKA MARAKEŞ ESSAOUIRA

Altın kumlu okyanus kıyılarından dar ara sokaklarına, görkemli camilerinden zeytin ve palmiye ağaçlarına, farklı bir kıta, farklı bir kültür: Fas

Seyahat
5 Şubat 2014 Çarşamba

Cako Taragano yazıyor...

Uzun zamandır değişik bir güzergâha uçmak istiyordum. Gitmediğim bir kıta, görmediğim bir ülke olmasını istiyordum. Yeni bir kıta, yeni bir bayrak, Berberiler ile Arapların iç içe yaşadıkları değişik bir kültür olduğu için Fas’ı seçtim. Zamanlama mevsim itibarı ile de uygun olunca bu yeni coğrafyayı keşfetmeye karar verdik.

Giden arkadaşlardan bilgiler aldık, acentelerin tur programlarını karıştırdık ve tabi ki internette araştırmalar yaptık. Dört gece-beş gün sürecek seyahatimizin bir gecesini Kazablanka’da, üç gecesini de Marakeş’te geçirmeye karar verdik.

İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Fas’a uçak yolculuğumuz beş saat sürdü. Fas havaalanında bizi şoförümüz Khalid bekliyordu. Yerel saat ile bir gibi ‘Beyaz Şehir’ anlamına gelen Kazablanka’nın şehir turuna başladı.

İlk olarak Fas Yahudi Müzesi’ne gittik. Müzede çok fazla obje, tablo vs. olmasa da Fas’ın değişik bölgelerinden toparlanmış birçok malzeme sergileniyordu. Temiz, bakımlı, ferah bir müzeydi. Müzenin Müslüman küratöründen ülkenin Yahudi tarihi ile ilgili bilgiler aldık.

Ardından Atlas Okyanusu kıyısındaki, Fas’ın Cote d’Azur’u sayılan, Corniche’e geldik. Burası sahil olarak Nice’i, Rio sahillerini andırsa da halkın uzun entarili kıyafetleri bize Fas’ta olduğumuzu hatırlattı. Şezlongları, güneş şemsiyeleri, un gibi kumu ile sahilden dalgalı Atlas Okyanusu’nu keyifle izledik. Birkaç kare fotoğraf çekip soğuk bir şeyler içtikten sonra Si Bu Abderrahman Adası’na geçtik. Faslılar için çok değerli bir din adamı olan bu kişi burada yaşamış ve ölmüş. Ada insanların akın akın gelip mum yakıp, adak adadıkları bir yer oldu.

 

Fas’ta Sukot kutlaması

Akşamüstü saatlerinde Afrika’nın en büyük modern alışveriş merkezi Morocco Mall’a gittik. Bizim AVM’lerden pek bir farkı yoktu. Değişik olarak nitelendirilebilecek tek şey, içerisinde çocuklar için, büyük denebilecek bir oyun ve eğlence parkı ile binanın ortasında tabanından tavanına kadar yükselen silindir bir akvaryum bulunmasıydı.

Sonrasında tarihi Habus Meydanı’ndan geçerek mimarisi ile şehrin gurur kaynağı olan, Atlas Okyanusu kıyısına inşa edilmiş, II. Hasan Camii’ni ziyaret ettik. 1980-1993 yılları arasında yapılan bu cami, Mekke’den sonra dünyanın en büyük camisiymiş. İçinde 25 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği, avlusunda 80 bin kişinin toplanabildiği, 20 bin metrekare alana kurulu yapı gerçekten muhteşem görünüyordu. 200 metrelik minaresinde yer alan lazer ışığı da 35 kilometre uzaklığa kadar namaz vaktini bildirebiliyormuş.

O akşam Sukot olduğundan ‘Mlah Juif’ diye bilinen Yahudi mahallesindeki Beth El Sinagogu’na yöneldik. Acentemizden bu tarihte sinagogu ziyaret edeceğimizi bildirmesini istemiştik. Kapıda, her yerde olduğu gibi, polis ve güvenlik bulunuyordu. Geleceğimizden haberdar olan ilgililer kapıya çıkıp bizi karşıladılar. Yabancılara her zaman ilgi çoktur. Ayaküstü soruların ardından Arvit’e geçtik. Tipik Sefarad gelenekleri burada da geçerliydi. Orta ve Kuzey Avrupa’daki Aşkenazlar Şabat veya bayramlaşmak için el sıkışırken Akdeniz’e doğru gidilince Sefaradlar “Hag Sameah” deyip öpüşürler. Burada da gelenek bozulmadı. Sinagogda karşılaşan herkes birbirleri ile sarılıp öpüşüp “Hag Sameah” deyip bayramlaştılar. Tablo gerçekten gurur verici, insanın içini ısıtan bir durumdu. Binlerce kilometre ötede bile ayrı kültürdeki dindaşınızla dua edip bayramlaşmak çok keyif verici bir şeydi. Harika seslerden, değişik ritüellerden ve tınıları kulağıma hiç de yabancı gelmeyen Arvit’ten sonra Suka’ya geçtik. İstanbul’da alışılagelmiş Sukot ritüellerinden farklı olanları izledik. Bizim için geleneksel Suka meyvesi olan üzümü aradık ancak yoktu. Hala ile amotsi yaptık. Kraker üstüne konmuş peynir ile omlet tipi bir yumurta servis edildi. Masaya, kuruyemiş, meyve ve hurmalar serpiştirilmişti. Hepimize küçük kadehlerde şarap verdiler. Değişik bir memlekette değişik bir bayram geçirmenin keyfini yaşadık.

Akşam saat dokuza doğru otelimize giriş yaptık. Resepsiyonda bir taraftan check-in işlemlerimiz yapılırken milli kıyafetli görevliler Fas’ın geleneksel nane çayını ikram ettiler.

Ertesi sabah kahvaltıda yöresel tatlar denedik. Kahvaltı sonrası Marakeş’e hareket saatimize kadar biraz boş vaktimiz olduğundan otelden çıkıp ara sokaklara daldık. Her gittiğimiz yerde çarşı-pazar gezmeyi severiz. Gezinirken karşımıza yerel pazar çıkınca hiç tereddütsüz daldık içeri. Etlerin açıkta askılarda satıldığı, balıkçılarda değişik okyanus balıklarının olduğu, birkaç değişik sebzenin bulunduğu pazar bir o kadar da pisti.

 

Zeytin ve palmiye ağaçları - el zanaatları

Kazablanka’dan çıkıp Marakeş’e varmamız molalarla birlikte yaklaşık dört saat sürdü. Yol boyunca zeytin ağaçları vardı. Türkiye’de özellikle Ege’de bulunan zeytin ağaçlarının sayısı 80 milyon iken Fas’ta bu sayı 320 milyon. Yollarda, bulvarlarda, bahçelerde, hatta kapalı alan otellerin içinde bile bulunan 20 ayrı çeşidi olan palmiyeler çok güzeldi. Bazılarının meyvesi olan hurma buranın yerel meyvesi.

Marakeş’e giriş yaptıktan sonra bizi bekleyen rehberimiz Mokhtar’ı alıp panoramik şehir turuna başladık. İlk olarak, adresini bulduğumuz sinagoga gittik. Burayı yaşatmak ve ayakta tutmak için her yıl Sukot Bayramı’nda İsrail’den gelen aşırı koyu dindarların ziyaret ettiği bir sinagogdu.

Buradan ünlü modacı Yves Saint Laurent’ın anıt mezarı kabul edilen, bir dönem evi olarak kullandığı, 20. yüzyıl başında ressam Majorel tarafından oluşturulan botanik bahçeyi gezdik. Kuş sesleri içinde insana huzur veren bahçeyi gezerken çingene pembesi, nil yeşili gibi renklere isim olmuş sıfatlar gibi burada karşılaştığımız maviye de Majorel Mavisi dendiğini öğrendik. YSL, koleksiyonlarını hazırlamadan önce buraya gelir bu dingin ortamda konsantre olup kıyafetlerinin çizimlerini hazırlarmış.

Sonra dar sokaklardan geçip uzun yıllar şehri yönetmiş Ba Ahmed’in Bahia Sarayı ile Fas tarihinde önemli yeri olan Endülüs tarzı ahşap ve mozaik süslemeleri gördük. İspanyol Moresk mimarisinin 800 yıllık örneği Koutoubia Minaresi’ni gördük. Gezimiz sırasında kumaşçılar, demirciler, deri tabakhaneleri, ahşap ustaları gibi ülkede mevcut el sanatlarının tüm örnekleri ile uğraşan insanlarla karşılaştık. Gezimiz, UNESCO Milli Miraslar Listesi’nde bulunan, Afrika’nın en hareketli meydanı Medina denilen eski şehirdeki Jma El Fna’da sonlandı. Milli kıyafetleri içinde sucular, yılan oynatıcılar, dövmeciler, müzisyenlerin gösterileri ile şenlenen bu meydana, adeta bir açık hava tiyatrosu diyebiliriz. Ancak etrafın pisliği rahatsız edici seviyedeydi.

Otelimiz Marakeş’in en işlek caddesi, kafe ve restoranlarla dolu, VI.Muhammet Bulvarı’ndaydı. Akşam yemeğimizi otele çok yakın bir yerdeki Opera Cafe’de yedik. Yemekte Fas’ın meşhur milli yemeği ‘kuskus’ ısmarladık. Kuskus çok ince irmikten yapılan pilav ya da bulgur gibi bir yemek. Faslılar içine et ya da tavuk koyarak yiyorlar. Üzerine patlıcan, kabak, havuç eklenerek Tajin dedikleri güveç içinde pişirilen bu yemek çok lezzetliydi.

Fas’taki üçüncü günümüzde Essaouira turu yaptık. Yaklaşık iki saat süren yolculuğumuzda yolda bir iki mola verip el işçiliği ile yapılan çanak, çömlek, lamba, ayna atölyelerini gezdik, El sanatları ile öğünen Faslı ustalar Alovera ipliğinden şalları, kumaşları, ucu sivri otantik terlikleri beğenimize sundular. Daha sonra yine yol üstünde Fas’ın meşhur deve tüyünden, keçilerin tiftik yününden yapılan el halılarının bulunduğu bir yer gezdik. Yolda giderken gördüğümüz en ilginç manzara ise özellikle ağaçlıklı yerlerde keçilerin ağaç dallarına kuş gibi tüneyip etrafı izliyor olmalarıydı. İlk başta cansız olduklarını düşünüp süs için koyulduklarını sandık. Şoförümüz bunların Berberi köylülerin besledikleri canlı keçiler olduklarını söyleyince inip fotoğraflarını çektik.

Daha sonra yine yol üstünde, bu aralar dünya çapında moda olan, gıdadan, kozmetiğe birçok alanda kullanılan, Fas’ın badem ağacı meyvesinden üretilen Argan yağının satıldığı bir kooperatife girdik.

Öğlen saatlerinde eski bir Portekiz limanı olan tarihi sahil kenti Essaouira’ya vardık. Yemek sonrası sahili yürüyerek gezip, eski şehre kale kapısından geçerek girdik. Restoran, kafe, hediyelik eşya satan dükkanların yanında birkaç otel kalenin içinde gözümüze çarptı. Etrafı seyrede seyrede gezinirken uygun bulduğumuz bir yerde oturup kahvelerimizi içtik. Şoförle randevulaştığımız saatte kale kapısından aracımıza binip Marakeş’e doğru dönüş yoluna geçtik.

Akşam asansörde elinde kitap ve kipa olan birini görünce sinagoga gidip gitmediğini sordum. Otelde Arvit yapacaklarını öğrenince, katılmak için izin istedim. Aileleri Fas’tan göç etmiş İsrailliler Fas’a tur düzenlemişler. Şansıma Şabat Arvitini minyan ile yapma fırsatım oldu. Dua sonrası yemek için otelimize çok yakın bir kafeyi seçtik. Hem bahçede açık havada yemek yiyecek hem de müzik dinleyecektik. Canlı müzik yapan bir piyanisti vardı. Biraz Fransızca biraz Arapça şarkılarla hoş vakit geçirdik.

Ertesi gün akşam yemeğimiz için rezervasyonunu İstanbul’dan yaptığımız, Berberi kültürünü teatral bir şov ile sunan Chez Ali adında bir restorana gittik. Adeta bir stadyum büyüklüğündeydi. Kapıda bizi ellerinde tüfekleri ile Berberi kıyafetleri giyen, at üstünde 20 adam karşıladı. Ardından kale gibi bir yerden içeri girdik. Avluda müzisyenler, milli ve yerel gelin kıyafetiyle dans eden insanlar bizi yemek yenecek yere doğru yönlendirdiler. Burada da 6-8-10 kişilik gruplar müzikli ve danslı şovlar yaptı. Yemekler Berberi gelenekleri tarzında; etli çorba, salata, tandırda pişirilmiş kuzu incik, kuskus ve meyve. Biz vejetaryen yemek istediğimiz için kuskusumuz vejetaryen, türlümüz etsiz geldi. Et yiyen arkadaşlar kuzu inciki çok beğendiler. Yemekler yine Taji (güveç)de geldi. Yemek esnasında dışarıda gördüğümüz grupları yanınıza gelip şarkılar söyleyip dans etti. Yemek sonrası ise dışarı çıkıp stadyumu andıran tribünlere oturup ve kültürel Berberi şovu izledik. Kapıda bizleri karşılayan atlılar stadın sahası içinde yarış yapıp ellerindeki silahlardaki kuru sıkı patlattılar. Üç kişinin at sırtında akrobasi hareketleri, uçan halı üzerindeki Ali Baba gösterisi, Berberi müziği eşliğinde oryantal dans gibi gösteriler tam bir görsel şölen sundu.

Ertesi sabah şoförümüz bizi Marakeş’teki otelden alıp havaalanına bıraktı. Yeni bir kıta ziyaret etmenin, yeni bir kültür tanımanın verdiği gurur ile İstanbul’a doğru havalandık.

DOĞAL FİLM STÜDYOSU

Şoförümüz geldiğinde Marakeş’e hareket etmeden önce, Hollywood klasikleri arasında özel bir yere sahip, 1942 yılında çekilmiş  Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın oynadığı Oscarlı ünlü Casablanca filminin çevrildiği Rick’s Cafe’ye gittik. Bizim gibi sayısız turist otobüsü de yolcularının fotoğraf çekebilmesi için buraya yanaşmıştı.

Film demişken, güneş ışığı Atlas Dağları’nın etekleri ile Sahra Çölü’nü öyle güzel bir açı ile aydınlatıyor ki, çekim için birçok film yönetmeninin adeta açık hava platosu durumundaki Fas’ı neden tercih ettiklerini anladık. Örneğin Babil, Benhur, Büyük İskender, Gladyatör, Kleopatra, Yıldız Savaşları gibi birçok film Fas’ta çekildi.

Buradan Fas halkının çok sevdiği ve saydığı kralları VI. Muhammed’in sarayına gittik. Kraldan bahsedince biraz da Fas’ın siyasi ve sosyal durumuna da genel bir bakış atalım. Afrika kıtasının kuzeyinde, Akdeniz ile Atlas Okyanusu’na kıyısı olan Fas, doğusunda Cezayir, güneyinde ise Batı Sahra ile komşu. Yaklaşık 446 bin kilometrekare yüzölçümüne sahip ülkede 32,5 milyon nüfusun yüzde 55’i Berberi, yüzde 45’i ise Arap. Berberiler Kuzey Afrika yani Mısır, Libya, Tunus ve Fas’ı içine alan geniş bir coğrafyada göçebe olarak yaşamışlar. Tarihte Fenike, Kartaca, Roma, İslam ve Osmanlı kültüründen farklı açılardan etkilenmişler. Mısır firavunlarının torunları olmakla öğünüyorlar. Berberice adını verdikleri lisan ve alfabeleri günümüz İbranicesine oldukça benziyor.

Bu topraklarda zamanında oldukça kalabalık bir Yahudi nüfusu yaşamış. Kraliçe İsabel Yahudileri İspanya’dan kovunca bir kısım halk Osmanlı’ya gelirken bir kısmı ise Fas’a yerleşmiş. Ancak İsrail Devleti kurulunca büyük bir çoğunluk İsrail’e göç etmiş. Bugün Fas’taki Yahudi nüfusu üç bin kişi civarında. Kültür, sanat ve ekonomide kendilerini hissettirdikleri gibi devlet yönetimine hizmetleri ile katkıda bulunuyorlarmış.

Başşehri Rabat olan Fas anayasal monarşi ile yönetiliyor. Resmi dili Arapça ve Fransızca. Malum, bir zamanlar Fas Fransız sömürgesi idi. 2 Mart 1956’da bağımsızlığını ilan etti. Para birimi Dirhem. Fas’a tüm dünya ‘Maroc’ derken biz Türkler Fez kentinden esinlenerek bu ülkeye Fas demişiz.