Marranos’lar

Vladi BENBANASTE Köşe Yazısı
22 Ocak 2014 Çarşamba

“Git... Giiit... Giiiiit...” Sanırım bu şarkının etkisinde kaldım. Aslında devamında “Giiit-me duuuur... Ne olursun...” bölümü olsa da, ben “git” bölümüne takılı kaldım... Yılbaşında ayrılmaz dostlarımla birlikte, sebeb-i hayatımın “kısa uçalım piliz” yakarışlarına uyarak 4,5 saat uzaklıktaki Portugal’a gittik. Bu kadar sürede İstanbul’dan arabaynan yola çıksan Ankara’ya bile varamazsın. Laf aramızda bu kısacık uçuşta, bu defa ben tırstım. Benim için tek kriter var; uçuşun rahat geçmesi için uçağın 2-3 saniyeden daha uzun süre kıpraşmaması... Fazlası bende, üzerinize afiyet, adrenalin salgılanması ile sonuçlanıyor. Bir taraftan 3,5 atarken (Öyle derler! Nedenini ben de bilmiyorum) diğer taraftan da hiçbir şey olmadığını, kanatların öyle lamba-lumba sallanmasının gayet bilem normal olduğunu, birazdan geçeceğini, her şeyin fazlası ile normal olduğunu ‘kendimden çok emin’ ve de bir o kadar da ‘sap-sakin’ bir ses tonu ile sebeb-i hayatıma anlatıp onun relax durumdan ‘panik’ durumuna geçmemesini sağlamaya çalışıyorum... Tam kendimi ve ‘yaşam kaynağı’ eşimi her şeyin iyi gittiğine ikna etmişken, ‘lafı ağzında gevele bir şey anlaşılmasın’ tarzlı, bir o kadar da baykuş sesli kaptan pilotumuzun “bulunduğumuz yükseklikteki olumsuz hava koşulları sebebi ile türbülansa girmekteyiz, yolcularımızın yerlerine oturarak kemerlerini bağlı tutmasını…”  Aydaaaa, kaptanım entegrem, az sağ sol yap, biraz yukarı, az aşağı bulsana düzgün yolu... Bile bile bizi niye tirbuşonun içine sokuyorsun... Sallan – sallan nereye kadar? Neyse ki sebeb-i hayatımın uçağı havada tutan totem ti-şörtü üzerinde...

Portekiz, Avrupa’nın güneybatısında, İber Yarımadası’nda, İspanya’nın sırtında, (daha fazlası için “ask tu gı-gıl”) Avrupa’nın en en batısında olan küçücük, şipşirin ülke. Coğrafi konum olarak aşağı yukarı bizim İzmir’imizin hizasında. Yağmurun baskın olduğu ılıman bir iklim. Atlas Okyanusu’ndaki rüzgâr dostlarımız kooooskoca okyanusu geçip de ilk kara parçası olan Portekiz’e vardıklarında ‘ihtiyaç’ molası misali salıveriyorlar kilometrelerin yükünü...

Havalar nasıl olursa olsun, bizim havamız güzel olsun prensibine bağlı, neşe içinde başlıyoruz gezmeye. Burası bizlerin atalarının da İspanya’dan ‘tebdil-i’ hava için ayrıldıkları dönemlerdeki göç yolları üzerinde bir ülke olduğu için ülkedeki Yahudi tarihi ve günümüze ulaşabilen izler doğal olarak ilgimiz çeken noktalar arasında oluyor. Yeri gelmişken ve de İvo’nun kısa yaz talimatı geçerliliğini halen ve de heyhaaaat koruduğu için bodoslamadan size Lizbon’daki, Shaare Tikvah (Gates of Hope) Sinagogu içinde Lizbon Cemaati Başkanı Jose Oulman Carp (ki bundan böyle ‘Hose’ olarak anılacaktır) ile yaptığımız söyleşiyi aktarayım...

İstanbul’daki kadar sıkı bir güvenlik duvarını aşmak durumunda kalmadıysak da kapı öyle başıboş değil. Sokak kapısından giriyoruz, bahçede Hose dikkatimizi çekiyor; bakın diyor sinagogun girişi için kullandığımız kapı caddeye bakmıyor, bunun yerine yan tarafa bakıyor. Sebebini atlatıyor; zamanında sadece kiliselerin girişleri caddeden olabilirdi. Sinagogların girişinin cadde cephesinden olmasına izin verilmezdi. Bir zamanlar “fark” yaratmak için konulmuş olan kural bugün güvenlik sebebi ile bir avantaj.

Sinagogun içine girerken binanın inşaatının, binanın hemen yakınlarında oturan bir möendiz tarafından yapıldığını, inşaatın 1902’de başladığını, 1904’te bitirildiğini öğreniyoruz. Sonrasında hemen buradaki Yahudi yaşamının tarihçesine geçiyoruz. Malum engizisyon konusu hemen karşımıza çıkıyor doğal olarak. Portekiz’deki engizisyon İspanya’dan sonra; 1536’da başlamış. 1492’de İspanya’da karşımıza çok fazla seçenek yoktu. Seçeneklerin her biri birbirinden “maz de maraviya.” Bunlardan biri din değiştirmek. İkincisinde ise din değiştirmeyi reddetmek durumunda fermanın ilan edildiği tarihten itibaren 3 ay içinde (ki bu sonra bir ay uzatıldı) her şeyinizi bırakarak eşiniz, aileniz ve hizmetkârlarınızla beraber ve bir daha asla dönmemek üzere ülkeyi terk etmek. Din değiştirenlerin bir kısmı, dinlerini ‘gerçekten’ değiştirdiler. Bir kısmı ise ‘pur la form’ değiştirerek,  görünüşte Hıristiyan, özlerinde Yahudi kalmaya devam ettiler. İşte bunlar da ikiye ayrılıyorlardı; şanslı olanlar, şanslı olamayanlar. Din değiştirmiş gibi yapanlar Yahudilik gerekleri olan örf, adet ve kuralları gizliden gizliye uygulamaya devam ediyorlardı; bunlara zaman içinde Marranos’lar denilmeye başlandı. Kapalı kapılar, sıkıca örtülmüş perdeler gizlenmelerine her zaman yardımcı olamıyordu. Kış aylarının soğuk Şabat akşamlarında bacası tütmeyen evler belirlenerek, sıkı kontrol altına alınıyor, evin içinde yanan mumların perdeye vuran ışıkları gözetleniyor ve ‘yakalananlar’ için zorlu bir sorgulama sürecinden sonra meydanlarda, halk önünde yakılmaya kadar gidiyordu. Şanslı olanlar ise, bu şekilde gizliden gizliye yaşamlarına devam ediyorlardı. Bu şekilde bir grup Portekiz’in kuzeyinde dağların arasında gizlenmeye müsait bir coğrafyaya sahip olan Belmonte’de günümüze kadar geldi. İşte bu ‘şanslı’ grubun hikâyesi:

Samuel Şvartz, adından da anlaşılacağı gibi Yahudi bir maden mühendisidir. (Adından madenci ve dahi mühendis olduğu tabii ki anlaşılmadığı için bunu ayrıca belirtmek durumundayız) Takvimler 1927 kış aylarını gösterdiğinde Belmonte’nin yakınlarında bir madende karısı ve çocukları ile birlikte mutlu ve de bir o kadar mesut bir yaşam sürmektedir. Samuel, annesinin ve dahi anneannesinin tüm ısrarlarına rağmen, sigara illetinden bir türlü kurtulamamış ve rivayete göre Şabat geceleri bile sigara içmekteymiş. Yine Şabatlardan bir Şabat bir de ne görsün (neee? neee?) sigarası bitmemiş mi? Maden kasabasındaki Edwardo Tabako Şop’ta sigara kalmadığını öğrenince, üşümemek için ceketinin yakalarını kaldırarak yakındaki kasabaya, Belmonte’ye yürümüş... Alışveriş için kasabaya girdiğinde kapalı perdeler arkasında yanan mumları fark etmiş. Şabat gecesi... Mumlar... Acaba mı diye düşünmüş. Önce emin olamamış, inanamamış. Sonraki Şabat yine Belmonte’ye gelip, daha fazla evi yakından incelemiş. Evet, yanan 2 mumun aydınlığı soğuk Belmonte gecelerinde perdelere aksediyor ve hatta Samuel, aralık kalan perdelerin arasından onları görebilmekteymiş. Şüpheleri giderek kuvvetlenen Samuel belirlediği evlerdeki insanlar ile irtibat kurabilmek için kasabayı daha sık ziyaret etmeye başlamış. Ancak 500 yıldır gizlenen bu insanlar yabancılardan korktukları için bunu başarması hiç kolay olmamış.

Gel zaman, git zaman Samuel kendisinin Katolik olmadığını anlamaya ve kasaba halkı da ona güvenmeye başlamış. Yavaş yavaş konuşmaya başladıklarında annelerinden, anneannelerinden ve onların da annelerinden öğrendikleri şekilde ritüelleri devam ettirdiklerini, dualarını nesilden nesle aktardıklarını, asırlar boyu geleneklerini sürdürerek kimliklerini korumaya çalıştıklarını anlatmaya başlamışlar.

Belmonte’deki bu durum 1980’lerde Lizbon Yahudi Cemaati Başkanı’nın bu hikâyeyi, İsrail Büyükelçiliğine bildirmesi ve Büyükelçi’nin girişimi ile İsrail’den Belmonte’ye gelen hahamların yaptıkları araştırmalar sonucunda buradaki MORRANO’ları tekrar Yahudiliğe döndürmeleri ile neticelendi. Bugün geriye kalan sadece 130 kişi, bölgedeki küçük sinagoglarında özgürce yaşıyorlar. Ancak yüzyıllardır kapalı bir şekilde yaşamış olan bu küçük topluluk bugün de halen nispeten kapalı bir yaşamı benimsemiş şekilde, günümüz hayatına adapte olmaya çalışıyor. Bu ilginç tarihi hikâyesi bölgenin, olanları dinlemek ve öğrenmek için gelen turistlerin akın ettiği bir yer haline gelmesini sağlamış. İşte Belmonte’nin hikâyesi bu şekilde...

“Vamos continuar de onde paramos na próxima semana. Por favor, fique atento e, entretanto, amorosamente grosso...” Gördüğünüz gibi Portekizce derslerine de başladık... Ne mi diyor? Aynen yaz ‘gı-gıl’a söylesin.