Türkiye’nin ihtiyacı çağdaş bir anayasa

Akademisyen ve Taraf Gazetesi yazarı Cengiz Aktar, Türkiye’nin AB süreci kapsamında imzaladığı Göçmen İade Anlaşması’nı, demokratikleşme yolunda yaptığı reformları ve Holokost eğitimi konusunda atılması gereken adımları Şalom için değerlendirdi

Selin NASİ Türkiye- Dünya
15 Ocak 2014 Çarşamba

17 Aralık’ta iç politika gündemi değişmeden bir gün önce Avrupa Birliği ile Türkiye arasında üç yıldır adeta donmuş şekilde seyreden ilişkileri canlandıracak gelişmeler yaşandı. Üyelik müzakereleri kapsamında ‘Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu’ başlıklı 22. Fasıl açıldı.

Ancak en çok tartışılan konu vize muafiyeti müzakeresine zemin hazırlayacak olan iki anlaşma metnine Türkiye’nin imza atmış olmasıydı. Özellikle ‘Göçmen İade ve Kabul Anlaşması’nın içeriği ve Türkiye’ye getireceği yükümlülükler açısından kamuoyunun yeterince bilgilendirilmediği yönünde yorumlar yapılıyor.

‘Göçmen İade ve Kabul Anlaşması’nı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu anlaşma uyarınca AB Türkiye’den hangi sorumlulukların yerine getirmesini bekliyor?

Öncelikle bu anlaşmanın tarihçesinden bahsedeyim. İade ve geri kabul 90’lardaki yasadışı göçe karşı Batı Avrupa’nın ürettiği hukuki bir araçtır. Bu konu zaman içinde vize kolaylığı ve muafiyeti meselelerinde de gündeme geldi. Avrupa, Schengen bölgesi ve civar ülkelere sağlayacağı vize kolaylığı veya vize muafiyeti karşılığında göçmen iade ve kabul anlaşmasının onaylanmasını istiyor. Sırbistan, Bosna Hersek, Kosova gibi bütün bu ülkeler imzaladılar bu anlaşmayı. Türkiye’de ise ne anlama geldiği bilinmiyor tam olarak.

Türkiye’nin tampon bölge haline gelmesinden endişe ediliyor…

Bu anlaşma Türkiye toprakları üzerinden Schengen ülkelerine giden yasadışı göçmenlerin veya Schengen ülkelerine giden Türkiyeli yasadışı göçmenlerin iadesi ve kabulünü içeriyor. Şimdi ilk işitildiğinde “Aman Allahım, binlerce veya yüz binlerce insan geri gelecek, çünkü muazzam bir trafik var yasadışı göç konusunda” diye düşünülüyor. Böyle bir soruyu sormak son derece meşru ama bunu abartmamak lazım. Fiiliyatta iade, yani yasadışı bir göçmeni kolundan tutup geldiği bir ülkeye geri göndermek son derece zor bir iştir. Böyle sanıldığı gibi bir facia değildir.

Haklarında iade kararı alınsa dahi, o insanlar bulmak, karşı tarafa ellerindeki belgeleri kabul ettirmek veya o ülkeden geldiklerini kanıtlamak neredeyse imkânsızdır. Ve bugün 90’lardan bu yana var olan bu enstrümanın fiiliyatta nasıl işlediğini gösteren istatistikler var. De fakto uygulama oranı yüzde 4 civarında.

İhtiyacı olan bir yasadışı göçmen gittiği ülkede kalmak için elinden geleni yapar bir kere. Özellikle siyasi veya iktisadi göçmenler, kimliklerini, pasaportlarını yok ederler. Uçakta pasaportlarını yırtarlar, yutarlar ve indiklerinde hiçbir belgeleri yoktur. Böyle bir insanın kimliğini tayin etmek ve sonra onu Türkiye’ye veya başka bir ülkeye geri yollamak imkânsızdır.

 Peki, AB’nin bugünkü dışlayıcı söylemini de göz önüne aldığımızda -özellikle son haftalarda Romanya ve Bulgaristan’dan gelecek göçmen dalgasıyla nasıl baş edecekleri tartışmaları sürerken- Türkiye’nin vize muafiyeti beklentisinin olumlu sonuçlanabilme olasılığı nedir sizce?

Bu arada bürokrasinin çıtayı çok yükseğe koyduğunu düşünüyorum. Bunu da ilk defa size söylüyorum. İlk defa siz benimle bu konuda konuşuyorsunuz. “İlla ki vize muafiyeti isteriz,” dediler. Tabi Türkiye’nin hakkıdır. Türkiye’nin AB ile olan ilişkisi, imzalamış olduğu Gümrük Birliği çerçevesindeki hakları, bunların hepsi zaman içinde erozyona uğramıştır. Ancak bir de hayatın gerçekleri var. Yani Avrupa’nın içinde bulunduğu iktisadi durum belli. Dolayısıyla rüya da görmemek lazım, gerçekçi olmak lazım. Söylediğim gibi Avrupa, Batı Balkan ülkelerine önce vize kolaylığı daha sonra ise vize muafiyeti getirdi. Ya da bazı gruplara vize kolaylığı, bazılarına ise vize muafiyeti sağladı. Duruma göre farklı formüller üretti. Türkiye ise “Biz vize kolaylığı istemeyiz, vize muafiyeti isteriz,” dedi. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun 3-3,5 yılsonunda hedef olarak belirlediği gibi... Hâlbuki kademeli bir yol izlenseydi, gerçekleşmesi de daha kolay olurdu. Bunun da gerekçesi olarak, “Türkiyelilere son zamanlarda vize konusunda epey kolaylık gösteriliyor, o yüzden asıl önemli olan vize muafiyetidir,” denildi. Hâlbuki yok öyle bir şey.

 Acaba bu yönde gösterilen tavrı, seçimler yaklaşırken içeride olumlu bir imaj yaratmaya yönelik olarak yorumlamak mümkün mü?

Tabi, olabilir. Türkiye hâlâ konsolosluklardaki sorunlar sürüyor. Dolayısıyla burada bence çıtayı çok yükseğe koydu Türkiye. Hele şu Romanya, Bulgaristan, Polonya, İngiltere, bütün bu ülkelerin dahil olduğu tatsız tartışma sonuca bağlanmamışken, Türkiye gibi kocaman bir ülkenin yurttaşlarına verilecek muafiyet konusunda pürüzlerin çıkma olasılığı var.

 AB ekim ayında Türk Hükümeti’nin açıkladığı Demokratikleşme Paketi’ni, basın özgürlüğü ve yargının bağımsızlığı konuları haricinde genel olarak olumlu bulduğunu belirtmişti. Sizin Demokratikleşme Paketi’ne yaklaşımınız nedir?

Zamanında bu ülkede yaratılmış lüzumsuz eziyetlerin izahalesi olarak görüyorum. Birbirinden farklı konuların girdiği torba bir paket ve demokratikleşme lafı da çok iddialı böyle bir paket için bence. Kaldı ki AB uyum çalışmaları münasebetiyle 2001 koalisyon hükümetinden 2005 yılına kadar çıkan sekiz tane uyum paketi bu demokratikleşme paketinden çok daha kapsamlıydı, dolayısıyla abartmamak lazım. Burada Kürtçedeki “q,x,w” gibi harflerin kullanımı, isteyen kadınların başörtü kullanması gibi bu demokratikleşme falan değil, eziyetten kurtulmadır.

 Sizin azınlık sorunlarına duyarlı olduğunuzu ve bu yöndeki çalışmalarda yer aldığınızı biliyoruz. Demokratikleşme Paketi’nde açıkça ifade edilmeyen ‘nefret suçuna’ yaptırım uygulanması toplumsal bilinci olumlu yönde etkileyebilir mi? Özellikle azınlıklara yönelik nefret suçu ve dışlayıcı söylemin önünü kesmek adına çözüm önerileriniz neler?

Muhakkak ki yaptırım uygulanmasının olumlu bir etkisi olacaktır. Ancak bu konuda hükümet nefret söylemi ile mücadele konusunu yeni öğrendi. Ve bunu tamamen kendi seçmeninin bugüne kadar maruz kaldığı mağduriyetler çerçevesinde değerlendiriyor. İşte, başörtü takan kadın akla ilk gelen sembol örnek… Yoksa akıllarında özellikle gayrimüslimlere, farklı inançlara sahip, farklı cinsel eğilimlere sahip insanları hedef alan nefret söylemine yönelik önlemler almak yok. Yani büyük beklentiler oluşmuştu. Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun açılması yönünde, ancak gerçekleşmedi. Bana kalırsa biraz domuzdan kıl koparmaktır bütün bunlar. Türkiye’nin sembolik reformlarla 21.yüzyılı çıkartması ve gerçek anlamda demokratik bir topluma vasıl olması mümkün değildir. Bir kere her şeyden önce bırakalım bu paketleri, Türkiye’nin ihtiyacı olan şey çağdaş bir anayasadır. Anayasadan bahseden kalmadı.

 

Akademik çalışmalarınız ve gazete yazarlığınızın yanı sıra Aladdin Projesi kapsamında Holokost’un tanınması ve Holokost gerçeğinin ortaokul ve lise müfredatına alınması konusundaki sivil toplum çalışmalarına destek verdiğinizi biliyoruz. Bir yazınızdan alıntı yapmak istiyorum, 2011 yılında Auschwitz’e yaptığınız ziyaret sonrasında kampla ilgili izlenimlerinizi “modernlikle barbarlığın birlikteliği” olarak ifade etmişsiniz. Türkiye sizce Holokost gerçeğini tanımak konusunda hangi noktada? Türkiye’de Holokost’un genç nesillere tanıtılması ve bu yönde eğitim verilmesi için gerekli şartlar oluşabilir mi?

Tabi ki istenirse olur. Müfredatın bu yönde revize edilmesi -ki Dışişleri Bakanlığı’nda kurulmuş özel bir heyetin yaptığı çalışmalar var- epey bir şeyler yapılıyor ama ama genelde toplum ve kanaat önderleri bu konuda çok zayıf Türkiye’de. Bilakis Yahudilik, Ermenilik, Rumluk -ki bunların hepsi bir zaman Osmanlı vatandaşıydı, bir kısmı da halen Türkiye vatandaşı- bu insanların başına gelenlerle ilgili en ufak bir merak olmadığı gibi, bu insanların etnik kimlikleri Türkçede küfür olarak kullanılıyor. Bu meşhur “Ermeniyim,” diyen birine “Estağfurullah!” denmesiyle sembolize olan derin bilgisizlik ve meraksızlık tahammül edilir gibi değil bu çağda.

Toplumu boydan boya geçen bir gayrimüslim karşıtlığı var. Bunun ulusun inşasıyla çok yakından ilgisi olduğunu görmek gerekiyor. Burada yanılmamak lazım, gökten zembille inmedi. Osmanlı İmparatorluğu yüz yıl önce dünyanın en kozmopolit topraklarından biriydi. Ve betondan bir ulus yaratıldı burada. O ulusun terkibinde, tarifinde ve içeriğinde gayrimüslimlere yer yoktu. Çünkü bu ulus tamamen Müslümanlık üzerine kurulu-bakın Müslüman’dı demiyorum- Müslümanlığı ana çimento olarak telakki edip, oradan bir ulus yaratma muradıyla yola çıkmıştır ve orada da tabi gayrimüslimlere yer yoktur. Bu kadar basittir. Ve bu bir travmadır aynı zamanda. Toplumda iyice yer etmiştir. Kitaplarda, okullardaki tarih kitaplarında birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen durum hâlâ korkunçtur. “Kürt Teali Cemiyetleri”, “Ermeniler nasıl sırtımızdan vurdu?” “Siyonist lobiyle özdeşleştirilen Yahudiler” gibi bitmez tükenmez nefret söylemiyle doludur, kitaplarımız. Bu konudaki bilinç maalesef çok zayıf. Kanaat önderleri de dediğim gibi görevlerini yapmıyorlar. Ama bunun kaçışı yok. Türkiye 21. yüzyılı böyle bir taşralılıkla çıkartamaz. Gençlerin iletişim çağında bu konulara çok daha duyarlı olduklarını, meraklı olduklarını biliyoruz. Onların merakı, yaşlıların basiretsizliklerinin artık önüne geçiyor. Gençler merak ettikleri konuları rahatlıkla araştırıp öğrenebiliyorlar. Bu devirde bir şeyi öğrenememek zor zaten. Bir düğmeye basıyorsunuz, önünüze elli tane kaynak geliyor. Dolayısıyla burada yapılması gereken gençlerin önünü açmak, onlara her türlü doğru bilgiyi sunmak. Bu tabi Türkiye’nin kendi soykırımıyla yüzleşmesini de sağlayacaktır. O yüzden bu tip talebelerin içinde olduğu eğitim çalışmalarının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu çocuklar gerçeğin elçisi olacaklar, zamanı gelince, eminim bundan ben.

Auschwitz’e gittiğimde Birkenau’daki müzeyi gezerken orada bütün dünyadan gelen heyetlerin -lise seviyesinde okullardan ziyaretçilerin katıldığı- heyet listesini sıralayan bir liste vardı. Türkiye’den hiçbir okulun ziyarete gelmediğini görmüş ve üzülmüştüm. Bunun bir çaresini bulmak lazım demiştim, inşallah bunu da halledeceğiz önümüzdeki dönemde.

Müslüman toplumlara Holokost gerçeğini anlatmak, Yahudi toplumu lehine bir mağduriyet algısı yaratma çabası olarak algılandığından, karşı tarafın siyasi konuları kullanarak savunmaya geçmesiyle sonuçlanıyor. Öncelikle bu tespite katılıyor musunuz? Katılıyorsanız, toplumsal bilinçlenme açısından Holokost’un İsrail- Filistin sorunundan bağımsız değerlendirilmesi için neler yapılabilir?

Tamamen doğrudur. Bahsettiğiniz Aladdin toplantısından sonra tam da bunu yazmıştım. Dostum Al Kuds Üniversitesi’nden Muhammed Dajani’nin de hatırlattığı gibi özellikle Müslüman kimlikli ülkelerde Holokost eğitimini Şoa’yı vermenin yolu illa ki İsrail-Filistin meselesinden geçiyor. Buna çok dikkat etmek lazım çünkü gelen ilk tepki o. Orada İsrail hükümetlerinin -Yahudilerin demiyorum özellikle- Filistinlilere davranışından bahsetmeden Holokost’u anlatmak çok zor. Olmayacak şey de değil aslında. Belirleyici olan Hamas değil, Gazze’de yaşayan Filistinlilerin içinde bulunduğu durum veya Batı Şeria’daki Filistinliler, İsrail ile Filistin’i ayıran duvar…vs. Bunlarda bahsetmeden Holokost’u anlatmak zor.

Peki, ama sorunun çözümünü mü beklemek gerekiyor?

Hayır, tabi ki. Aynı şey de değil üstelik. Burada altını çizmek gerekiyor. Yahudilerin başına gelenle, Arapların başına geleni karşılaştırmak mümkün değil. Nakba’yla Şoa aynı şey değil. Evet, Nakba korkunç bir şey ancak Şoa tarifsiz bir şey. Dolayısıyla aynı şekilde Ermeni soykırımı. Ermeni soykırımıyla Şoa karşılaştırılır ancak Nakba’yla karşılaştırılmamalıdır. Ama acıların skalasını çıkarmak da doğru bir şey değil. Sen daha fazla çektin, ben daha fazla çektin demekten ziyade gerçekleri anlatmak lazım. İnsanların birbirine reva gördüğü eziyetleri anlatmak ve çareler aramak gerekiyor. Yoksa bu dünya gene paldır küldür bir patlamaya, korkunç şeylere doğru gidiyor. Sorunlar küçülmüyor, büyüyor.

 

   Cengiz Bey, bu güzel ve keyifli söyleşi için teşekkür etmek istiyorum. Toplumsal sorunların altını çizerek, çözüm önerilerinizi paylaştınız. Umarım bu satırları okuyan gençler, geleceğin kanaat önderleri olarak farklılıkların bir arada uyum içinde yaşayabileceği bir Türkiye’ye şekil verirler.