Batya Natan

Cenevre’den çıkan sonuç Ortadoğu’ya barış getirir mi?

Cenevre Görüşmeleri ile varılan anlaşma ile Ortadoğu’da diplomasi bir kez daha meyvesini vermiş oldu. Peki, bu barış ortamı kalıcı olacak mı? Anlaşma taraflara neler kazandıracak?

15 Ekim’den bu yana Cenevre görüşmeleri kapsamında sürdürülen İran’ın nükleer programını sınırlandırmaya yönelik pazarlıklar, 7 Kasım’da Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius’un anlaşma içeriğine yönelik çekincelerini dile getirmesiyle sonuçsuz kalmıştı. Son anda masadan kalkan İran ve P5+1 grubu (BM Güvenlik Konseyi üyeleri ve Almanya), koşullar gözden geçirildikten ve taraflar uzlaşma niyetlerini bir kez daha beyan ettikten sonra 24 Kasım sabahına doğru anlaşmaya vardı. Ön anlaşmanın basına yansıyan içeriğine göre İran altı ay süreyle uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durduracak, mevcut zenginleştirilmiş uranyum stokunu yüzde 5 oranına çekecek, yeni santraller kurmayacak ve var olan tesislerinin tamamını Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun (UAEK) denetimine açacak. Bunun karşılığında, İran’a uygulanmakta olan ekonomik yaptırımların bir kısmı askıya alınarak, ham petrol satışı, petro-kimya endüstri ürünleri, altın ve değerli metaller, oto-sanayi, tarım, gıda ürünleri ve tıbbi malzemelerin ticaretine -belirlenen kotalar çerçevesinde- izin verilecek.

Anlaşmaya varıldığının açıklanmasından hemen sonra, müzakereler boyunca açıkça muhalif tavır almış İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi devletlerden çarpıcı açıklamalar geldi. Cenevre görüşmelerinin en başından beri kaygılarını net bir şekilde Obama yönetimine ileten İsrail, daha imzalar atılmadan ABD’deki Yahudi lobileri (AIPAC ve ADL) aracılığıyla Kongre üyesi hukukçuları toplayarak İran’a yönelik yeni yaptırım kararları alınması için Washington’da temaslara girişmişti.[1] Müzakerelerin sonuçlanmasının ardından, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu varılan anlaşmayı “tarihi bir hata” olarak nitelerken, Ekonomi Bakanı Naftali Bennet “Önümüzdeki beş yıl içinde New York ya da Madrid’de içi nükleer dolu bir çanta patlarsa, bunu sebebi imzalanan bu anlaşma olacaktır,” diyerek kaygılarını dile getirdi. Suudi Arabistan yönetimi varılan anlaşmanın İran’ın etki alanını genişleterek, bölge açısından kaygı verici sonuçları olacağı yorumunu yaparken, Birleşik Arap Emirlikleri’nden bir temsilci ise İran’ın nükleer güce sahip olmasının bölgede bir nükleer silahlanma yarışı tetiklemesinden endişe duyduğunu belirtti. İran’ın nükleer enerji üretimi konusundaki sicilinin temiz olmadığı düşünülürse, özellikle Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Nükleer Başmüzakereci olduğu 2003-2005 yılları arasında İran’ın verdiği sözü tutmayıp UAEK’yı atlatarak nükleer programına gizliden devam etmiş olması, atılan imzaya diğer devletlerin neden şüpheyle yaklaştıkları anlaşılıyor.

Peki, ABD gerek iç politikadan gerekse uluslararası alandan gelen sert eleştirilere rağmen neden müzakere yolunu seçti? Diğer bir şekilde ifade etmek gerekirse 2002’de Şer Ekseni’nin[2] bir parçası kabul edilen İran’la müzakere masasına nasıl ve neden gelindi?

Şer Ekseni’nden müzakere masasına

Cenevre’de imzaların atılmasının ardından ABD ile İran’ın yaklaşık bir yıla yakın süredir gizli bir diplomasi trafiği sürdürdüğüne ilişkin haberler yayınlandı. En yakın müttefiklerden bile gizli tutulan, üst düzey yetkililerin katıldığı görüşmeler tam adresi saklı tutulmak kaydıyla Umman’da gerçekleşti. Özellikle Hasan Ruhani’nin cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından yapılan toplantılar bugünkü Cenevre anlaşmasının zeminini hazırlayacak şekilde hız ve derinlik kazandı.[3]

1979 yılında gerçekleşen İran Devrimi ardından ABD Büyükelçiliği’nin basılarak 90 kişinin rehin alınmasıyla patlak veren rehine krizinden bu yana ABD-İran arasında bir tür soğuk savaş yaşandığı söylenebilir. İran İslam Devrimi’nin ideolojik olarak Batı karşıtı ve özellikle Amerikan karşıtı bir söylem benimsemiş olması, İslami değerlerle Batı’nın emperyalist değerlerinin uzlaşmaz olduğunu savunması iki ülke arasındaki uçurumu yıllar içinde derinleştirdi. Ne var ki, küreselleşmeye paralel olarak ulusal sınırların kültürel etkileşime karşı koyamaması sonucunda Amerikan kültürünün çeşitli unsurlarının İran toplumunda özellikle genç kitleler tarafından takip edilip, örnek alınmasının da önüne geçilemedi.

İran, yönetim içindeki sertlik yanlıları ile reformist grupların varlığının neticesinde devrim ideolojisi ve pragmatizm arasında gidip gelen bir siyasi çizgi izliyor. İran siyasetinin ılımlı bir çizgiye kaymasında, 2006’dan bu yana BM kararınca uygulanmakta olan ekonomik ambargonun etkisi olduğu söylenebilir. Özellikle 2012’den sonra yürürlüğe giren petrol ve gaz satışına yönelik ağır yaptırımlar İran riyalinin değerini 2/3 oranında düşürürken, yüzde 30’lara varan enflasyon, yüksek işsizlik ve kaynak sıkıntısını da beraberinde getirdi. Bu açıdan Cenevre’de varılan anlaşma İran’ın ekonomisini düzelterek yeniden nefes almasına olanak tanıması açısından önem taşıyor.[4]

ABD- İran İşbirliği mümkün olabilir mi?

ABD tarafına baktığımızda, Başkan Obama, George W. Bush’tan devraldığı sorunları çözmek amacıyla dış politikada çok taraflı diplomasi izleyeceğini seçim sonrası halka sesleniş konuşmasında belirtmişti.[5] Öncelikli hedefleri ABD’nin insan ve para kaynaklarını emen savaşları durdurarak askerleri eve getirmek, ekonomiyi düzeltmek, bunun için de gerekli yapısal reformları hayata geçirmek olan Başkan Obama, seçilmesinin ardından İran dini lideri Hamaney’e İran’ın nükleer üretimine ilişkin sorunları barışçıl yolla çözme isteğini iletmişti. Ancak iki ülke arasındaki ilişkiler İran’da Ruhani’nin başa gelmesiyle düzelme sinyalleri vermeye başladı. Obama’nın Ruhani’ye gönderdiği tebriğe aynı sıcaklıkla cevap verilmesi, perde arkasında süren görüşmeler de göz önüne alındığında bugün için hayli anlam taşıyor. İlişkilerdeki asıl dönüm noktası ise BM zirvesinden ayrılırken Başkan Obama’nın Cumhurbaşkanı Ruhani ile yaptığı telefon görüşmesi oldu. 30 yıllık aradan sonra ilk kez iki ülkenin lideri diplomatik temasta bulunurken Cenevre görüşmelerine de böylelikle zemin hazırlandı.

İran’la nükleer pazarlıklardan olumlu bir sonuç çıkması ABD için birçok sebepten önem taşıyordu. Dış politikada Suriye ve Mısır konusunda basiretsiz ve çelişkili davrandığı için eleştirilere hedef olan Obama, iç politikada üzerinde bir türlü toplumsal uzlaşma sağlanamayan sağlık sigortası için uğraş veriyordu. ABD Ulusal Güvenlik Kurumu’nun (NSA) yasa dışı telefon dinleme ve e-posta takibi yaptığının duyulması neticesinde, ABD’nin insan hakları ve demokrasi konusunda prestiji ciddi şekilde darbe aldı. Daha NSA skandalı hazmedilmeden bu kez ülkenin başkentinde bütçe konusunda anlaşamayan partiler, bürokrasiyi kilitleyip hükümetin belli hizmetlerin geçici olarak durmasına sebep oldular. Tüm bu gelişmeler sürerken, diplomatik bir başarı, kamuoyu desteği günden güne düşen Amerikan Başkanı’nı tarihe geçirebilirdi.[6]

İran’la yakınlaşma sağlanarak bugün gelinen nokta-İran anlaşmaya bağlı kaldığı takdirde- Obama yönetimi açısından sadece iç politikada yaşanmakta olan çalkantıları yatıştırmakla kalmayıp ulusal güvenlik bağlamında dış politika meselelerinde elini güçlendirebilir. Askeri müdahale seçeneğini devre dışı bırakan ABD yönetimi bir süredir, Orta Doğu’da çözüm bekleyen konularda işbirliği yapacak güçlü müttefikler bulma arayışında. İsrail ile kuruluşundan bu yana var olan özel müttefiklik ilişkileri, iki ülkenin ulusal çıkarlarının birebir örtüştüğü anlamına gelmiyor. Özellikle, ABD’nin Ortadoğu’daki her soruna doğrudan müdahil olmak istememesi İsrail tarafından bölgede yalnız bırakıldığı şeklinde algılanıyor. Öte yandan, İsrail’in güvenliğine yönelik kaygılarını gidermek adına ABD yönetimini yanına çekebilmek için kullandığı sert üslup ve yoğun lobi faaliyetleri ABD’nin çıkarlarına zarar verdiği şeklinde yorumlara yol açıyor.[7]  

İsrail’den sonra ABD’nin bölgede işbirliği yapabileceği bir diğer ülke demokratik, laik ve Müslüman kimliğiyle Türkiye. Ancak Türkiye, bölgesel güç olma iddiasını gerek Irak, gerekse Suriye ve Mısır meselelerinde kendini belli eden mezhepçi çizgisi yüzünde zayıflattı. Her ne kadar son dönemde geri adım atılmaya çalışılsa da güvenilirliğini kazanması zaman alacak. Suudi Arabistan ele alınırsa, toplumda huzursuz bir Şii nüfusun varlığı, petrol fiyatlarına endeksli rant dağılımı ve yaklaşan taht değişimi gibi konulardan ötürü siyasi istikrarsızlığa meyilli görünüyor.

Güçlü ve ılımlı bir İran, salt dost-düşman ayrımı bir tarafa bırakılıp ortak çıkarlar yeniden tanımlandığı takdirde ABD yönetimiyle işbirliği yapabileceği bir aday olarak görünüyor. Irak ve Afganistan’da istikrar sağlanması her iki ülkenin de çıkarına uyuyor. 2001’de Afganistan’da Taliban’a karşı kazanılan zaferde zaten İran’ın desteği vardı. Ayrıca bölgede günden güne artmakta olan mezhepsel ayrışmayı yatıştırmak açısından Şii’ler üzerinde büyük bir ağırlığa sahip olan İran’ın desteğinden yararlanılabilir. Tüm bu hedeflere ulaşılabilmesi için öncelikle İran’ın gizli bir ajandası olmaması ve ilişkilerin normalleşmesi yönündeki niyetini koruması gerekiyor.

Anlaşmanın riskleri neler?

ABD-İran yakınlaşmasından rahatsız olan aktörler bölgede yeni ittifak arayışlarına başladı. Suudi Arabistan, İran’ın nükleer silah sahibi olması olasılığına karşılık, Pakistan’dan nükleer başlık almak için girişimde bulunduğunu duyurdu. Diğer yandan, İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman İsrail’in gerekirse İran’a tek başına bir askeri müdahale gerçekleştirebileceği yönünde açıklamalarda bulundu. Diğer yandan, İran’ın petrol satışına yönelik ambargonun kalkma olasılığı şimdiden Brent ham petrol fiyatlarının 2,43 dolar düşmesine sebep oldu.[8] İran’ın enerji pazarına geri dönüşünden ötürü karlarını kaybedecek olan Körfez ülkelerinin nasıl bir siyasi konum alacakları zaman içinde netleşecek.

İran anlaşma koşullarını yerine getirmediği takdirde ABD’nin herhangi askeri yaptırım uygulamaya niyetli olmamasının, İran yönetimince kötüye kullanılmasından endişe duyuluyor. Bölgede Hizbullah ve Hamas gibi terörist gruplara açıktan destek veren bir ülkenin eline nükleer silah bulundurmasının sonuçlarını tahmin etmek pek de zor sayılmaz. Ancak İran nükleer silah sahibi olmadan da bölgede yeteri kadar istikrarsızlık yaratabilecek güçte bir ülke. Cenevre’de sağlanan anlaşma-özellikle İran’ın nükleer programının denetlenebilmesi açısından bir fırsat sunması dolayısıyla -askeri müdahale seçeneğine kıyasla kan dökülmesini önleyecek bir alternatif olarak görünüyor.

Bugüne dek yaptırımlardan beklendiği üzere, İran halkı ekonomik sıkıntının faturasını yöneticilere çıkartarak devrime yönelik bir isyan gerçekleştirmedi. Tam tersi Gallup araştırmasının ortaya koyduğu üzere İran halkının yüzde 45’i ekonomik ambargodan ABD’yi sorumlu tutuyor.[9] İran’ın Amerikan karşıtı söylemini bırakmasının, daha liberal ve daha demokratik bir ülke olmasının yolu İran’ın tecrit edilmesinden değil, dünya sistemine entegre edilmesinden geçiyor. Bu açıdan taşıdığı risklere rağmen İran’la diyalog kurulmuş olması önem taşıyor. Elbette, varılan anlaşmanın gerçek anlamda barışa katkıda bulunup bulunmayacağını tarafların karşılıklı iyi niyeti ve siyasi iradesi belirleyecek.

 

 



[1] Robert W. Merry, “Obama and Netanyahu go to war,” The National Interest, 19 Kasım 2013, http://nationalinterest.org/print/commentary/obama-netanyahu-go-war-9420.

“What the Iran Deal Means for Republicans,” The American Conservative, 25 Kasım 2013, http://www.theamericanconservative.com/articles/republicans-and-the-iran-deal/?print=1

[2] Şer Ekseni, 2002’de George W. Bush’un ABD Ulusa Sesleniş Konuşmasında  İran, Kuzey Kore ve Irak’ı belirtmek üzere kullandığı bir terimdir. http://georgewbush-whitehouse.archives.gov/news/releases/2002/01/20020129-11.html.

 

[3] “Secret US-Iran talks set stage for nuke deal,” 24 Kasım 2013, http://www.bbc.co.uk/news/world-middle-east-25086236

[4] “Unemployment mounts as Iran’s economy falters,”19 Eylül 2012, http://www.reuters.com/assets/print?aid=USBRE8810TA20120919,

“Iran devalues rial rate by more than half,”Arab News, 7 Haziran 2013, http://www.arabnews.com/print/457254

 

[5] “Diğer ülkelerle olan farklılıklarımızı barışçıl yollarla çözeceğiz, karşımızdaki tehlikeleri kavrayamayacak kadar saf olduğumuzdan ötürü değil, diplomatik temaslar korku ve şüpheyi ortadan kaldıracağı için.”Başkan Obama’nın Ulusa Sesleniş Konuşması Metni,” NYTimes, 20 Ocak 2009, http://www.nytimes.com/2009/01/20/us/politics/20text-obama.html?pagewanted=all&_r=0

 

[6] “Presidential Approval Ratings for November 7-17 2013,” Gallup Poll, http://www.gallup.com/poll/116479/barack-obama-presidential-job-approval.aspx

[7] Paul Pillar,“Nixon’s Principles and a Multipolar Middle East,” The National Interest, 15 Ekim 2013, http://nationalinterest.org/print/blog/paul-pillar/nixons-principles-multıpolar-middle-east-9245

Thomas L. Friedman, “What about US?”, NY Times, 12 Kasım 2013, http://www.nytimes.com/2013/11/13/opinion/friedman-what-about-us.html?_r=0

 

[8]  “Oil prices drop after Iran nuclear deal,” Times of Israel, 25 Kasım 2013, http://www.timesofisrael.com/oil-prices-drop-after-iran-nuclear-deal/

 

[9] Paul Pillar, “How to Stimulate Political Change in Iran,” The National Interest, 19 Kasım 2013, http://nationalinterest.org/print/blog/paul-pillar/how-stimulate-change-iran-9427

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1224