Batya Natan

‘Da Capo’

Da Capo (D.C.), İtalyanca kökenli bir müzik terimi. Harfiyen ‘baştan itibaren’ anlamına geliyor. Bir bölümün sonunda karşılaşıldığında, müziğin en başına dönülmesi gerektiğini belirten bir komut. Samuel Beckett’in ‘Oyun’unun en özgün tarafı ‘Da capo’ özelliği

‘Da Capo’

20. yüzyıl tiyatrosunun en önemli yazarlarından, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da ortaya çıkan ve gerek biçim, gerek içerik açısından yerleşmiş tiyatro kurallarına karşı çıkan Uyumsuz Tiyatro’nun kurucularından Samuel Beckett, 1962’de yazdığı Play / Oyun (1962)’da ‘aşkın ebedi üçgeninin üç köşesi’ni ele alıyor.

Orijinal prodüksyonda perde açıldığında sahnede üç adet küp (şu yakılan ölülerin küllerini koydukları cinsten ama çok daha büyük, yaklaşık 1.50 m. boyunda) ve küplerin içinde sadece kafaları görünen üç kişi vardır; ortada adam, sağında karısı ve solunda metresi. Diğer ikisinin varlığının kesinlikle bilincinde olmayan, kendi varlıklarının ve yaşadıklarının dışında hiç bir şeyi fark etmeyen bu üç karakter, kısa ve kırık cümlelerle yaşadıkları üçlü ilişki ile ilgili kişisel yorumlarını ve bakış açılarını anlatırlar. İnsanlık tarihi kadar eski, bildik, tanıdık, klişelerle dolu, bir öyküdür bu...

Beckett, yaklaşık olarak 15- 20 dakika süren oyun metninin sonlarına doğru kısa bir not düşer: “Repeat play / Oyunu tekrarlayın.” Oyun’un en özgün tarafı da bu ‘da capo’özelliğidir. “Üç ses için koro, orkestrasyon, tempo, ses yoğunluğu, aksiyonun tamamının da capo tekrarı ve kısa bir coda ile (oyun üçüncü kez başlar gibi olur ama bir iki dakika sonra duruverir)” yazarının bu en ‘müzikal’ oyunu, öykünün sonsuza dek yeniden yaşanacağının da ifadesidir. Oyunun adının Oyun olması da bir bakıma üçlünün, “hiç bitmeyecek bir zaman süresi boyunca, kendilerinin de oyuncakları olduğu amaçsız bir oyun” oynadıkları anlamına gelmektedir.

Fikir olarak çok özgün ama gövdelerini yitirmiş, sadece bilinçleri ve sesleri ile varolan üç kişiden, zaten fazlasıyla aşina olduğumuz bir öyküyü, hem de iki kezden biraz da fazla izlemek, giderek monoton, hatta sıkıcı gelebilir. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları böyle bir engeli aşma görevini, sinema ve tiyatro sanatçısı, oyun yazarı, eğitmen, yönetmen Şahika Tekand’a vermiş.

 

Şahika Tekand’ın ‘Oyun’u çözümleyişi

1959’da doğan Şahika Tekand, Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda bırakarak, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü Tiyatro Anasanat Dalı Oyunculuk bölümünden mezun olmuş ve aynı dalda doktora yapmış. Bir süre tiyatro ve sinema oyunculuğu yaptıktan sonra 1988’de Studio adı altında bir oyunculuk stüdyosu kurmuş. 1990’da eşi Esat Tekand’la birlikte adını Studio Oyuncuları olarak değiştirdikleri bu toplulukta yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı çok sayıda oyun sergilemiş. Ancak oyunculuk ve yönetmenlik dışında çok önemli bir yeteneği var, eğitmenlik. Yirmi yıllık çalışma sonucunda geliştirdiği ve ‘Performatif Sahneleme ve Oyunculuk Yöntemi’ adını verdiği sistemle çok sayıda oyuncu yetiştirmiş. Son yıllarda, genç sahnelerde kusursuz bir oyunculuk sergileyen hangi genç oyuncunun eğitim geçmişini araştırsam karşıma hep Şahika Tekand çıkıyor!

Tekand’ın Beckett’in ‘Oyun’unu çözümleyişi tek kelimeye dâhiyane! Öncelikle sahneyi üç katlı bir binaya çevirmiş. Öykünün ‘herkes tarafından yaşanabilir’liğinin altını çizmek için her karakteri beşe katlamış. Üst kata birinci kadın(lar)ı, ortaya erkek(ler)i, alta da ikinci kadın(lar)ı yerleştirmiş. Kişilerini küplerinden çıkarmasına çıkarmış ama onları daha da beter bir hapishaneye, minik birer hücreye sokmuş. Mekân ve giysilerin, gri tonlarının ağırlıkta olduğu renkleri ve ayrıntılarıyla öyle bir oynamış ki, her hücre ve her kişi hem birbirinden farklı, hem de birbirinin aynı. Üç karakterin monologları beşer oyuncu tarafından, birinin başladığı cümle bir başkası tarafından tamamlanarak, ya da birkaç kişi tarafından ortaklaşa söylendiğinde metnin müzikalitesi daha da pekiştirilmiş. Müzikal metnin ‘es’leri olarak kullanılan ‘sessiz konuşmalı’ bölümler olsun, oyunun başlangıcıda ve finalinde çok başarılı bir ışık tasarımı ile oluşturulan ‘siyah tiyatro’ efektleri olsun gerçekten olağanüstü...

Şehir Tiyatroları sahnesinde ‘Performatif Sahneleme ve Oyunculuk Yöntemi’nin ilk kez uygulandığı bu Oyun’un, her sıradaki beşlinin her elemanının her an birbirinin yerine geçebileceğini çok iyi vurgulayan 15 genç oyuncusu da çok başarılı.

Beckett’in anlatımı sizi heyecanlandırabilir ya da aksine, sıkıcı hatta yavan gelebilir ama Şahika hocanın Beckett’i de aşan yorumu tam bir tiyatro dersi! Kanımca mevsimin olmazsa olmazlarından...

 

DOT’tan farklı bir ‘da capo’

Farklı bağlamda bir “da capo” ise  DOT’tan geliyor.

Bülent Erkmen’in konseptini tasarlayarak Aslı Mertan ile beraber yazdığı ve yönettiği İki Kişilik Bir Oyun, 12 Kasım 2012 ve 4 Şubat 2013 tarihleri arasında her Pazartesi SALON İKSV’de sahneleniyor.

Adı üstünde, sadece iki oyuncu var. Devasa bir metal ağın içinde, sıkışıp kalmış iki kişi. Bazen birisi kadın, diğeri erkek. Bazen ikisi kadın, bazen ikisi de erkek. Ne tutunabiliyor, ne bırakabiliyorlar. Yalnızca birbirleriyle temas edip, sonra uzaklaştıkları, bitmek bilmeyen bir med-cezirin içinde hapisler. Birbirleriyle sürekli konuşuyorlar. Repliklerinin tamamı tek kelimelik. Karşılaşan, tanışan, bakışan, şakalaşan, dokunan, sevişen, seven, sahiplenen, özleyen, kıskanan, aldatan, kandıran, terkeden, terkedemeyen, tutunan, tutunamayan, unutan ve hatırlayan, yeniden ve yeniden deneyen iki kişinin bir yaşam boyu sürdürdükleri bir ‘ilişki oyunu’. İlişkileri gerçekten yaşanmış mı yoksa henüz ‘keşke’ safhasında mı tam olarak belli değil...

Oyunu Pınar Töre, Ece Dizdar, Serkan Salihoğlu ve Tan Temel, dönüşümlü olarak dört farklı eşleşmeleyle oynuyorlar.

Oyunu ‘da capo’ izletmek, genel provada, aynı metnin aynı yönetmen tarafından sahnelense bile farklı yorumcular tarafından ele alındığında ne kadar değişebileceğini gören Özlem Daltaban’ın aklına gelmiş.

Prömiyerde önce Pınar Töre ve Ece Dizdar’ı izledik. Pınar’ın daha pasif ve içe kapanık yorumu ile Ece’nin daha aktif ve dışa dönük yorumları çok hoş bir karşıtlık yaratmıştı. Kısa bir ardan sonra Ece Dizdar, bu kez karşımıza Tan Temel ile çıktı. Olayın en keyifli ve etkileyici yönü, az önce izlediğimizden tamanen farklı bir oyun seyretmek oldu. DOT’un başta Süpernova olmak üzere son dönem oyunlarının koreografisini borçlu olduğumuz Tan Temel’i oyuncu olarak ilk kez izliyordum. Kendini yalnız sözcüklerle değil beden dili ile de ifade edebilmesini ve dikmelerle borulardan oluşan o metal kafesin her tarafında bir örümcek rahatlığı ile dolaşabilmesini biraz da dansçı alt yapısına borçlu ama  oyunculuğu da çok iyi. En ilginci, Tan Temel’in daha agresif performansının karşısında bir önceki yorumunu tekrarlamasına karşın, Ece Dizdar’ın pasifize olmasıydı. Böyle iki farklı bakış açısını izlemekten o kadar etkilendim ki, en kısa zamanda oyunun Serkan Salihoğlu-Tan Temel ve Pınar Töre-Serkan Salihoğlu yorumlarını da görmeye karar verdim.

İzlemek isteyenler için küçük bir bilgilendirme: Oyun artık her gösteride iki kez tekrarlanarak oynanmıyor; her Pazartesi farklı bir eşleşme ile sergileniyor. Ancak aldığınız biletle istediğiniz farklı bir performansı da başka bir gece izleyebiliyorsunuz.

Hepinize iyi seyirler.

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1296