Batya Natan

Tiyatro HÂL’de ‘EKSİK’

Avrupa yakasında, şaka yollu off-Beyoğlu diye off-Broadway’e gönderme yaptığım, Beyoğlu dışındaki genç sahnelerin sayısı giderek artıyor.

Tiyatro HÂL’de ‘EKSİK’

Öncüleri DOT, Maçka’ya taşınalı üç yılı geçmiş, Mekân Artı ve Tiyatro Hâl’e yenilerde Şişli Blackout AVM’ye geçen Talimhane Tiyatrosu katılmış, Tolga Yeter’in kurmuş olduğu Tiyatro Karnaval Gönül Ülkü- Gazanfer Özcan’da, KREK malum Santralİstanbul’da, Craft da Kabataş’da...

Bu mekânların çoğu, kurucularının sahne almadıkları günlerde yerleşik mekânı olmayan başka topluluklara da açık. Henüz Anadolu yakasını keşfetme fırsatı bulamadım ama anlaşılan Alternatif diye adlandırılan bu tiyatrolar giderek kentin dört bir yanına yayılıyor.

Mecidiyeköy’deki Tiyatro Hâl’i  yeni keşfedebildim. Yeri çok kolay: Emniyet Müdürlüğünün köşesinden Eski Osmanlı Sokağı’na girince, Emniyetin otoparkını geçer geçmez soldaki kapıdan giriliyor. Aslında mekâna geçen yıl, Disosya için gitmiştim ama Tiyatro Hâl ile ancak birkaç gün önce, kurucusu Özer Arslan’ın yazıp yönettiği, 2010 yılında Çek Cumhuriyeti’nde uluslararası tiyatro festivalinde en iyi yönetmen ödülünü kazanan ve yeni bir kadroyla yeniden sahneye koyduğu “Eksik” sayesinde tanışabildim.

Özer Arslan, 1983 yılında ilk, orta ve liseyi de bitirdiği Adapazarı›nda doğmuş.. 2002’de  Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü›ne girmiş ama işletmeyle pek ilgilenmemiş, aklı fikri tiyatrodaymış. 4 yıl boyunca Uludağ Üniversitesi Oyuncuları›yla çalışmış. Bir oyun yazmış,

3 oyun yönetmiş, oyunculuk yapmış; Haliç Üniversitesi Konservatuvar Tiyatro Bölümü›nü kazanınca da İşletme Bölümü›nü bırakmış...

2007 yılında Yeşim Özsoy Gülan’ın genel sanat yönetmenliğini yaptığı Ve diğer Şeyler Topluluğu’nda çalışmaya başlamış, Son Dünya ile Noter oyunlarında oynamış, birçok uluslararası festivalde de oyunculuk yapmış.

Özer Arslan, 2009 yılında Haliç Üniversitesi›ndeki arkadaşlarıyla Tiyatro Hâl’i kurmuş.

Ekip şu soruyu sormuş kendine: “Dünya’nın gelişmiş birçok ülkesinde, oynanan yerli oyunların oranı yüzde doksanlara ulaşmaktayken ülkemizde bu oran yüzde otuzlar seviyesinde kalmaktadır. Kendi bestelediği şarkılarını söyleyen, kendi çektiği filmleri izleyen, kendi yazdığı kitapları okuyan bir toplum neden yabancı oyunlara hapsolmuş durumda?”

Ve varlığı süresince “gerek grup içerisinden gerekse ülkemizdeki genç yazarlardan beslenerek yoluna devam etmeye karar vermiş; kendi coğrafyasını, kendi iklimini anlatmayı deneyerek, çoğu zaman yanılarak ama sürekli gelişerek yoluna devam etmeyi” hedeflemiş.

Ekip zamanla genişlemiş ve başka üniversiteden katılan tiyatrocularla gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında birçok oyun sahnelemiş. Arslan, Eksik adlı oyunu yazıp yönetmiş. Yukarıda belirtmiştim, Tiyatro Hâl bu oyunla 20. Setkani / Encounter uluslararası tiyatro festivalinin en prestijli ödülü olan Marta Prize / Director Of The Festival(En iyi yönetmen)’e layık görülmüş.

Ekip 2011 yılında Mecidiyeköy’de SahneHâl adını verdiği  kendi mekânına geçmiş. Nur Can Kara’nın Turnike’sini ve Özer Arslan’ın yazıp yönettiği  A4‘ü sahnelemişler. Bu sezon Eksik’in yeni prodüksiyonuyla beraber, yine Arslan’ın yazıp yönettiği ve ilk kez 18. İstanbul Tiyatro Festivali’nde sergilemiş oldukları Yaka Beyaz’ı da izleyici karşısına çıkarıyorlar.

Eksik’in yönetmen yardımcılığı Burcu Brodo’ya sahne tasarımı Nergis Gündoğdu ve Güney Zeki Göker’e ışık tasarımı ise Metin Çelebi’ye ait. Oyuncular: Füsun Kostak, Fırat Albayram, Güney Zeki Göker, Onur Soyal, Kürşat Karaman, Vurgun Çağıldayan, Mert Denizman, ve Emre Şen.

Fonda, eski gazeteler kaplı bir duvar, birkaç sandalye, bir banko. İzleyici ile oyun alanını, hani şu metrolarda geçilmemesi gerektiği sık sık anons edilen sarı çizgiler ayırıyor. Bu çizgiler aynı zamanda kurmaca karakterlerin gerçeklikle aralarındaki geçilemez sınır da. Gerçekten, (koltuğuna ısınır ısınmaz seçilmiş olduğunu unutarak kendini her türlü kuralın üzerinde sanan iktidardaki politikacı hariç) hiç bir karakter o çizgiyi aşmıyot, aşamıyor.

Sağ tarafta üzerinde bilgisayar olan küçük bir çalışma masası. Eksik, yazmak istediklerini toparlamaya çalışan yazarın oyununu yazmak için  bilgisayarının başına geçmesiyle başlıyor. Tabii ki masanın önünde sarı çizgi yok. Yazar oyun alanına gerçek dünyadan, izleyicilerin yanından giriyor. Kafasında yarattığı olaylar, durumlar ve kişiler bilgisayarda sözcüklere dökülürken sarı çizgilerin arkasında heyecan ve sabırsızlıkla sıranın kendisine gelmesini bekleyen karakterler ise , yazardan izin alarak öykülerini canlandırıyorlar.

“Okunmuş kola” eşliğinde muhabbet eden iki politikacı, sıkıntıdan minibüsünü yaya üst geçidine süren İsmail, monotonluktan sıkılıp Bayrampaşa’da metro raylarına yatan ve metronun geçişini kamerasına kaydettikten sonra “. Çok istiyordum onu da gerçekleştirdim” diyen “İsmini Açıklamak İstemeyen Genç”, biri kıpır kıpır, diğeri eğlenmekten bile sıkılacak kadar içi geçmiş, ama ikisi de eski bir koltuktan kıpırdamayan iki kanka...”Bir gazetede, spor sayfasından magazinine, ekonomi bölümünden üçüncü sayfa haberine kadar hepsi bizizdir”

Evet birbirlerine ve bizimkilere çok yakın yaşamlar, farklı ama hepsi de çok tanıdık karakterler, üç kâğıtçı yöneticiler, hiçbirşey yapmayan ya da sıkıntıdan en olmadık şeyleri yapan gençler...Genç yazarımız, birbirine bağlanmayan bu öykülerin, birbirine teğet geçen  bu yaşamların “eksik” kaldığını, çözümün hem karakterlerin hem de kendi kişisel sorunsallarının birbiriyle karşılaşması olduğunu düşünse de, insanların kendisinden başkalarını dinlemediği günümüzde bu karşılaşma, bir karmaşadan öteye gidemiyor... 

Oyundan sonra Özer Arslan’la tanıştık. Gözlerinin içi gülen sevimli bir genç adam. Henüz otuzunda bile değil ama müşterek tiyatro tutkusunun aramızdaki kırk küsur yıllık yaş farkını yok etmesi kırk küsur saniye bile sürmedi.

Oyunun çok iyi yönetilmiş ve çok iyi oynanmış olmasını artık kanıksamış olduğumu, bunun neredeyse bütün genç tiyatrocuların ortak paydası haline geldiğini, ancak metin olarak Eksik’in kurgusundan çok etkilendiğimi, özellikle farklı öykülerin, farklı yaşamların, iktidardaki en tepedekinden sokaktaki en sıradanına, kişilerin farklı dünyalarının, finaldeki karmaşada bile çakışmadan kesişmeden anlatılmasının, çelişkili görünse de oyuna bir bütünlük kazandırdığını söyledim.

Eksik izlenimleriyle başlayan sohbet giderek koyulaştı. Özer, Çek Cumhuriyetinde, hepsi Orta Avrupalı olan eğitmenlerin ve jürinin ödülü biraz da oraya getirmiş oldukları Akdenizli  esintiye verdiklerini, aslında oyunculuk olarak kendilerini biraz da yetersiz bulduklarını anlattı. Bu savına bir miktar katılsam da, aslında işte o Akdenizli içtenliğinin ve doğallığının eğitim eksikliğini büyük bir rahatlıkla kapattığını ve belki de bu yüzden neredeyse her zaman, çok genç insanların bile çok üst düzeyde oyunculuklarını gözlemlediğimi düşündüm. Alternatif Tiyatro ifadesini neden yanlış bulduğumu anlatmaya çalıştım; kurumsallaştıkça sanatçılığın giderek memuriyete dönüştüğü ödenekli tiyatroların aksine, yaşayan ve her an evrilen bir sanat dalı olan tiyatronun has’ını onun ve onun gibi gençlerin neredeyse boğaz tokluğuna, üstelik her türlü maddi ve parasal sorunla savaşarak yaptıklarını söyledim. Özer de, nasıl haftada iki gün sabahlara kadar reklam filmi çektiğini ve oradan gelen her kuruşu nasıl tiyatroya akıttığını anlattı. (İçimden, 1990’ları başında kurdukları, bugünkü tüm akım dışı ve avangard tiyatrolara öncülük etmiş olan Kum, Pan, Ya’dan söz ederken tiyatro bizim metresimiz; biz çalışıp çabalayıp para biriktirir, sonra da bütün paramızı ona yediririz” demiş olan sevgili dost Kerem Kurdoğlu’ya kocaman bir selam yolladım).

Sohbetimizi sonlandırırken yeniden buluşup bu keyifli tiyatro muhabbetine devam etmek için sözleştik. 

Eşimle eve dönerken Alternatif Tiyatro’dan değil ama, bütçelerine uygun bir mekân bulma zorluğundan apartman katlarının, bodrumların ya da eski oto tamirhanelerini oyun alanına dönüştürülmesinin oluşturduğu Alternatif Tiyatro Mekânları’ndan söz edilebileceğini düşündük. Bu mekânların aslında tiyatronun gelişimine işlevsel bir katkısı olduğunu, o görünmez dördüncü duvarı yok ederek izleyiciyi “seyirci”likten çıkararak oyunu oyuncularla iç içe, diz dize “yaşayan”  bir eleman haline getirdiğini ve hatta ”klasik”  sahne düzeninin kimi zaman bir handikap oluşturabileceğini konuştuk. Örneğin Yeşim Özsoy Gülan’ın Galata Perform’un tiyatro uzamı için tasarlamış olduğu ve sahnelediği Yüzyılın Aşkı’nda, iki oyuncusunun biçimden biçime giren bir masa ve iki iskemleyi kullanarak bir sahneden ötekine geçişlerinin ve her sahnedeki kılık değiştirmeyi de içeren devinimlerinin Akatlar Kültür Merkezi’nin gösteri salonunda nasıl kaybolduğunu ve nasıl o güzelim oyuna giremeyip tadını çıkaramayışımızı hatırladık...

Sözün kısası, ilginç bir genç topluluğun ilginç bir oyununu izlediğimiz çok keyifli bir gece geçirdik. Darısı sizin başınıza.

Hepinize iyi seyirler.

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1264