Etrafımızda bunca kötülüğü gördüğümüzde ya erguvanları bekleyeceğiz, ya da adanın tepesinde, mavi gökle masmavi denizin arasında bir yerde, her şeye rağmen, “hayat yaşanmaya değecek kadar anlamlı, inadına yaşıyorum” diye haykıracağız.

www.twitter.com/basyazar

" />
Alüminyum Hurda Geri Dönüşüm

Nietzsche, Marilyn Monroe ile karşılaşırsa

Etrafımızda bunca kötülüğü gördüğümüzde ya erguvanları bekleyeceğiz, ya da adanın tepesinde, mavi gökle masmavi denizin arasında bir yerde, her şeye rağmen, “hayat yaşanmaya değecek kadar anlamlı, inadına yaşıyorum” diye haykıracağız.

www.twitter.com/basyazar

Sabırsızlıkla Dersaadet’in erguvanlarını bekliyorum. Erguvan mevsimini her yıl nasıl da teselli yaşamak adına beklediğimi bilir okurlarım.

Az kaldı; bir-iki hafta sonra, her şeye rağmen yok edilemeyen güzelim İstanbul’un yeşil örtüsünden sanki bir geceden sabaha ortaya çıkacak gibi arz-ı endam edecek o görkemli çiçekler. Hz. İsa’ya ihanet ettiği iddia edilen Yahuda’nın kendini astığı erguvan ağacının utancından kızarıp aldığı o benzersiz renk gönlümü okşuyor, oksijen aldırıyor beynime nedense. İstanbul’u baharda kaplayan ‘sis’in içinden bile kendini gösteren erguvanlar hayatın her şeye rağmen yaşanılası olduğunu anımsatıyor bezgin yüreklere, düş kırıklığına uğramış ruhlara.

Oktay Rıfat, Büyükada’nın bir tepesinden su mısraları döktürmüştü:

...“Ada’da Hıristos tepesinde / Deniz tabak gibi önümüzde / Sedef adası Medef Adası Maden / Böyle şey görmedim ömrümde” ...“Yaşamak mademki bunca güzel / Dövüşülür uğrunda ölünür / Anladım ki hürriyet aşkı barış aşkı / Yaşama sevincinden ayrı değil.”

Etrafımızda bunca kötülüğü, bunca rezaleti, onca zulmü gördüğümüzde ya erguvanları bekleyeceğiz, ya da adanın tepesinde mavi gökle masmavi denizin arasında bir yerde her şeye rağmen, “Hayat yaşanılası, ey zalim! / İnadına buradayım” demek gerekiyor.

Çelme atılarak yere düşürülenlere hala vuranlardan tutun da, ruhunu Şeytan’a satan Faustçulara kadar; her türlü oportünizmi yaşam felsefesi yapanlardan, hep en iyisine, en güzeline sadece kendisinin ulaşması adına insan kardeşini ezen zalim insancıklara kadar etrafımız çürümüş ve  ‘çökmüş’ ise çıkış yolunuzu saf doğanın koynunda aramaktan başka çareniz kalmıyor.

Bu çöküşü 18. yüzyılda çok iyi ‘gören’ Jean Jacques Rousseau insanın eğitiminde, doğaya dönmeyi içeren devrim yaratacak öneriler getirir ve ayrıca insani tutkunun erdemli tutkuya dönüşmesi için kimi aykırı formüller geliştirince Fransa’da aforoz edilir; zira gücü ve iktidarı elinde tutanları ürkütmüş olacaktı.

19. yüzyılda ise Nietzsche, ‘Tanrı öldü’ diyerek bu kadar çürümüşlüğün olduğu yerde insanlığın bittiğine gönderme yaparak kendi tezini geliştirmeye çalışacaktı; herkesin kendi efendisinin olduğu, erdemli bir ‘üst-insan’ karakteri tanımlayacaktı insanlığa.

Lakin tam başaramadı, devamını getiremedi. Zira, kendinden çok sevdiği Salome onu bir gecede acımasızca terk edince boşluğa düşecek ve son yıllarını yarı bilinçsiz bir durumda geçirecekti...

Cemal Süreya’nın bir şiirindeki fantezisi ünlüdür. Şöyle der ünlü şair, ‘göçebe’ şiirinde:

...“Marilyn Monroe öldü diyorum ona / Ölümü siyah bir kâkül gibi alnına düşürmesini bildi / Şimdiyse cennette Nietzsche’nin metresi olması gerekir...”

İnsanın çöküşünü en iyi algılayan ve buna kafa yoran, tarihin gelmiş geçmiş en büyük düşünürün Marilyn Monroe ile tanıştığını düşledim birden... Süreya’nın fantezisi doğru çıksaydı eğer Nietzsche, hiç ‘Tanrı öldü’ der miydi acaba? Yoksa tersine, ‘Tanrı’mı buldum’ mu derdi?... Monroe, güzelliğini ve çekiciliğini alabildiğince sömüren sonra da onu çöp tenekesine atmayı planlayan başka tür zalimlerin kurbanı olurken, bu zulmü en iyi şekilde tanımlayacak biriydi Nietzsche. Ne de anlamlı bir ikili olurlardı!...

Fantezilerin ve düşlerin sonu yok sonuç olarak. Zira bazen de, hep hayatın karanlık tarafını henüz görmeye başlamadığım ilk gençlik yıllarımda donup kalmayı isterdim. Caddebostan sandal sefalarını, Sultansuyu pikniklerini; Budak, Serdar, Ozan açık hava sinema gecelerini, Barış Manço, Cem Karaca yaz konserlerini, ilk aşkımı, hatta ilk aldatılış hikâyemi bile hep yaşamak isterdim sanki.

Lakin saf romantik ve çaresiz nostaljik olmanın pek de geçerliliği yok bu düzende. Oyunu kurallarıyla oynamak gerek son tahlilde.

Mümkün olduğunca çürümeye direnerek, ruhunu satanlara, ‘kral çıplak’ deme cesaretini  göstererek, yerdekine tekme vuranlara, ‘Tanrı yukarıda’ diyerek hayata kafa tutmaya devam etmek gerek.

Bu oyunda tek gücünüz özgürlüğünüz olacak.

Ne demişti büyük şair Nâzım?

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine / bu hasret bizim...”

Tabii ki erguvanları unutmadan.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın