Batya Natan

Çimene indim ve ‘krak’

B

u yazı; cenaze, mezarlık vs. gibi çok da iç açıcı olmayan konular içermektedir. Rahatsız olacağınızı düşünüyorsanız, okumayın. Mizahi gözle bakabiliyorsanız gülebilirsiniz de.

***

Yaşıtlarım ve hatta biraz daha büyük olanlar kötü bir zaman dilimine tanık oluyoruz. Hayatın doğal bir parçası olan vefatlar kimi kez peş peşe yaşanıyor. Geçtiğimiz hafta bunlardan biriydi. Hem bir arkadaşın annesini kaybettik. Hem başkalarını… İkinci mezarlıktaki cenazeye giderken saatime baktım, daha vakit vardı. Bir zamanlar çok sık ziyarete gittiğim için görevli bayan ile aramız çok iyidir. “Hoş geldin abla, babayı mı göreceksin” diye karşıladı. “Önce anneanneyi” dedim. Kadın önde ben arkada, gidiyoruz. İlk durak, ana caddenin hemen paralelinde. İki adımlık yere varana kadar, akla karayı seçtim. Allah affetsin ama kimleri sıkıştırmamışlar ki aralara! Önce yüksekçe bir taşın üstüne çıktım. Görevli arkadaş elini uzattı, iki mezar arasındaki bir karış kuru çimene indim. Dizimden bir ‘krak’ sesi çıktı. Oradan da bir taş bir çimen basa basa doğru yere ulaştım. Mezar taşlarının üstünü çiğnemek öyle kötü bir duygu ki. Geçmiş zamanda buna benzer bir yazı daha yazmıştım. Tabii kimse oralı olmadı. Dilerim ileriki ziyaretlerimde kolumu bacağımı sakatlamam. Zira bu yaşımda zorlanıyorsam, sonrası için birileri bundan sorumlu olmalı.

Güneşli bir gündü. Anneanne ziyaretinden sonra babamın mekânına yürüdüm; görevli de bir adım arkamda. Bu ritüel yıllardır böyle gider. Sebep-sonuç ilişkisi belli. Hiçbir konuda fazla samimiyetten hoşlanmadığım için “Gelme artık benimle” dedim. “Tamam, canım sen git rahat konuş” dedi bilmiş bilmiş. Her neyse ziyaretimi bitirdikten sonra gerekli temizliği yapmasını söyledim. “Abla akşama yağmur varmış, yarın yıkayayım. Bak için rahat etsin. Sana haber de veririm” deyince meteorolojiyi benden daha iyi takip eden birine ne diyebilirdim ki… Teşekkür edip ayrıldım. Hızlı adımlarla cenazenin kalkacağı ikinci mezarlığa gittim. Midraşa sığmayan kalabalık, bahçede toplanmış. ‘Bir zamanlar’ demeyi sevmem ama o döneme gelmişim. Bir zamanlar böyle olaylarda kimsecikleri tanımazken, şimdi neredeyse herkes tanıdık. Günlük yaşamda gördüklerimin yanı sıra, uzun zamandır rastladığım eski dostlar… Konuşuyoruz; bir yandan da gidene son görevimizi yapıyoruz. Dediğim gibi, kötü bir dönem yaşıyoruz. Ama hayat bu işte.

Kayıp gidenlerin arasında, şahsen tanımadığımız, idol olarak gördüğümüz, bir zamanlara damgasını atan insanlar da var. Orhan Boran’ın öldüğü haberini gazetede okuyunca, içimden bir ‘ahh’ koptu. Genç nesil için bir anlam taşımasa da, müthiş sesi, duru Türkçesi ve keskin zekasıyla Orhan Boran Türkiye’nin ilk stand-up’çısıydı. Radyoya olan aşkı, bizleri de sunduğu ‘Orhan Boran ve Yuki’ programını kaçırmamak için birer radyo müdavimi haline getirdi. Yazıyı daha neşeli bitirmek için üstadın hazır cevaplılığına bir örnek vereyim.

- Tuvaleti mi arıyorsunuz beyefendi?

- Evet

- Aşağıda solda. Üzerinde ‘gentlemen’ yazıyor ama siz aldırmayın girin!

Mekânı cennet olsun.

Not: Orhan Boran’ın 1974’te yazdığı ‘Leyleğin Ömrü’ adlı kitabını bulursanız almakta tereddüt etmeyin.

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1414