Batya Natan

Herkesin anlatacak bir öyküsü vardır: Pesah yaklaşırken

Galata’da nostaljik bir tur

Bir süre önce katıldığım bir söyleşide, Judeo-Espanyol’un benim için ne ifade ettiğini sormuşlardı. “40’lı harp yılları, babaannemle dedem ve pek tabii Galata” diye yanıtlamıştım. Çocukluk öykülerimin değişmez dekoru… Köprüsü, Kulesi, Karaköy’ü ve Bankalar Caddesi, Şişhane’si ve Laleli Çeşmesi’yle benim Galatam… Bu semtte büyüdüm, ilk ve orta tahsilimi burada yaptım. Sokaklarını, esnafını nerdeyse tek, tek bilir ve tanırdım. Ama nedense, o dönem semtimizin tarihçesine henüz merak sarmamıştım! 40lı yılların ilk yarısı, Savaşın neden olduğu sıkıntılar, yokluklar çocuk belleğime kazındı, yerleşti. Özellikle 1941-42.

O sırada, babamın Çorlu’da kalmış olan ailesi, yani anne ve babası ile kardeşleri, İstanbul’a temelli geldiler. Geçici ve kısa olacağını varsaydıkları bir süreliğine bize misafir oldular. Çalkantılı bir dönemdi… Babamın uzakta, askerliğini (20 Sınıf) yaptığı dönem… Yeni bir ev açmak, iş bulmak pek kolay değildi. Bu süreci izleyen diğer üzücü olayları anmak istemiyorum. İlginçtir, derin izlerin yanı sıra bu çalkantılı yılların bende yapıcı, hatta mutlu anılar da bıraktığı bir gerçek. Bizimle yaşayan dedemlerden çok şey öğrendim. Dinsel ve folklorik bağlamda, geleneklerimizi ve de öncelikle, en büyük kazanımım, “hazinem” dediğim ve yazılarımda kullandığım Judeo-Espanyol lisanını…

Dedem, kutladığımız bayramların öykülerini, bir bakıma, tarihimizi izah ederdi, anlayabileceğim şekilde, masal anlatır gibi.. “Papu, biz İspanyol isek  neden İspanya’da yaşamıyoruz?” diye sorduğumda, “Yıllarca önce bizim atalarımızı oradan kovdular ve onlar buraya geldiler” yanıtını verirdi. 1492’nin anlamını taa 8-9 yaşlarımda çözmüştüm.

Pesah Bayramı’nın yaklaştığı bu günlerde, 60 yıl öncesinin Galata’sında alışverişe çıkmaya ne dersiniz? Galata Kulesinin hemen yanı başındaki çay bahçesini bilenleriniz vardır sanırım. Babamın, bahar akşamlarında iş dönüşü soluklandığı, bizim emektar “Kafiko de la Kula”…Kuledibi’ni her ziyaretimde, hava müsaitse, geçmiş günlerin anısına, Babamın yaptığı gibi bahçede oturur, Kule’ye çıkmak için uzun bir sıra bekleyen turistleri seyredip çayımı yudumlarım…

Kuledibi Meydanı, Büyük Hendek ve Küçük Hendek sokaklarının köşeleri de çocukluğumun sayısız anısını taşır. Günlük ekmeğimizi aldığımız ve Cumaları ‘borekas’ tepsilerini götürdüğümüz fırın… Diğer köşede babamın askerlik arkadaşı Mösyö Albert’in eczanesi, onların sohbetleri…Şimdilerde ne fırın var , ne de eczane. Biz Büyük Hendek’e girelim.

Kasabımız Nisim burada. Bu arada, alışverişe başlamadan karşı kaldırımdaki iki tuhafiye dükkânına uğrayalım. Zengin çeşidiyle ünlü, Eliya Pardo’nun dükkânı. Galata semtinde onu tanımayan yoktu. Orasını hiçbir zaman boş bulamazdınız. Renk, renk iplikler, yünler, dantelalar, düğmeler v.s.. Neler, neler yoktu ki!.. Belleğim beni yanıltmıyorsa, orada ‘kiralık gelinlikler’ de bulabilirdiniz.

Birkaç adım ötede, daha küçük, oldukça mütevazı, Nesim Anjel ve yaşlı babasının işlettikleri tuhafiye dükkânı… Onlar, daha sonra maaile İsrail’e göç ettiler. Biz, uzun bir süre Anjel’lerden alışveriş yapmayı tercih ettik. Çünkü ilkokul dönemim boyunca kızları  Beki sınıf arkadaşımdı.Yazıcı Sokak’taki evlerine  gittiğimde ağabeyi Mando’yu da tanıdım. Meğer, daha önceleri Anjel ailesi Balat’ta eşimle komşuymuşlar ve Mando onun yakın arkadaşıymış. Öyle ki, ilk İsrail gezimizde onları ziyaret ettik. Hem çocukluk anılarını tazeledik hem de bu güzel rastlantıya şaştık…

Neyse, biz alışverişimizi sürdürelim. Büyük Hendek’te belirli bir zerzevatçımız yoktu. Annem, daha taze, daha uygununu bulabilmek için, kararsız, birinden ötekine gider, gelirdi. Aslında o, ilk oturduğumuz ‘Laleli Çeşme’deki ‘Mordo el zarzavatçi’ye sadık bir müşteriydi. O halde, üşenmeyelim, ‘Kal de los Frankos’ olarak tanıdığımız Şair Ziya Paşa Yokuşu’ndan oraya kadar inelim. Ama, isterseniz, yolda Şekerci Belifante’ye uğrayıp Pesah için “masapan” (badem ezmesi) alalım. Karşı koldaki, “Hayrettin Tav” eczanesini geçince, “bodrumikoyu” anımsadınız mı?... En lezzetli turşuları yediğimiz o küçücük turşucu dükkanını ve azıcık!! kibirli sahibini??...

Yokuştan inmeye devam ediyoruz. İşte Laleli Çeşme ve girişinde Zerzavatçı Mordo… İtalyan Sinagogu’nu geçelim, Bankalar’a (Voyvoda) varınca sağa dönelim.Ünlü desinatör Saporta’ya bir merhaba demeden olur mu? Eminim, benim jenerasyondan her hanımın çeyizinde onun desenleriyle işlenmiş parçalar vardır. Karşı kaldırıma geçmenin tam zamanı… Mektep Sokağı’na girer, girmez köşede ‘Andon el Şekerci’. Dükkan oldukça kalabalık. Acemilik yıllarımda, Nişantaş’ından taa buralara gelip “Pesah” kekimi ve “şarope blanko” alırdım. Tesadüf bu ya!! Andon’lar da Kayınvalidemlerle Balat’tan çok iyi dosttular…

Bu sokak, bir zamanlar daha çok Bnei Berit (Goldsmith) okuluyla tanınırdı. Daha sonraları, ‘Beyoğlu Musevi Lisesi’ olarak eğitime devam etti. Yanılmıyorsam, aynı dönemlerde buralarda baba Bardavit’in ‘Kaşer’ şekerci dükkanını da görürüz. Purim için pötifurlar, şekerlemeler ve doğal olarak Pesah için de badem ezmesi v.s imal ederlerdi. Oğul Albert Bardavit’i ilkin buralarda, yani Şişhane’de ‘Lo Bueno’, daha sonraları Şişli’de ‘Serpil’ olarak bildik ve sevdik..

Geçmişte kalan bu isimleri kaçımız tanıdık, anımsadık? Kim kaldı, kim gitti? Benim Galatamdan ne kaldı, ne değişti? Sanırım çok şey bazılarımızın yalnızca anılarında kaldı. Hepinize gönlünüzce ve sevdiklerinizle mutlu bir Pesah dilerim. Hag Sameah…

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
604