Bu hafta ağımıza takılanlar

Modern iletişim insana yaşadığı hayatı diğer insanların hayatları ile karşılaştırma şansı veriyor. En eğitimsiz insan bile karşılaştırma yaparak durumunun ne kadar kötü olduğunu farkına varabiliyor. Filistinli bir entelektüelin bu konuda bir açıklaması var. “Ortadoğu’da bir Arabın ortalama hayat yaşayabileceği, kamusal hizmetlerden faydalanabileceği tek yer, 2.sınıf vatandaş olarak yaşayacağı İsrail.” Bu açıklamayı önemli yapan bunu sonunda birinin söze dökmüş olabilmesidir. BERNARD LEWİS

İzak BARON Diğer
7 Mart 2012 Çarşamba

 

6-7 EYLÜL OLAYLARININ SONUCUNDA AZINLIK YURTTAŞLARIMIZIN AYRILIP GİTMELERİ KADAR İSTANBUL KÜLTÜRÜNE KATKILARININ DA TAMAMIYLA SONA ERMESİNE YOL AÇAN BİR ŞEY VAR

6-7 Eylül olayları tüyler ürpertici bir şeydi. Biz yaştakilerin hepsinin bir romanında, öyküsünde, bir yazısında, bazen bir incelemesinde tekrar tekrar dönüldüğüne göre herhalde İstanbul için en korkunç olaylardan biri. Benim de ‘Gramafon Hâlâ Çalıyor’ kitabımda vardır. 6-7 Eylül olaylarının sonucunda azınlık yurttaşlarımızın ayrılıp gitmeleri kadar İstanbul kültürüne katkılarının da tamamıyla sona ermesine yol açan bir şey var. Onların getirdiği bir zenginlik vardı. Genelde bizde kozmopolit kelimesi yanlış, olumsuz anlamda kullanılır. Kozmopolit, öz itibariyle bir zenginlik, bir çeşitliktir. Kültürel yaşama da çok şey katar. O kozmopolitizm onların ayrılışıyla ciddi bir şekilde darbelendi. İkinci bir şey; 6-7 Eylül kadar ürküntü verici, o dönemde iç göç başlamıştı. İç göç tabii ki ekonomik sebeplerden olan bir şeydi ve İstanbullular buna sevgiyle yaklaşacakları yerde son derece çirkin yaklaştılar. Anadolu’dan gelen insanları hor gördüler ve kendi içlerine almama gayreti gösterdiler. O dışlanan insanlar İstanbul tarafından özümsenmedikleri için kendi yaşamlarını getirmek ve kurmak zorunda kaldılar. Ne Anadolu olabildi ne İstanbul olabildi. Karmakarışık bir şey oldu.

Selim İleri

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1080522&CategoryID=40

 BEŞİKTAŞ’TAKİ ‘ÖZEL YETKİLİ’ SAVCILIĞIN, AK PARTİ’YE YAKINLIĞIYLA BİLİNEN İNSANİ YARDIM VAKFI’NA İLİŞKİN (İHH) BİR ÖN SORUŞTURMA YÜRÜTTÜĞÜ İDDİA EDİLİYOR

Türk basınının henüz açık açık yazma ve tartışma cesareti gösteremediği hükümet-cemaat gerginliğinde her an yeni bir sayfa açılabilir. Çünkü Beşiktaş’taki ‘özel yetkili’ savcılığın, Ak Parti’ye yakınlığıyla bilinen İnsani Yardım Vakfı’na ilişkin (İHH) bir ön soruşturma yürüttüğü iddia ediliyor.

...

Geçtiğimiz Eylül ayında açıklanan Birleşmiş Milletler Soruşturma Komisyonu raporunda, komandoların baskını ‘aşırı güç’ olarak tanımlanmış; İsrail’in olayla ilgili olarak ‘üzüntüsünü uygun biçimde dile getirmesi’ ve tazminat ödemesi gerektiği tavsiye edilmişti.

İsrail’in donanma ablukasının, Gazze’deki militan örgütlerin deniz yoluyla ülkeye silah sokmasını engellemek için ‘yasal’ bir güvenlik önlemi olarak uygulandığı kaydedilen raporda, Mavi Marmara’nın ‘ablukayı aşma girişimiyle sorumsuzca hareket ettiği’, Mavi Marmara’nın organizatörleri, özellikle İHH’nın, amaçları, gerçek niteliği ve güdüsü hakkında ciddi soru işaretlerinin var olduğu belirtilmişti. Raporda ayrıca Türkiye hükümetinin, Mavi Marmara’nın organizatörlerini İsrail güçleriyle karşı karşıya gelmekten kaçınmaya ikna etmeye çalıştığı, ancak ‘daha fazlasının yapılabileceği’ ifadesi de yer almıştı.

Lube Ayar

http://www.yurtgazetesi.com.tr/icerik/5883/lube-ayar-mavi-marmaraya-on-sorusturma.html

AZERBAYCAN İSTEDİĞİNDEN SİLAH ALIR. BİZDEN DE ALIR, BAŞKALARINDAN DA. BUNDAN KİME NE?

Kaldı ki, Azerbaycan'ın topraklarının yüzde 20'sini yıllardır işgal altında tutan Ermenistan'ın durmadan silahlanmasına, uygun gördüğü ülkelerden en modern silahları almasına, bunları cephe hattına yerleştirmesine ne diyeceğiz? Ermenistan silahlanırken ses çıkarmayacak, Azerbaycan silahlanırken haksız yere eleştireceğiz mi?

Bu çerçevede hemen burada hatırlatalım: Geçen yılın eylül ayında Ermenistan'ın Moldova'dan milyonlarca dolar değerinde, gizlice çeşitli silah sistemleri ve cephane aldığı ortaya çıkmış, Moldova hükümeti çok mahcup olmuştu. Bu silahların arasında 35 km. menzilli BM-27 Uragan çok namlulu roketatar bataryaları, cephaneler ve muhtemelen başka silahlar da vardı. Bunların ayrıntıları da Moldova medyasında yer almış, hükümet hata yaptığını kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu silah skandalı nasılsa ortaya çıkan bir skandaldı. Belki başkaları da Ermenistan'a silah satıyordur. Kaldı ki, 2010 yılında imzalanan Rusya-Ermenistan stratejik anlaşmasına göre, Rusya Ermenistan'a modern ve özel askerî donanım sağlamayı da taahhüt etmişti.

Bütün bu gerçekler ortada iken İran'ın, Azerbaycan'ın İsrail'den askerî donanım almasından rahatsız olduğu anlaşılıyor. Nitekim, haberlerde İran Dışişleri Bakanlığı'nın Tahran'daki Azeri Büyükelçisi Cevanşir Akundov'u donanım alımını izah etmesi için bakanlığa davet ettiği bildiriliyor. İran'ın bu davetinin ve rahatsızlığının açıklanacak, haklı gösterilecek hiçbir yanı yok. İran'ın kendisinin İran-Irak Savaşı sırasında İsrail ve Amerika'dan gizli yollardan silah aldığını, bunun meşhur İrangate Skandalı ile ortaya çıktığını burada aklımıza geldiği için hemen hatırlatalım. İran bugün de uygun gördüğü ülkelerden silah alıyor; buna hiç kimse karışmıyor; İran da Azerbaycan'a karışmasın. Azerbaycan istediğinden silah alır. Bizden de alır, başkalarından da. Bundan kime ne?

Fikret Ertan

http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1252860&title=azerbaycan-istediginden-silah-alir

  ÜLKEMİZDEKİ İÇİ BOŞ YENİLİKÇİLİK TARTIŞMASINI MANALI KILABİLMEK İÇİN, İSRAİL’DE OLUP DA, TÜRKİYE’DE OLMAYANI ANLAMAYA ÇALIŞMAK GEREKİYOR

Son günlerde, İsrail Savunma Kuvvetleri (İSK) ile Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) yenilikçilik performansı açısından karşılaştırmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Ülkemizdeki içi boş yenilikçilik tartışmasını manalı kılabilmek için, İsrail’de olup da, Türkiye’de olmayanı anlamaya çalışmak gerekiyor. Neden İsrail ordusu bir dizi yüksek teknolojili yenilikçi şirket üretiyor da, bizim ordudan böyleleri çıkmıyor?

...

Sizce bu farkın kaynağında ne var? Üç noktanın altını çizeyim. Birincisi, teknolojik gelişmenin merkezinde her zaman kaynak kısıtı problemi vardır. Nüfusun çok değil, az olduğu yerde, sizden olan insana daha fazla değer verilir. Güvenlik tedbiri almak için, dağın başına asker konmaz, insansız hava savunma sistemleri geliştirilir. Niye Heronlar öncelikle İsrail’de vardır? Böyle düşünmek gerekir. İlk nokta şudur: İnsanına değer verenin, yeni teknolojilere açık olmayı seçmesi gerekir. Geleyim ikinci noktaya. Yeni teknolojileri kullanmanın önemli olduğunu düşünen bir yöneticinin, organizasyonunun yapısını değiştirmesi gerekir. Kendi içine kapalı askeri eğitim sistemi ile yetişen komutanların, değişen ihtiyaçları ve teknolojik imkânları süratle görebilmesi zordur. İhtiyacı fark etseniz bile, doğru cevabı bulabilmeniz uzun sürebilir. Ben ikinci olarak, her iki ordunun, organizasyon yapısının incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Meseleye yeni bir perspektiften bakabilecek olanın, karar almak gerektiğinde, inisiyatif kullanabilmesi ve etkili olabilmesi önemlidir. Üçüncüsü ise sivil hayata geçildiğinde, buluşları yapanların, bunları ticarileştirebileceği bir ortamın olmasıdır. Bu alan ordu karşılaştırmasının dışında kalmaktadır. Bizde bu alan da inanılmaz kısırlıktadır.

Söylediklerimin “Onların arkasında Amerika var” başlıklı aşağılık duygusu yüklü ve son derece Ortadoğulu açıklamalarla hiçbir alakası yoktur. Dikkatinizi çekerim. Türkiye’de problem bir yerde değil, her yerdedir. Ordular için doğru olan, şirketler için de doğrudur. Akılda tutulmasında fayda vardır.

Güven Sak

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1080095&Yazar=GUVEN-SAK&CategoryID=101

 AZERBAYCAN'I TÜRKİYE'NİN VE TÜRKLERİN CAN DOSTU ZANNEDENLER İÇİN, İSRAİL'LE GELİŞTİRDİĞİ İLİŞKİ ŞOK ETKİSİ YARATMIŞ OLMALIDIR

Dün ajanslara düşen bir haber, İsrail'in son dönemde izlediği dış politikayı anlamak açısından son derece önemliydi: İsrail ile Azerbaycan arasında 1,6 milyar dolarlık silah anlaşması imzalanmıştı. İsrailli yetkililerin ifadesine göre, anlaşmanın gereği olan silahlar, kısa zaman içinde Azerbaycan tarafına teslim edilecekti.

Bunu hiç şüphesiz, nükleer fizik uzmanlarının ardı ardına öldürülmesinden sonra İran'ın yaptığı "Bilim adamlarımızı Mossad öldürüyor ve ülkemize Bakü üzerinden giriş yapıyorlar" açıklamasıyla birlikte düşünmek gerekir. İranlı nükleer uzmanlarını İsrail'in ortadan kaldırdığına dair söylentiler, artık kuru birer iddianın olmasının ötesine geçmiş bulunuyor. ABD ve Avrupa basını bunu uzun uzun yazdığı gibi, İsrailli yetkililer de kamuoyu önünde adeta resmen onayladılar. Ayrıca, Mossad'ın tarihinde benzer sayısız operasyon yaptığını düşünürsek, Azerbaycan'ın İsrail'le 'derinlikli ve çok boyutlu' bir ilişki biçimi geliştirdiğini veya zaten var olan ilişkilerin artık açığa çıkmaya başladığını söylememiz mümkün hale gelir.

Azerbaycan, geleneksel olarak Türk siyasetçilerce "dost ve kardeş ülke" olarak adlandırıla gelmiştir. Bu açıklamanın Azeri cephesinden çok Türk cephesi tarafından heyecanla seslendirilmesindeki gülümsetici garabet bir yana, Azerbaycan için Türkiye halkının hissettiği de bir tür 'platonik kardeşlik'tir. Hatta "Tek millet – iki devlet" gibi romantik sloganlar bile üretilmiştir bu uğurda.

Azerbaycan'ı Türkiye'nin ve Türklerin can dostu zannedenler için, İsrail'le geliştirdiği ilişki şok etkisi yaratmış olmalıdır. Oysa özellikle İlham Aliyev döneminde Azerbaycan'ın ortaya koyduğu siyasal performans, Türk tarafının Azeriler konusunda fazlasıyla iyimser bir hülyaya kapılmış olduğunu da gösteriyor. Azerbaycan, Türkiye'nin hiçbir resmi tezini desteklemediği gibi, söylendiği gibi 'kardeş' bir duruş da ortaya koymamıştır.

Taha Kılınç

http://www.usasabah.com/Yazarlar/taha_kilinc/2012/02/27/israil-turkiyeyi-kusatiyor-mu

  ÜLKENİZİN ÇIKARLARI İÇİN KÖTÜLÜK YAPAR MISINIZ?

Fransız ajanları, Paris’teki Alman askeri ataşesinin çöplerini karıştırırken, Fransız generallerinden birinin yaveri olduğu anlaşılan bir subayın ataşeye yazdığı mektubu bulurlar…

Ve Yahudi asıllı Yüzbaşı Dreyfus’u, ‘bu el yazısı onundur’ diyerek tutuklarlar.

Dreyfus’u sağlam hiçbir delil olmamasına rağmen yargılar ve mahkûm ederler.

O sırada Fransız ordusunun en parlak subaylarından biri olan

Yarbay Picquart istihbarat servisinin başına getirilir.

Yarbay bütün belgeleri inceler, Alman ataşeyi takip ettirir ve asıl casusun bir başkası olduğunu görür.

Dreyfus’un sadece Yahudi olduğu için mahkûm edildiğini anlar.

Hemen gidip durumu anlatır, Dreyfus’un masum olduğunu derhal bırakılması gerektiğini söyler.

Yarbayı, ‘Senin de adın Alman ajanına çıkabilir’ diye tehdit edip Tunus’a sürerler.

Fransız yazar Zola meseleyle ilgilenir ve o meşhur ‘Suçluyorum’ yazısını yazar…

Dreyfus’un haksız yere hapishanede olduğunu halka açıklar.

Fransız halkı, Dreyfus’un suçlu olduğunu düşünen “vatanseverler” ve Dreyfus’un masum olduğuna inanan “hainler” olarak ikiye bölünür.

Zola bir süreliğine ülkeyi terk etmek zorunda kalır.

Fransız halkı işin ucunu bırakmaz ve sonunda generallerin kendi çıkarlarıyla ordunun ve ülkenin çıkarlarını birbirlerine karıştırdıkları ve masum birini haksız yere hapse attıkları anlaşılır.

Dreyfus serbest kalır.

...

Siz o yarbayın yerinde olsaydınız ne yapardınız gerçekten?

Ülkenizin çıkarı ön planda diye masum bir insanın hapiste kalmasına razı olur muydunuz?

Ülkenin çıkarlarından söz edildiğinde size söyleneni derhal kabul eder miydiniz?

Yoksa…

Bir yoklayın içinizi…

Ülkenizin çıkarları için kötülük yapar mısınız?

Ülke çıkarları diye gerçekleri halktan saklar mısınız?

Sanem Altan

http://haber.gazetevatan.com/ulkenizin-cikarlari-icin-kotuluk-yapar-misiniz/434234/4/Yazarlar/174

  KASIMDAKİ SEÇİMLERE KADAR İSRAİL VE İRAN MESELESİ OBAMA'NIN KORKULU RÜYASI OLMAYA DEVAM EDECEK

Hizbullah ve Hamas'ın elindeki füzeleri etkisiz hale getirmek için İsrail hem İran'a hem de Gazze ve Lübnan'a aynı anda saldırmak zorunda kalabilir. Bu senaryo sadece İran'ı değil bütün bölgeyi içine alan bir savaşa girmek demek İsrail için. Bu çapta bir savaşa girme konusunda tam bir uzlaşma yok İsrail'de. İran'a saldırdığı anda ülkedeki milliyetçi toplumsal tepkinin İslami rejimi güçlenderecek olmasından da çekiniyor İsrail.

Bütün bunlara rağmen Netanyahu'nun İran politikası "her an saldırabiliriz" tehdidi üzerine kurulu. İsrail açısından ABD'yi baskı altında tutan akıllıca bir strateji bu. İsrail'in saldırma ihtimali ve bunun dünya ve ABD ekonomisi üzerinde doğuracağı olumsuzluklar Obama'nın İran politikasında bir rehavet oluşmasını engelliyor. Rehavet bir yana, Obama yönetimi son iki yıldır İran'a daha ciddi ekonomik, finansal ve diplomatik yaptırımlar uygulanması için tam saha küresel pres yapıyor. Obama bu ekonomik ve finansal yaptırımların İran'ı zayıflattığına inanıyor. Her ne kadar İran konusunda sert bir dil kullanarak, "askeri operasyon dahil, her türlü ihtimali gözden geçiriyoruz" dese de, Obama'nın stratejisi, zayıflamış bir İran'ı masaya çekme ve tavize zorlama üzerine kurulu.

Temel sorun İsrail ve ABD'nin zamanlama konusunda anlaşamıyor oluşu. ABD ekonomik yaptırımların etkili olduğunu ve zamanın İran'ın aleyhine çalıştığını düşünüyor. İsrail ise İran'da rejimin her geçen gün nükleer silaha bir adım daha yaklaştığını ve yakında "dokunulmazlık" kazanacağını iddia ediyor. Bu şartlar altında Obama'nın Netanyahu'ya sabır telkin etmesi çok anlamlı olmayacak. Kasımdaki seçimlere kadar İsrail ve İran meselesi Obama'nın korkulu rüyası olmaya devam edecek.

Ömer Taşpınar

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/taspinar/2012/03/05/netanyahu-obama-ve-iran

 “BÜYÜK GÖRÜNTÜYÜ” HESABA KATMADAN DUYGULARA TESLİM OLUP ESKİ KÖPRÜLERİ YAKMANIN MALİYETİ DE BÖYLECE DAHA İYİ GÖRÜLÜYOR

Bu arada İsrail ile stratejik ilişkilerden memnun olan Azerilerin sayısı da az değil. Hocalı katliamını anma törenleri için Türkiye’ye gelen Azerbaycan Meclisi Dış İlişkiler Komitesi üyesi Ganire Paşayeva da bunlardan biri. Jerusalem Post’a göre geçen hafta İsrail’de bir konferansa katılan Paşayeva, “Komşulardan gelen itirazlara rağmen İsrail ile Azerbaycan arasındaki stratejik ilişkilerin gelişmeye devam edeceğini” vurgulamış.

Paşayeva burada sadece İran’ı değil, Ermenistan’ı da kastediyor tabii. Nitekim, Azerbaycan’da yazılanlara bakılırsa,  Bakü İsrail ile askeri işbirliğini ilk etapta Ermenistan’a karşı geliştiriyor. İsrail ile Azerbaycan arasındaki savunma anlaşması da bu yüzden Erivan’da da büyük endişe yaratmış bulunuyor.

Bu yüzden Ermenistan’da, İsrail-Azerbaycan yakınlaşmasını dengelemek için İran ile zaten iyi olan ilişkilerin daha da derinleştirilmesi çağrıları artıyor. Özetle, Kafkasya ile Ortadoğu arasında yeni stratejik köprülerin kurulmasına yol açan gelişmeler yaşanıyor.

Burada Gürcistan ile İsrail arasındaki ilişkilere ise hiç girmiyoruz.

Mevcut haletiruhiyesi düşünüldüğünde Ankara’nın, İsrail’in Kafkaslar’a böyle giriyor olmasından memnun olması mümkün değil. Sonuçta bu ilişkiler, Türkiye açısından Ortadoğu kadar stratejik olan bir coğrafyada yaşanıyor.

Ancak işin içinde İsrail’in bulunması nedeniyle burada yaşananlar da Türkiye’nin etki alanı dışında gelişiyor.“Büyük görüntüyü” hesaba katmadan duygulara teslim olup eski köprüleri yakmanın maliyeti de böylece daha iyi görülüyor.

Semih İdiz

http://dunya.milliyet.com.tr/israil-azerbaycan-iliskileri-gelisiyor/dunya/dunyayazardetay/05.03.2012/1511242/default.htm

  İRAN KONUSUNDA OBAMA VE NETANYAHU'NUN FARKLI DÜŞÜNDÜKLERİ VE BUNUN DA HEM SÖYLEM HEM DE POLİTİKALARINA YANSIDIĞI DA İNKÂR EDİLEMEZ

Görüşmenin kritik yönlerinin muhtemelen gizli kalacağı; ancak ana yönlerinin de medyaya şu veya bu şekilde yansıyacağı veya yansıtılacağı varsayılabilir. Zaten geçmişte olduğu gibi bugün de böyle olacak. Ayrıca, görüşmenin İran'ı yanıltacak biçim ve muhtevada yansıtılmasının mümkün olduğunu da kabul etmek gerekir. Bu da İran'a karşı yürütülen psikolojik kampanyanın bir parçası olarak görülebilir. Bu bakımdan görüşmeden sonra verilecek mesajları ya da bilgileri ihtiyatla ele almak gerekir. Ne var ki, bütün bu mülahazalara rağmen İran konusunda Obama ve Netanyahu'nun farklı düşündükleri ve bunun da hem söylem hem de politikalarına yansıdığı da inkâr edilemez elbette. Kısaca söylersek Obama İran'a karşı ihtiyatlı hareket edilmesi, herhangi bir askerî saldırının başka alanlarda sonuç alınmadan düşünülmemesi gerektiğine inanıyor. Bu başka alanlardan kasıt da diplomasi ve İran'a karşı sertleştirilen, genişletilen ve güçlendirilen ekonomik müeyyideler. Obama bunlardan sonuç alınmadan askerî tercihin söz konusu olmamasını; ama askerî tercihin de her zaman masada olduğunu söylüyor. Nitekim baskılar sonucu en son The Atlantic dergisine verdiği demeçte askerî tercih ile ilgili olarak Amerikan başkanının blöf yapmadığını ilan etmiş bulunuyor.

Diğer yandan, Netanyahu ve İsrail'in diğer liderleri İran'ın nükleer programında 'muafiyet bölgesi'ne yaklaştığını, buraya ulaştığı takdirde askerî harekâtın sonuç vermeyeceğini, dolayısıyla askerî harekâtın artık gündemde olması gerektiğini savunuyorlar. Muafiyet bölgesi denen şey de İran'ın nükleer tesislerinin herhangi bir askerî harekâttan zarar görmeyecek hale gelmesi demek. İsrail bu yüzden, hem kendi askerî harekâtını gündemde tutuyor ve aynı zamanda Obama'nın da böyle hareket etmesini istiyor. Başka bir yönden de kendi başına, Amerika dâhil hiç kimseye sormadan da İran'a saldırı hakkının olduğunu ısrarla tekrarlıyor, bu konuda Obama'yı da kendi yanında görmek istiyor. Obama da elbette buna karşı çıkıyor, muhtemel bir İsrail saldırısının felaket olacağına inanıyor.

Fikret Ertan

http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1254646&title=obamanetanyahu-gorusmesi-ve-iran

 İSRAİL, 2010’DA HAYDAR ALİYEV’İN ANITINI HADERA’YA BOŞUNA DİKMEDİ. MESELE, İLİŞKİLERİN SADECE İKİ ÜLKEYİ İLGİLENDİREN BİR ÇERÇEVEDE KALMAMASI.

İsrail-Azerbaycan dostluğu bugünün meselesi değil. Bakü 2008’de de Tavor silahı, çeşitli roket sistemleri, Orbiter ve Aerostar casus uçaklarından satın almak için İsrail’le anlaşmıştı. İki ülkenin birbirini tanıdığı 1992’den beri ilişki ağı istikrarlı bir şekilde büyüyor. Azerbaycan, İslam İşbirliği Teşkilatı’ndaki etkinliğini arttırırken Arapları kızdırmamak için İsrail’e henüz elçi atamasa da kurulan çark elçinin yokluğunu aratmıyor. 2005’ten itibaren karşılıklı ziyaretlerin sıklaştığı görülüyor. 2007’de Aleksander Şapiro Süleyman’ın başkanlığında kurulan ‘İsrail’deki Azerbaycanlılar Kongresi’ (İAK) boşluğu dolduruyor. Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin doğallığına güzelleme yapanlar buna, Yahudilerin ta geçen yüzyılın başında Azerbaycan’da edindiği yerden başlıyor. İAK direktörü Arye Gut 2009’da bir yazısına “Avrasya’da İsrail’e Azerbaycan’dan daha yakın ve sıcak ilişkileri olan ülke yok” notunu düşmüş. Gut’a göre 1918-1920’de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk sağlık bakanı bir Yahudi’ydi. Mecliste Yahudi grupların temsilcileri vardı. 1918-1920 arası Yahudiler ‘Kafkasyalı Yahudi Bülteni’, ‘Filistin’ gazetesi ve iki haftalık ‘Genç Siyon’ dergisini çıkardı. Sovyetler zamanında da Yahudiler Azerbaycan’ın entelektüel, ekonomik ve siyasi yaşamında rol oynamayı sürdürdü.

İsrail, Azerbaycan’da tarım, doğal kaynaklar ve iletişim alanında yatırım yapıyor. Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Aeronautics, Elta, ELISRA ve IMI dahil 75 şirketle 2009’da Bakü’ye yaptığı çıkarmada casus uçağı, uydu sistemi TecSAR ve zırhlı araç Namer’in ortak üretimini ele almıştı. Peres, Karabağ’a atfen “8 milyon nüfuslu ülkede 1 milyon mültecinin olması zor mesele, ama üstesinden geliyorsunuz” diyerek gönülleri fethetmişti. Avigdor Liberman da dışişleri bakanı olmadan önce Bakü’den dönüşte “Azerbaycan stratejik bir ülke” demişti. İsrail, 2010’da Haydar Aliyev’in anıtını Hadera’ya boşuna dikmedi. Mesele, ilişkilerin sadece iki ülkeyi ilgilendiren bir çerçevede kalmaması. İsrail ‘ABD’den habersiz İran’a vururum’ diye gürültü koparırken Bakü’de hem muhalefet hem iktidar cephesinden bazı vekillerin Azerbaycan’ın ‘Kuzey Azerbaycan’ olarak adlandırılmasını istemesi pek hayra alamet değil. İşgal altındaki topraklarını 20 yıldır geri alamayan bir ülkeyi, İran’ın kuzeyinde yani ‘Güney Azerbaycan’da hak iddia eder pozisyona düşürmekte amaç ne? Yine böyle bir tartışma yaşanırken 1995’te Tahran’da İranlı bir yetkilinin bana verdiği yanıt şuydu: “Büyük Azerbaycan’dan söz ediyorlarsa Kuzey’e kapımız açık, gelsinler.” İran-Azerbaycan ilişkileri apayrı bir fasıl. Ama Trans-Kafkasya’da artan İsrail nüfuzunun bölgede uyuyan sorunları tetikleyici bir etkiye dönüşmesi göz ardı edilmemeli.

Fehim Taştekin

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1080728&Yazar=FEHIM-TASTEKIN&CategoryID=100

 FİLİSTİNLİ ARAP BİR ENTELEKTÜELİN BU KONUDA ÇOK MÜHİM BİR AÇIKLAMASI VAR. DİYOR Kİ: “ORTADOĞU’DA HERHANGİ BİR ARABIN ORTALAMA BİR HAYAT YAŞAYABİLECEĞİ VE KAMUSAL HİZMETLERDEN FAYDALANABİLECEĞİ TEK YER, İKİNCİ SINIF BİR VATANDAŞ OLARAK YAŞAYACAĞI İSRAİL’DİR.” BU AÇIKLAMAYI ÖNEMLİ YAPAN BUNU SONUNDA BİRİNİN SÖZE DÖKMÜŞ OLABİLMESİDİR. YENİ OLAN BU

Eğer Türkiye Ortadoğu’yu Osmanlı’nın halifelik günlerine götürecekse, bence bu çok da parlak bir gelecek vaat etmiyor. Bugünün şartlarında bir Batı blokundan da bahsedemeyiz. Çok daha farklı bir dünyada yaşıyoruz. Ortadoğu’nun önemi de eskiye oranla hızla azalıyor. Bir zaman sonra da önemini tamamıyla yitirecek. Neden böyle düşündüğümü açıklayayım. Arap dünyasının fosil yakıtlar haricinde herhangi bir ürünü yok. Petrol ve doğalgaz haricinde Arap dünyasından ihraç edilen ürünlerin toplamı 5,5 milyonluk nüfusa sahip Finlandiya’nınkileri geçmiyor.

Er ya da geç petrol ve doğalgaz bitecek ya da yerini başka yakıtlara bırakacak. Bunun sonucunda Ortadoğu’nun önemi de kaybolacak. Bu önemin bugün bile azaldığını görüyoruz. Avrupa ve Amerika Ortadoğu ile eskisi kadar ilgilenmiyor. Güç artık daha da doğuya kayıyor. 21. yüzyılın süpergüçleri Çin ve Hindistan ve bu ülkeler ayrıca dünyanın güç odakları olacaklar. Rekabet ve işbirliği gibi konularda bu ülkelerin adı geçecek. Ortadoğu ise bu iki ülke için yalnızca rekabet ya da işbirliklerini güçlendirecekleri bir bölge olarak gündeme gelecek.

Belki İsrail, Ortadoğu’da bir rol üstlenebilir çünkü petrole ya da doğalgaza bağımlı olmadığı gibi kendine has yetenekleri ve insan kaynakları var. Hatta Hindistan ve Çin’in, bugün, İsrail ile yakın ilişki içerisinde olmasını bu şekilde açıklayabiliriz.

Modern iletişimin insanlara, dış dünya ile devamlı iletişimde kalma ve yaşadıkları hayatı ve zor koşulları diğer insanların yaşadığı hayatlar ile karşılaştırma şansı veriyor olması çok önemli bir özellik. En ilgisiz ve eğitimsiz insanlar bile bu sayede karşılaştırma yaparak durumlarının ne kadar kötü olduğunu farkına varabiliyor. Filistinli Arap bir entelektüelin bu konuda çok mühim bir açıklaması var. Diyor ki: “Ortadoğu’da herhangi bir Arabın ortalama bir hayat yaşayabileceği ve kamusal hizmetlerden faydalanabileceği tek yer, ikinci sınıf bir vatandaş olarak yaşayacağı İsrail’dir.” Bu açıklamayı önemli yapan bunu sonunda birinin söze dökmüş olabilmesidir. Yeni olan bu.

Bernard Lewis

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1080714&CategoryID=77

  Netten okumalar

 SÜNNETSİZLER LİSTESİ – CAN DÜNDAR

http://gundem.milliyet.com.tr/sunnetsizler-listesi/gundem/gundemyazardetay/03.03.2012/1510446/default.htm

  ŞARKILARINI BÜYÜKANNELERİ GİBİ SÖYLEYENLERE

Halk müziği tarzındaki Sefarad şarkıları, Ladino dilinde söyleniyor. Bu şarkılar arasında özgün besteler, anonim besteler ve popüler melodiler üzerine Ladino dilinde yazılmış şarkılar var.

Anadan kızına geçerek günümüze kadar gelen binlerce şarkı arasında, aynı besteye yazılmış değişik şarkı sözleri veya aynı sözlere yapılmış değişik besteler de bulunuyor.

Halk şarkılarının en önemli özelliği, sözleri. Onun için bu şarkıları, dili bilen birilerinin söylemesi otantik olabilmeleri açısından önemli.

Türk Sefarad müziğinin bir diğer öğesini de dini müzikler oluşturuyor. Yüzyıllardır Türkiye'deki sinagoglarda İbranice söylenen ilahiler, aklınıza gelebilecek her türlü Türk Musikisi makamında icra ediliyor.

http://www.bianet.org/biamag/sanat/136639-sarkilarini-buyukanneleri-gibi-soyleyenlere

GİZEMLİ AÇIKLAMALAR SENDROMU – UMBERTO ECO

http://www.tempoonline.com.tr/yazarlar/makale/57617.aspx

 GÜNÜN TARİHİ: 11 KIZGIN ADAM – ALİ MURAT HAMARAT

1932’de Almanya’da ilk şampiyonluğuna ulaşan takım, ertesi yıl Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte bir anda gözden düşüyordu. Başkanı, antrenörü Yahudi olan kulübün bu isimlerle yoluna devam etme imkânı bulunmuyordu.

http://tr.eurosport.com/futbol/11-kizgin-adam_sto3171035/story.shtml

   AMERİKALI YAHUDİLERİN BAŞKAN ADAYI KİM? – ALİ AKEL

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=05.03.2012&y=AliAkel

  Ladino / Seyredin

    FESTİLADİNO WİNNİNG SONG "PRİMER AMOR"

http://www.youtube.com/watch?v=sAKo1yN81CI&feature=share