(...) Daha kuvvetli bağıranın daha güçlü olarak algılandığı dönemler toplumlara hep acı getirmiştir. 20.yüzyılın ilk yarısında yaşananlar bunun kanıtı gibi durur. Mussolini, Lenin, Franco, Hitler ve Stalin gibileri Avrupa’da faşizm ve komünizmin insan kitlelerini peşinden sürükleyeceğinin sinyallerini veriyordu. (...)

" />

Modelimsi

(...) Daha kuvvetli bağıranın daha güçlü olarak algılandığı dönemler toplumlara hep acı getirmiştir. 20.yüzyılın ilk yarısında yaşananlar bunun kanıtı gibi durur. Mussolini, Lenin, Franco, Hitler ve Stalin gibileri Avrupa’da faşizm ve komünizmin insan kitlelerini peşinden sürükleyeceğinin sinyallerini veriyordu. (...)

Gündemin yoğun olduğu zamanlarda insanın aklı karışır… Hele hele neyin eğri neyin doğru olduğunu takip edemediği anlar onun için içinden çıkılamaz bir karmaşadır, kaostur. Bilgi kirliliği ile yoğrulmuş, ‘kimin eli kimin cebinde belli değil’ durumları, olayları yüzeysel olarak dahi izleyemeyecek duruma gelmiş halk kitlelerini teslim alır. Demokrasinin olmazsa olmazı şeffaflık zaten çoktan yerle bir olmuştur.

Daha kuvvetli bağıranın daha güçlü olarak algılandığı dönemler toplumlara hep acı getirmiştir. 20.yüzyılın ilk yarısında yaşananlar bunun kanıtı gibi durur. Mussolini, Lenin, Franco, Hitler ve Stalin gibileri Avrupa’da faşizm ve komünizmin insan kitlelerini peşinden sürükleyeceğinin sinyallerini veriyordu. Hatta bu durum Uzakdoğu için bile geçerliydi.

Öyle de oldu… Halk yığınları, içinden geçmekte oldukları inişli çıkışlı, bir şeye benzemeyen dönemi, çareyi ‘çok bağıran liderlerde’ bularak aşmaya çalıştı. Oysa savaş sonrası dönem gösterdi ki, toplumları oluşturan bireyler esasında ‘fikri hür, vicdanı hür’ olmayı tercih ediyorlar. Çoğulcu demokrasi, soğuk savaşın getirdiği derin paranoyaya rağmen, batıda yerini buldu ve yalnız yaşam standardını değil, düşünce ve davranış biçimlerini de yukarılara çekti.

Bu anlamda, ‘Batı’ insanı ile ‘Doğu’ insanı arasındaki fark o denli büyüdü ki, 19. yüzyılda birbirlerine benzerlik gösteren bu toplumlar ayrıştı… Örneğin Ruslar ile Fransızlar ya da Almanlar, ya da İskandinavlar arasındaki uçurum büyüdü. Nitekim Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında oluşan ve doğu Avrupa’da liberal demokrasiye kapı açacağı düşünülen ‘perestroika’ ve ‘glasnost’ fos çıktı. Bir yerde doku uyuşmazlığı çıktı… Rusya ve etkisi altında tuttuğu ülkelerde kapitalizm yerleşti, ancak özgürlükçü demokrasi tuzla buz oldu. Yerine despotik cangıl demokrasi geldi, otokrasi yığınları esir aldı, onları efsunladı, sindirdi…

Insight Turkey* dergisinin son sayısında Francis Ghiles’in makalesini okurken bunlar geldi aklıma. Ghiles Arap Baharını değerlendirdiği yazısında şöyle bir saptama yapıyor: “Bazı gözlemciler, laik demokrasisi, patlayan ekonomisi ve büyüyen uluslar arası etkisi ile Türkiye’nin Müslüman âlemi için bir ilham kaynağı olduğunu iddia ediyorlar…”

Tam da burada Türkiye’yi nereye koymak gerek, hesap etmiş değilim. Osmanlı’nın çöküşü ile modern Türkiye’nin serpilmesi süreci, bu aşamada, değersizleştirilmeye çalışılan bir savaşıma dönüşüyor adeta. Oysa bu sürecin mimarı Atatürk’ün yarattığı - tüm zorlukları ile dahi olsa - belliyken, Lenin ve Stalin’in komünizminden, Mussolini ile Franco’nun faşizminden ya da Hitler’in nasyonal sosyalizminden eser kalmamış günümüzde. Eş deyişle, dünya, hatta kendi ulusları bunların yaptıklarını lanetlerken, Atatürk’ün eseri ortada…

 

Mustafa Kemal’in kazandırdıklarını salt bir toprak parçası üzerinde bağımsız bir devlet kurmak olarak okumak ve geçiştirmek büyük haksızlık olur. Giriştiği birçok yenilik yanında, seküler devlet yapısının daha çağdaş olacağını düşünerek hilafeti, çöken imparatorlukların bir daha geri gelmeyeceğini ve geleceğin cumhuriyet yönetiminde olduğunu düşünerek saltanatı kaldıran bir devlet adamıydı Atatürk! Bu anlamda tarihe imza atan, iz bırakan bir kişilikti.

Onun kurucu neslinden sonra gelenlerin kendisini, olmasını arzu ettiği şekilde anlamış olduğunu söylemek, maalesef doğru bir saptama olmayacak. Neredeyse bir asır önce koymuş olduğu çağdaş prensiplerin günümüzde moderniteyi yakalamak adına ayıklanıyor olması bunun belirtisi gibi duruyor. Uzunca bir süredir geleceğin yap boz mantığı ile şekillendirilmeye çalışıldığı, toplumsal mutabakatın çatırdadığı, bireysel çıkarların ulusal olanların önüne geçtiği, adaletin tecellisinin kamu vicdanını rahatsız edecek şekilde gerçekleştiği, şeffaflığını yitiren bir sosyal yapının egemen olduğu bir modelin başkalarına ilham verebiliyor olacağının iddia edilmesi dolayısı ile, son derece iyimser bir yaklaşım olacaktır.

 

* Insight Turkey Vol.14 No.1 / 2012

“A New Deal for Arab People - Arap Halkı İçin Yeni Bir Pazarlık”  Francis Ghiles

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın! Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın