Batya Natan

Bu hafta ağımıza takılanlar

Şirketin şeceresine bakın! Selvi, yazısını “Terörle mücadelede büyük umutlarla aldığımız Heronların durumu ortada. Biz ise İmralı’nın güvenlik sistemini Yahudi asıllı, İsrail-Türk, çifte vatandaşlık kimliğine sahip kişilere emanet ediyoruz” cümlesiyle taçlandırıyor. Yahudi eşittir ‘arkadan iş çevirir’, Yahudi eşittir terörü destekler mesajlarıyla. Şecerecilik bir devlet geleneği, bir halk karakteri olarak büyüyüp serpiliyor ve terbiyesiz bir silaha dönüşüyor. Ezgi Başaran

Bu hafta ağımıza takılanlar

BİR RİVAYETE GÖRE, GEMİNİN BATIRILMASI EMRİ ANKARA'DAN VERİLDİ. BÖYLELİKLE ARKADAN BAŞKA MÜLTECİLERİN GELMESİNE MANİ OLMAK DA DÜŞÜNÜLMÜŞ OLABİLİR. ALMAN KORKUSU VEYA YAHUDİ DÜŞMANLIĞI DA SEBEP OLMUŞ OLABİLİR

Behiç Erkin, Çanakkale Savaşı'nın ve Milli Mücadele'nin lojistiğini üstlenen komutandı. Milli Mücadele başarıyla tamamlandıktan sonra TCDD'yi kurmuş ve yönetmiş. Bayındırlık Bakanlığı yapmış. MİT'in kurucuları arasında yer almış. Ve saire... Marifetleri saymakla bitecek gibi değil. Ama bir marifeti var ki...

Dik başlı ve -Mustafa Kemal'in ona verdiği soyadına göre- müstakil fikirli biriymiş. Anlaşılan İnönü ile yıldızları hiç barışmamış. Büyükelçi olarak Budapeşte'ye gönderilmesi belki de bu yüzdendi. İkinci Dünya Savaşı öncesinde, İnönü kendisine Paris veya Berlin büyükelçiliğini teklif etmiş. O da Paris'i tercih etmiş. Çok geçmeden Almanlar Fransa'yı işgal etmişler. Vichy Hükümeti, Fransız Yahudilerini gönüllü olarak Almanlara teslim etmeye başlamış. İşte bu dönemde Erkin ve diğer Türk diplomatlar, Türk Pasaportu vererek binlerce Yahudi'yi Nazilerin elinden kurtarmışlar.

Dönemin ruh halini anlamaya yardımcı olması için, savaştan uzakta, buralarda yaşanan onlarca trajediden sadece birini hatırlatayım. Struma, taşıdığı 769 Yahudi mülteciyle, iki aydan uzun bir süreyle İstanbul açıklarında bekletildi. İçler acısı hikâye, geminin Karadeniz'de batmasıyla, bir insanlık faciası olarak sona erdi. Neden battığı konusunda rivayet muhtelif. Bir rivayete göre, geminin batırılması emri Ankara'dan verildi. Böylelikle arkadan başka mültecilerin gelmesine mani olmak da düşünülmüş olabilir. Alman korkusu veya Yahudi düşmanlığı da sebep olmuş olabilir.

İşte dünya, Avrupa ve Türkiye bu şartlarda yaşıyorken, Erkin ve diğer Türk diplomatlar, 'bu Yahudiler Türk vatandaşı, onlara dokunamazsınız' diyerek Nazilere posta koymuşlar. Yahudileri trenlere doldurup, Alman işgali altındaki ülkelerden geçirip, İstanbul'a getirmişler.

Cemalettin Taşçı

http://www.aksam.com.tr/turk-pasaportu-ve-musademe-i-efkar-4507y.html

 ‘ARAP UYANIŞI’NIN BAŞARILI OLMASI HÂLİNDE BU ÖNEMLİ KOZUN ELLERİNİN ARASINDAN KAYIP GİDECEĞİNİ BİLEN İSRAİL, YOL YAKINKEN SÜRECİ SEKTEYE UĞRATMA TELAŞESİNDE

Küresel güçleri içine düştükleri çelişik tabloda yalnız bırakmayan Ortadoğu’nun vazgeçilmez ikililerinden İran ve İsrail de zor günlerin eşiğinde. Her ikisi de Suriye sorununda Esed rejiminin devamı için farklı mekânlarda dualar ederken; biri açıktan, diğeri ise dolaylı olarak Şam rejimine destek veriyor. Muhtaç oldukları Ortadoğu düzeni ve çatışma ortamının sonlanması ihtimali her iki ülkeyi de tedirgin ediyor. İsrail, bir yandan ateşkes ilan eden Hamas’a rağmen Gazze üzerine harekât planları yaparken; diğer yandan İran’ın nükleer programını bahane ederek Tahran’a saldıracağı söylentilerini yayıyor. Ben kendimi bildim bileli İsrail, İran’a saldırmak üzeredir ve İran da ülkesine saldırılması hâlinde en sert şekilde yanıt vereceği tehdidini savurup durur. Artık ağızlara sakız olan bu bahane ile ‘Batı ittifakı’ ya da tek başına İsrail, İran’a yönelik bir saldırı gerçekleştirme riskini göze alabilir mi? Bu sorunun cevabını, karşımızda bulunan yalnız, güvensiz, endişeli ve bir o kadar da tutarsız Tel Aviv yüzünden bilemiyoruz. Lakin bu tür bir girişimin ‘Arap Uyanışı’nın çok daha radikal ve demokrasiden uzak aktörlerin elinde şekillenmesine vesile olacağını tahmin etmek güç değil. Yılardır Ortadoğu’nun tek demokratik ülkesi olma payesi ile kendi politikalarını ‘tek gerçek’ olarak pazarlayan Tel Aviv köşeye sıkışmaya başladı. ‘Arap Uyanışı’nın başarılı olması hâlinde bu önemli kozun ellerinin arasından kayıp gideceğini bilen İsrail, yol yakınken süreci sekteye uğratma telaşesinde.

…

Ortadoğu üzerinde herkesin farklı bir hesabı var ve maalesef bu hesapların hiçbirinde ‘Ortadoğulular için huzur’ tercihini ilk sıraya yazan güçlü bir aktör yok. Farklı krizlerle Tel Aviv kapısını kapatan Türkiye, kısa süre önce Şam rejimine karşı aldığı net tavırla Beşşar Esad ile ipleri koparmıştı. Arap toplumlarının sağlıklı zeminde demokratikleşmesinden hoşnut olmayan ‘müttefiklerin’ tercihleri neticesinde Ankara yeni yol ayrımları ile burun buruna gelebilir. Hâlâ vakit varken nasıl bir Ortadoğu hayal ettiğimizi ve bunun için hangi bedelleri ödeyebileceğimizi hesap etmemiz gerekiyor.

Selim Savaş Genç

http://aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action;jsessionid=53193A5975F956AA3879BF19EB6525BA?newsId=30999&columnistId=138

HİÇBİR ‘ETKİLİ’ KİŞİ ÇIKIP DA “NE VARMIŞ YAHUDİYSEM, ERMENİ OLSAM NE OLUR” DEMEYİNCE… OLACAĞI BUDUR. DAHA ÇOK ‘YAHUDİ SEVGİLİLER’, ‘YAHUDİ DAMATLAR’, NÜFUS KÂĞITLARI, PASAPORT KOPYALARI, ŞİRKET YÖNETİM KURULU LİSTELERİ GÖRÜRÜZ. ÇOKKÜLTÜRLÜ MEMLEKETİMİZİN ZENGİNLİĞİ OLARAK

Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi’nin pazartesi günkü “İmralı’nın güvenliğini sağlayan şirket” başlıklı yazısı da tastamam bir şecerecilik örneği: “Öcalan’ı koruyan güvenlik kameraları ve ses kayıt sistemlerini kuran Pronet, 1995’te Yahudi asıllı Alp Saul, Beri Koronya ve İshak İbrahimzadeh tarafından kuruluyor.

Şirketin ortakları ve yönetim kurulu üyeliklerinin çoğunluğunu yine Yahudi asıllı işadamları oluşturuyor. Kuruculardan İshak İbrahimzadeh, Türk Musevi Cemaati Başkanvekili. Pronet’in genel müdürü Metin Kastro ise yine Yahudi asıllı bir işadamı. Kastro, aynı zamanda, Balat Or-Ahayim Musevi Hastanesi Vakfı’nın yönetim kurulu üyesi.”

Vay ki ne vay… Hey ki ne hey… Şirketin şeceresine bakın, Kürt sorununu bir nevi çözün!

Selvi, yazısını “Terörle mücadelede büyük umutlarla aldığımız Heronların durumu ortada. Biz ise İmralı’nın güvenlik sistemini Yahudi asıllı, İsrail-Türk, çifte vatandaşlık kimliğine sahip kişilere emanet ediyoruz” cümlesiyle taçlandırıyor. Yahudi eşittir ‘arkadan iş çevirir’, Yahudi eşittir terörü destekler, alt mesajlarıyla.

Şecerecilik bir devlet geleneği, bir halk karakteri olarak büyüyüp serpiliyor ve terbiyesiz bir silaha dönüşüyor.

Ama nasıl büyümesin, nasıl serpilmesin? Cumhurbaşkanımız yedi ceddinde Ermeni olmadığını sayfalar dolusu bir metinle kanıtlama gayretine düşünce..

Başbakanımız “Ne Yahudiliğimiz ne Ermeniliğimiz ne affedersiniz Rumluğumuz kaldı” diye başka şecerecilere sitem edince.. Zerdüştlüğü, Aleviliği en kötü sıfatların en kötüsüymüş gibi işaret edince..

Hiçbir ‘etkili’ kişi çıkıp da “Ne varmış Yahudiysem, Ermeni olsam ne olur” demeyince…

Olacağı budur. Daha çok ‘Yahudi sevgililer’, ‘Yahudi damatlar’, nüfus kâğıtları, pasaport kopyaları, şirket yönetim kurulu listeleri görürüz. Çokkültürlü memleketimizin zenginliği olarak.

Ezgi Başaran

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1069645&Yazar=EZG%C4%B0%20BA%C5%9EARAN&Date=16.11.2011&CategoryID=98

İSRAİL’E SON 2 YILDIR ‘ABİ BİR ÖZÜR DİLESEN DE, ŞU MESELEYİ ORTADAN KALDIRSAK' DİYE YALVARMIYOR MUYUZ?

Görünen o ki dünya sistemi bu sefer Suriye’yi yemek istiyor.

Hem de Türkiye’nin dindar muhafazakârlarının eliyle.

Suriye’yi ABD adına yeme konusunda o kadar iştahlılar ki, ülkesindeki olaylardan dolayı başı sıkışmış, çaresizliğe düşmüş bir komşunun özrü bile kabul edilmiyor.

İnsan sormadan edemiyor: Peki 9 vatandaşımızın canını alan İsrail’in özür dilemesi yetiyor da, birkaç çapulcunun yaptığı sokak eyleminden dolayı Suriye’nin özür dilemesi niçin yetmiyor?

İsrail’e son 2 yıldır ‘Abi bir özür dilesen de, şu meseleyi ortadan kaldırsak' diye yalvarmıyor uyuz?

Kaldı ki bayrak yakmak ne zamandan beri devletler arası münasebetleri bu düzeyde etkiliyor?

Bizler yıllarca Türkiye sokaklarında başta ABD olmak üzere birçok devletin bayrağını yakmadık mı? Hangi devlet, bayrağını yaktık diye Türkiye’ye savaş açma aşamasına kadar geldi?

Gerçekten merak ediyorum. Başta Ahmet Davutoğlu olmak üzere, muhafazakâr camiayı Suriye konusunda bu kadar incelikten uzak, bu kadar vicdandan yoksun, bu kadar atak hatta neredeyse "gözü dönmüş" bir tutum almaya sevkeden şey nedir? 

Cenk Açık

http://www.gazeteciler.com/cenk-acik/muhafazakar-medya-ve-davutogluna-bir-sorum-var-644y.html

TÜRKİYE İSRAİL’İN DE İRAN’I VURACAĞINA İNANMIYOR. İSRAİL’İN “VURURUM TEHDİDİ” İLE İRAN ÜZERİNDE BASKIYI ARTTIRMAYI HESAPLADIĞI DÜŞÜNÜLÜYOR

İran’a askeri bir saldırı, şimdiye kadar Türk dış politikası açısından en kötü senaryo oldu.

Bu durum değişmiş değil.

Zaten Türkiye İsrail’in de İran’ı vuracağına inanmıyor. İsrail’in “vururum tehdidi” ile İran üzerinde baskıyı arttırmayı hesapladığı düşünülüyor. ABD de İran’a baskıyı arttırabilmek için “yaptırımları ağırlaştıralım, böylece İsrail’i frenlemiş oluruz” diyerek müttefiklerini ikna etmeye çalışıyor ve bu taktik genelde başarılı oluyor.

Peki, hazır Türkiye ile İran’ın bölgesel rekabeti artmışken, Ankara yaptırımların ağırlaştırılarak, Tahran’ın daha fazla baskı altına alınmasından memnun olur mu?

Eminim bu soru ABD ve İsrail’de de soruluyordur.

Görüşlerine başvurduğum bir yetkili, “Artan rekabet nedeniyle Tahran’ın tartışmalı nükleer programı konusunda tavrımızı değiştireceğimizi sananlar bence yanılırlar” dedi; bunun kendi görüşü olduğunun altını çizerek. Bu görüşün hükümetin bundan sonraki çizgisine de hakim olacağını düşünüyorum.

Türkiye, İran’ın nükleer silah edinmesine - ki varsa böyle planları diye eklerdi AKP’li bakanlar - karşı.

Ancak Türkiye’nin görüşü şu (ki bu AKP hükümetlerinden önce de böyleydi):

"İran’ı vazgeçirmek için, nükleer silah edinme isteğine yol açan nedenlerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Bunun için de İran’ın bölgede nüfuz sahibi olduğunu kabul edip onu muhatap almak gerekiyor. Tabii ki bunu yaparken, İran’ın terörü destekleyen, bölgeye nifak tohumları eken tutumundan vazgeçirtip, daha yapıcı bir rol oynamaya kanalize etmek gerekiyor."

Bunları söylemesi kolay ama gerçekleştirilmesi tabii ki kolay değil. Bununla birlikte yaptırımlar da şimdiye kadar sonuç vermedi. Evet, belki nükleer programın hız kesmesine yol açabilir ama yaptırımların, rejimin içindeki şahinlerin meşruiyetini güçlendirme gibi bir etkisi de oluyor ki; asıl istenen şahinlerin zayıflayıp, yerine daha ılımlıların gelmesi.

Özet olarak iki ülke arasındaki çıkar çatışmasının artmasıyla Türkiye’nin İran’ın nükleer programı ile ilgili temel çizgisinde değişiklik olmayacak gibi görünüyor. En azından Ankara’nın kısa vadeli kazanımlar için temel hedefinden sapma yapmaya niyeti yok.

Barçın Yinanç

http://www.yenitan.com.tr/tr/34/nwCat/0/authorID/42/articleID/260/p/abd-ve-israilde-cevabi-en-fazla-merak-edilen-soru

TÜRKİYE GEÇMİŞTE SURİYE-İSRAİL, HAMAS-FETİH, BATI-İRAN ARASINDAKİ MÜZAKERELERDE EŞİT MESAFEDE HERKESLE KONUŞARAK YAKALADIĞI EŞSİZ POZİSYONUNU NEDEN ÇÖPE ATTI?

Türkiye neden savruldu? Sadece 911 km sınırı olan Suriye ile değil, 454 km sınırı paylaştığı İran’la ‘düşman komşu’ durumuna düşmeyi, Rusya ile ‘soğuk savaş’a dönmeyi neden göze aldı? Başbakan “Halkları cezalandırmaktan başka işe yaramıyor” diyerek sergilediği ilkesel duruşu neden terk etti? “Verdiğim elektriği keserim”le başlayan yaptırım tehditler ‘smart sanction’ (akıllı yaptırım) teziyle izah edilebilir mi? Sanki Türkiye elektriği kesince Esad’ın sarayı kararacak! Türkiye geçmişte Suriye-İsrail, Hamas-Fetih, Batı-İran arasındaki müzakerelerde eşit mesafede herkesle konuşarak yakaladığı eşsiz pozisyonunu neden çöpe attı? Neden başından barışçıl gösterilere paralel gelişen silahlı direnişi görmeyip Esad’ı da aşan şartlar koştu? Tüm bu soruların yanıtı belki de şu soruda gizli: Türkiye, İsrail’le restleşme nedeniyle üzerinde oluşan baskıları bertaraf etmek için Suriye’yi feda ediyor olmasın?

Fehim Taştekin

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1069862&Yazar=FEHİM&Date=18.11.2011&CategoryID=100

BİR ZAMANLAR YAHUDİLER NE İDİYSE BUGÜN MÜSLÜMANLAR TAM DA AYNI ROLÜ OYNUYORLAR... MÜSLÜMANLAR, AVRUPA’NIN YENİ YAHUDİLERİDİR

Tekrar Avrupa’ya dönecek olursak... Aslında bu yaşananlar bir tür dejavu... Bir zamanlar Yahudiler ne idiyse bugün Müslümanlar tam da aynı rolü oynuyorlar... Müslümanlar, Avrupa’nın yeni Yahudileridir. Bir zamanlar Yahudiler nasıl şeytanlaştırıldıysalar, bugün aynısı Müslümanlar için yapılıyor. Avrupa Müslümanlar için manevi bir toplama kampına dönüşüyor. Bu konuda ciddi bir yüzleşme yaşanmadıkça, ne bu ırkçılığın ne de onun yeni kurbanlara ulaşmasının önüne geçilebilir...

Türkiye’ye çok önemli görevler düşüyor bu çerçevede... Müslümanların Avrupa’da reva görüldükleri muameleden dersler çıkarıp, kendi dini azınlıklarına adam gibi davranmayı öğrenmek bunlardan biri mesela... Tabii bunu yapabilmek için geçmişle açık yürekli bir karşılaşma gerekiyor...

Ama bana sorarsanız, en önemlisi, Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne girişinin ‘gerçek anlamını’ kavramasıdır. Bütün bu anti-Müslüman histerinin en kuvvetli ilacıdır Türkiye’nin AB’ye girişi... Bu nedenle de 21. yüzyılın en önemli siyasal olaylarından birisi olacaktır... ‘Domuz çorbasının’ yanına şöyle sıcacık bir ‘tarhana çorbası’ da koyup Avrupa mutfağını çokkültürlü bir hale getirmek ve yeni Nazilere dur demek için...

Orhan Kemal Cengiz

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1069902&Yazar=ORHAN

YAZMADIM... ÇÜNKÜ TÜRKİYE, ORADA DOĞRU OLANI YAPTI. YANLIŞ OLAN, MAVİ MARMARA RAPORUNDAN SONRA YAPILAN O ÖLÇÜSÜZ, UYGULANMASI İMKÂNSIZ AÇIKLAMALARDI

Bundan 3 hafta önce, Gazze’ye giden iki gemi İsrail askerleri tarafından Doğu Akdeniz’de durduruldu. Biri, Kanada bandıralıydı ve adı “Tahrir”di.

Öteki İrlanda bayrağı taşıyordu... İsrail askeri yetkilileri gemiye telsizle sordu:

“Nereden geliyorsunuz?”Gemi cevap verdi: “Türkiye’den...

Etrafta olup biteni izleyen bir Türk bu haberi okuyunca neyi hatırlar?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2 Eylül 2011 günü yaptığı o zehir zemberek açıklamayı, değil mi? “Türkiye Doğu Akdeniz’de seyrüsefer güvenliğini sağlamak için önlem alacak.”

İçini de doldurdular. Gerekirse donanmasını gönderecek, uçaklarını kaldıracak.

Peki ne oldu? İşte adam, bütün dünyanın gözü önünde 2 gemiyi daha durdurdu, limanlarına çekti. O haberi okuyunca siz de benim hissettiklerimi hissetmediniz mi?

“Nerede kardeşim seyrüsefer özgürlüğünü sağlayacak büyük Türkiye’nin uçakları, gemileri, denizaltıları... Hani manşetlerden duyurulan o Barbaros’un torunlarının şanlı armadası?

Nerede o levendler, Doğu Akdeniz’i gaddar Netanyahu’ya dar edecek, ay yıldızlı insaniyet filosu?”O günlerde Marmaris’in Sazlık Koyu’ndan demir alan bir Türk gemisi, Doğu Akdeniz semalarında bayrak dalgalandıran bir Türk F-16’sı vardı da biz mi duymadık.

Kandil’i PKK’ya dar eden gümbürtüleri her gün duyuyoruz da, Doğu Akdeniz’deki F-16’ların motorlarına susturucu mu takıldı?

Evet, Türk Hariciyesi’nin o zehir zemberek tadı henüz damağımdayken, bunları hissettim.

Yazımın başlığı da şöyle olacaktı: “Hani nerede o Barbaros’un torunları...”

Yazmadım. Çünkü yanlış, çok yanlış, bir yazı olacaktı.

Ben yazmadım, başka kimse de yazmadı. Kimse, bu olayı Hariciye’nin suratına çarpmadı.

Korkudan veya pısmışlıktan değil; akıl, serinkanlılık, teenni ağır bastığı için.

Yazmadım... Çünkü Türkiye, orada doğru olanı yaptı.

Yanlış olan, Mavi Marmara raporundan sonra yapılan o ölçüsüz, uygulanması imkânsız açıklamalardı.

Ertuğrul Özkök

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19252683.asp

AKP HARİCİYESİNİN HÂL BİR “ARAP BAHARI” YATIRIMI OLARAK İSRAİL’LE SOĞUK SAVAŞA İHTİYACI KALMIŞ MIDIR?

Türkiye’nin geçen eylül başında İsrail’e “soğuk savaş” ilan etmesi, tepkisel olduğu kadar, bölgesel hesapların gölgesinde kalınarak da verilmiş bir karardı.

İsrail’le normalleşmek için özür ve tazminatın yanına üçüncü koşul olarak bir de Gazze ablukasının kalkmasını getirmek, Arap Baharı’nın çalkantılı denizindeki AKP hariciyesinin, dış politika gemisini “İsrail karşıtlığı”na bağlamasıydı. Geri dönüş garantisi olduğu varsayılan bir “Arap yatırımı”...

Davutoğlu’nun “Doğu Akdeniz’de seyrüsefer güvenliğinin temini için gerekli bütün önlemler alınacaktır” diyerek, çatışmacılığa da yatırım yaptığı 1 Eylül gününden bu yana, o kadar önemli gelişmeler yaşandı, o kadar kritik durumlar hâsıl oldu ki bölgede, şimdi bu “soğuk savaş”ın lüzumuyla ilgili bir “gerçeklik denetimi” yapmanın zamanı gelmiş bulunuyor.

En önemlisi, Türkiye’nin Suriye’deki isyana elini uzatması oldu. Bugün Türkiye Suriye’deki asi güçleri destekleme hususunda açık ara dünya şampiyonudur.

Ve adı doğru ya da yanlış, “Arap Baharı” olarak yerleşen fenomenin ateşi bugün Suriye’den yükselmekteyse, bu da otomatikman Türkiye’yi “Arap Baharı’nın Arap olmayan şampiyonu” yapıyor.

O halde, kendi eseri olan bu yeni durumda AKP hariciyesinin hâlâ bir “Arap Baharı” yatırımı olarak İsrail’le soğuk savaşa ihtiyacı kalmış mıdır?

…

Suriye’deki isyana ve rejim değişikliğine artan angajmanı sonucunda zaten ölçüsüz riskler almış olan bir AKP hariciyesi için diğer taraftan İsrail’le kendi seçtiği bir soğuk savaşı yaşamak, fazladan bir “lüks” değil mi?

Neyse ki afaki bir soğuk savaşı ilelebet sürdürme imkânı yoktur.

Sonunda geriye hükümsüz meydan okumalar kalır. Ve tabii ki ders çıkarılması gereken hatalar...

Mesela, Mavi Marmara olayıyla ilgili geçen eylül başında açıklanan BM Soruşturma Paneli’nin raporuna verilen tepki, Türkiye’nin kamu diplomasisini kullanmaktaki acemiliğini göstermesi bakımından örnek vakalardan biridir.

Panelin raporu yayımlamasından önce, İsrail’in Gazze ablukasının yasadışı olduğunun -öyle olsa bile- aşırı vurgulanması suretiyle riskli bir alana “stratejik yığınak” yapıldı. Risk, Türkiye’nin bu tezinin kabul görmemesiydi ve nitekim BM paneli ablukayı “yasal” olarak nitelendirince, bu “Türkiye’nin yenilgisi” olarak gözlerde büyüdü. Oysa ana yığınak, Türkiye’nin özür ve tazminat talep ettiği alana, işin esasına, yani 9 Türk’ün katledilmesine yapılmalıydı.

Raporda, İsrail’in 9 kişiyi öldürmesinin “kabul edilemez” olduğu, kurbanların çoğunun, bazıları arkadan ve yakın mesafeden olmak üzere birden çok kez vurularak öldürüldüğü belirtiliyor ve İsrail’in bunun tatminkâr bir açıklamasını yapamadığı, hesabını veremediği vurgulanıyordu. Bunlar Türkiye’nin taleplerini kuvvetle destekleyen saptamalardı.

Raporu resmen açıklanmadan bir gün önce basına sızdıran taraf İsrail oldu. Bu sayede İsrail “ablukanın yasallığı” hususunda dünya kamuoyunda algı kalıbı oluşturdu. Türkiye kibirli davranmayıp sızdırsaydı, raporun içeriği dünyaya “İsrail’in taammüden kan dökmesi” anlatımı üzerinden ulaşacaktı.

Tüm bunların üzerine Cumhurbaşkanı Gül’ün, tepkisel davranıp “Bu rapor yok hükmündedir” diye demeç vermesi, raporun ötesinde sürecin tamamı hakkındaki her türlü kamu diplomasisi faaliyetini imkânsızlaştırdığından, Türkiye’nin yabancısı olduğu bu alandaki kati yenilgisini ilan etti.

Kadri Gürsel

http://dunya.milliyet.com.tr/turkiye-israil-yeniden-dusunmek-1-/dunya/dunyayazardetay/20.11.2011/1464932/default.htm

GAZZE’DEKİ İSKELELERDEN BİRİNE BİRKAÇ TÜRK YARDIM GEMİSİNİN ÂLÂ-YI VÂL İLE YANAŞMASINA İZİN VERİLSE, BU KOŞUL DA YERİNE GETİRİLMİŞ OLMAZ MI?

Neticede, Türkiye ve İsrail arasında ilişkilerin normalleşmesini öngören anlaşma geçen haziran itibarı ile “yüzde 95” tamamdı...

Ama anlaşma hiçbir zaman “yüzde 100 tamam” olmadı; çünkü İsrail’deki aşırının da aşırısı Lieberman engeli aşılamadı. Başbakan Binyamin Netanyahu, Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ı özür ve tazminata ikna edemedi. Ve BM Soruşturma Paneli’nin 2010’un ağustosunda kurulmasının ardından başlatılan Türkiye-İsrail gizli müzakereleri, anlaşma taslağının geçen haziranda hazırlanmasını takip eden günlerde çöktü.

Bu “ikili kanal”da işler sıkı tutulmuştu. BM Soruşturma Paneli’nin İsrailli üyesi Joseph Ciechanover ile panelde Türkiye’yi temsil eden Emekli Büyükelçi Özdem Sanberk aynı zamanda ikili kanal üzerinden görüşüyorlardı. Ancak Panel’in başkanı Geoffrey Palmer ve yardımcısı Alvaro Uribe, iki ülke arasında gizli bir müzakerenin sürdüğünden haberdar olsalar da Ciechanover ve Sanberk’in bunda yer aldığını bilmiyorlardı. “İkili kanal” Cenevre, Bükreş ve Roma’da toplantılar yaptı. Türkiye’den Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, İsrail’den Başbakan Yardımcısı Moşe Ya’alon da katıldı. Her şeye rağmen bu anlaşma taslağı Türkiye ve İsrail arasındaki yeni bir normalleşme sürecinin hareket zemini olabilir. Tabii, Lieberman’ın Ortadoğu’daki yeni durumların ışığında iknası mümkün olabilirse...

Başbakan Erdoğan’ın normal ilişkiler için, gizli müzakereler çöktükten sonra getirdiği “Gazze’ye ablukanın kalkması koşulu” mu dediniz?

Gazze’deki iskelelerden birine birkaç Türk yardım gemisinin âlâ-yı vâlâ ile yanaşmasına izin verilse, bu koşul da yerine getirilmiş olmaz mı?

Kadri Gürsel

http://dunya.milliyet.com.tr/turkiye-israil-yeniden-dusunmek/dunya/dunyayazardetay/21.11.2011/1465363/default.htm

İSRAİL’DE YAŞAYAN TÜRK YAHUDİLERİYLE BURADA YAŞAYAN TÜRK YAHUDİLERİ İKİ ÜLKE ARASINDA DOĞAL BİR KÖPRÜ OLUŞTURUYOR

Öte yandan burada Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin önemi biliniyor. Bir kere ticari ilişkiler gayet sağlam biçimde sürüyor. İki ülke arasında günde karşılıklı dört uçak seferi yapılıyor. Ben İsrail’den İstanbul’a THY seferiyle geldim. İsrail’de yaşayan Türk Yahudileriyle burada yaşayan Türk Yahudileri iki ülke arasında doğal bir köprü oluşturuyor. Ayrıca bütün dünyadaki Yahudiler Türkiye’nin Yahudi tarihinde 500 yıldır oynadığı çok önemli rolün bilincindeler. Bu da Türk ve Yahudi halkları arasında doğal bir bağ oluşturuyor. Bütün bu sıkı bağlar sürerken bu iki ülke arasında birden ciddi sürtüşmelerin meydana gelmesi derin üzüntü ve bu hükümetin gerginlikleri körüklemek için gözünü budaktan sakınmayışı doğrusu büyük korku yaratmıştır.

Son haftalarda ise Türk hükümetine gönderilen mesaj, uçurumun kenarından dönülmesinin vakti geldiği biçiminde doğru olarak algılanmıştır. Bunu son olarak Gazze’ye giden filoya sorumlu yaklaşımıyla Türk hükümetinin tutumundan anlıyoruz.

…

Sanıyorum Türk hükümeti İsrail’le açık düşmanlık yaratılmaması, gerginliklerin azaltılıp normal ilişkilere dönülmesi gerektiğini anlıyor. Öte yandan İsrail hükümeti de bunu aynen yapmakta kesinlikle istekli. Artık ileriye bakma ve ilerleme zamanı gelmiştir.

Haritaya ve bölgeye baktığımız zaman İsrail’le iyi ilişkileri sürdürmekte Türkiye’nin çok daha fazla çıkarı olduğunu görüyoruz. Gerek Türkiye gerekse de İsrail terör tehdidi altında olan iki ülke. Bu iki ülke terörle mücadelede geçmişte çok iyi işbirliği yapmıştı. Bu işbirliğini gelecekte de sürdürmelerinde ikisi için de yarar vardır.

Jason Isaacson - Amerikan Yahudi Komitesi Uluslararası Direktörü

http://www.internetajans.com/default.asp?NID=110403

FAŞİZMİN DÜNYAYI KASIP KAVURDUĞU İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA, O FAŞİZMDEN ESENLENMİŞ POLİTİKALARIN MİMARI BİR BAŞBAKAN’IN İSMİ FENERBAHÇE’NİN STADINDAN UZAKLAŞMALIDIR...

Uzun zamandır bu konuyu düşünüyor, fakat yanlış anlaşılır diye “sabrediyordum...”

Konu Fenerbahçe’nin evi, mabedi olan Şükrü Saracoğlu Stadı’dır...

Şükrü Saracoğlu, Fenerbahçe’ye büyük hizmetler vermiş bir Başkan olabilir...

Saracoğlu, 1934’ten 50’ye yani Cumhuriyet tarihinin, çok partili demokrasiye henüz geçmediğimiz, tek parti dönemi boyunca Fenerbahçe’ye Başkanlık yapmış bir Başkan...

Aynı Şükrü Saracoğlu 1943-46 yılları arasında yani İkinci Dünya Savaşı’nı da içine alan yıllarda Türkiye’nin Başbakanlığını yapıyor...

Zaten ne oluyorsa o yıllarda oluyor...

Geçen pazar Habertürk gazetesi tam iki sayfa, göz yaşartan bir haber röportaja yer veriyor...

Şükrü Saracoğlu’nun Başbakanlığı sırasında, Almanya’da Yahudilere yapılan uygulamalardan esinlenerek, Türkiye’de azınlıklara konulan Varlık Vergisi’ni masaya yatırıyor...

Durup dururken hangi kriterle konduğu belli olmayan Varlık Vergisi sonucu birçok insan Aşkale’ye sürülüyor...

Maalesef bu ülkenin ve Cumhuriyet’in tarihinde utanç duyacağımız noktalardan biri Varlık Vergisi ve mağdur olan insanların dramı...

Ayrımcılığın, insanları göçe zorlamanın, ödemezlerse zorla berbat koşullarda çalıştırmanın zeminiydi Varlık Vergisi...

Bu vergiyi çıkartan kişi dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu’dur...

Yaşadığımız dünya insan haklarının kutsallığının, bireyin yaşam özgürlüklerinin sonuna kadar savunulduğunun, din, dil, ırk, cinsiyet ayrımlarının tarihe karışmaya doğru gittiği bir dünya...

Bu dünyanın değerleri içinde “Varlık Vergisi” bizlerin geçmişe yönelik ayrımcılıktan ve mağdur ettiği insanlardan dolayı utandığımız bir uygulama...

Böyle bir uygulamayı yapan Başbakan’ın adının, Türkiye’nin en güzide kulüplerinden biri olan, en güçlü sivil toplum kuruluşlarının başında gelen Fenerbahçe’nin “mahşeri kalabalığının toplandığı mabedinin” isim babası olması günahtır...

Bu günah hiçbir suçu ve günahı olmamasına karşın ucu Fenerbahçe’ye dayanan bir günah...

Fenerbahçe’nin tarihinde nice büyük futbolcular, başkanlar, teknik adamlar, hem futbolcu hem başkan olan efsanevi isimler var...

Faşizmin dünyayı kasıp kavurduğu İkinci Dünya Savaşı yıllarında, o faşizmden esenlenmiş politikaların mimarı bir Başbakan’ın ismi Fenerbahçe’nin stadından uzaklaşmalıdır...

…

Şükrü Saracoğlu’nun 16.5 yıllık Fenerbahçe’ye Başkan olması “bir utanç değil...”

Fakat Fenerbahçe’nin tarihinde stadına ismi konacak kişi; “Almanya’nın Hitler dönemindeki uygulamalarından esinlenmiş politikaların mimarı bir Başbakan değil, çok daha efsanevi bir Fenerbahçelinin ismi olmalı...”

Bu durum siyasi tarihi iyi bilen Fenerbahçeliler tarafından ele alınmalı...

Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu isminin geçmiş siyasi günahlarını hak etmiyor...

Reha Muhtar

http://haber.gazetevatan.com/Haber/412085/1/Gundem

DIŞİŞLERİ İSTEDİ İSRAİL'E YENİLDİK

A Genç Milli Takımı'nın 1994-1995 Avrupa Şampiyonası final maçları Güney Kıbrıs'ta oynanacaktı. Dışişleri Bakanlığı, Şenes Erzik'in başkan olduğu Federasyon'dan talepte bulundu. 'Elemelerden çekilin' dedi. Türkiye Cumhuriyeti, Güney Kıbrıs'ı tanımadığı için oradaki finallere gitmeyi istemedi. İlk maçta 1-0 yendiğimiz İsrail'e 2-0, bilerek yenildik. Maça çıkmasaydık, ceza alacaktık.

Serpil Hamdi Tüzün

http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=1204075&title=serpil-hamdi-tuzun-disisleri-istedi-israile-yenildik&haberSayfa=1

İLİŞKİLER SADECE DONDURULMADI, TÜRKİYE ÇOĞU ZAMAN SANKİ İSRAİL'E DÜŞMAN GİBİ DAVRANIYOR

Tanımı gereği çok keskin yükselme ve alçalmalar oluyor. Türkiye gibi Müslüman toplumlu bir ülke her zaman bölgedeki değişmeler ve Arap-İsrail geriliminden dramatik biçimde etkilenecek.  90'lar iyiydi, çünkü biz Arafat'ın elini sıktık. Türkiye Araplar ile İsrail arasındaki sorunların çözüleceğini düşündü. Ama şu an öyle düşünmüyor. Türkiye ne zaman İsrail ile komşuları arasında şiddet olduğunu düşündüyse, ilişkiler kötüleşti. Ben burada misyon şefi olarak görev yaparken ne AKP, ne Erdoğan, ne Erbakan vardı. Evren'in Cumhurbaşkanlığı dönemiydi ve herkesin 'İsrail'i çok seviyor' dediği ordu iktidardı. Ama ilişkiler berbat bir haldeydi. Ben Dışişleri'nde o zamanlar çok genç bir diplomat olan Ümit Pamir dışında kimseyi göremezdim. Dışişleri Bakanı İlter Türkmen'di. Şu an bu dediklerimi kabul etmiyorlar ama öyleydi.

…

İlişkiler şu an çok berbat bir halde. İlişkiler sadece dondurulmadı, Türkiye çoğu zaman sanki İsrail'e düşman gibi davranıyor.  Erdoğan, annesinin üzüntüsü nedeniyle geçen ay biraz sakindi ama öncesinde her hafta iki üç kez İsrail'i hedef alıyordu.  Gazze saldırıları, Mavi Marmara ve özür krizi üst üste geldi. Şu an Türkiye Suriye; bizse İran ile meşgulüz. Ama ilişkilerin alt düzeye indirilmesi önümüzde uzun dönem sürecek çok ciddi bir kriz süreci olduğunu gösteriyor.  Sanıyorum, bölgesel etkisi olan çok ciddi bir gelişme olması lazım.

Alon Liel

http://www.aksam.com.tr/turkiye-israil-gerilimini-istihbaratcilar-cozebilir--80064h.html

“BANA OBAMA’YI DESTEKLEMEK İÇİN İLHAM VEREN, ORTADOĞULU ŞAPKAM* VE İSRAİL’E OLAN BAĞLILIĞIMDIR”

Ross, Obama’nın İsrail yanlısı bağışçılara cazip gelmesini sağlamış olsa da, tecrübeli Ortadoğu uzmanının kendi öncelikleri vardı: İran’ın nükleer programını durdurmak. Onu genç senatörün başkanlık kampanyasını desteklemeye iten, Obama’nın İran’a Bush’tan daha fazla baskı yapabileceğine olan inancıydı. Seçimlerden bir ay önce Ross, Jewish Journal’da şöyle yazmıştı: “Bana Obama’yı desteklemek için ilham veren, Ortadoğulu şapkam* ve İsrail’e olan bağlılığımdır.” Ne İsrail’in ne de Amerika’nın, Ortadoğu’da İran’ın ve radikal İslamcıların stratejik zemin kazandığı bir dört yıla tahammülü yok. Ross’un da bunu anladığının biliyorum. Sloganlar buna engel olamaz... Ancak Amerikan gücünün bütün unsurlarını nasıl kullanacağını bilen bir lider bu güç ve etkiyi yeniden canlandırarak, diğerlerinin kalplerini ve zihinlerini kazanmamızı ve bizi izlemelerini sağlayabilir.

Tony Karon

http://www.stargazete.com/yazar/tony-karon/yahudi-lobisi-ve-iran-haber-398833.htm

Netten okuyun

Sabah-Bloomberg kavgası: Durun siz kardeşsiniz!

http://haber.sol.org.tr/ekonomi/sabah-bloomberg-kavgasi-durun-siz-kardessiniz-haberi-48430

Tel Aviv ve Kudüs: İki İsrail – N.ASLI TEKİNAY

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yaklaşık 3 yıl önce ‘One Minute’ demesiyle sekteye uğrayan İsrail’le ilişkiler alçak koltuk ve Mavi Marmara krizleri ile arap saçına döndü. Gerek Türkiye gerekse İsrail tarafından gelen sert açıklamalar iki ülke halkının birbirine tepki duymasına neden oldu. İsrail’den Türkiye’ye gelen turist sayısı azaldı. Türkiye’de İsrail dendi mi hop oturuldu hop kalkıldı. Bu nedenle İsrail’e giderken ister istemez küçük tereddütlerim vardı ve tüm bilinçaltı kalkanlarım açıktı. Ancak Türkiye’den geldiğimi söylediğimde sanılanın aksine daha bir coşkuyla karşılandım, daha bir güzel ağırlandım. İki eski dostun düşman olma eşiğinde gezindiği bu günlerde uzun sahil şeridi ve ‘uyumayan şehir’ lakabını hak eden gece hayatıyla Tel Aviv ve havasında ilahi bir enerji barındıran Kudüs’ü yazmak şart oldu.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&Date&ArticleID=1070085&CategoryID=81

'O Yahudiler, Türkiye'ye hiç teşekkür etmedi'

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1070106&Date=20.11.2011&CategoryID=81

Nazizm üzerine notlar; Türkleri bekleyen tehlike – SERDAR TURGUT

http://www.haberturk.com/yazarlar/serdar-turgut/689644-nazizm-uzerine-notlar-turkleri-bekleyen-tehlike

İsrail, Suriye'ye giren Türkiye'yi İran'dan korur mu?

NEDRET ERSANEL

http://www.enerjienergy.com/artikel.php?artikel_id=305

Obama Baharı - İhvan Kışı – DENİZ TANSİ

http://www.hasturktv.com/arsiv/3065.htm

İsrail Günlüğü

http://witchieofstars.blogspot.com/2010/01/israil-gunlugu-2-gun.html

http://witchieofstars.blogspot.com/2010/01/israil-gunlugu-3-gun.html

http://witchieofstars.blogspot.com/2010/01/israil-gunlugu-4-gun.html

http://witchieofstars.blogspot.com/2010/01/israil-gunlugu-5-gun.html

http://witchieofstars.blogspot.com/2010/01/israil-gunlugu-6-gun-yeni-yln-ilk-gunu.html

http://witchieofstars.blogspot.com/2010/01/israil-gunlugu-7-gun.html

http://witchieofstars.blogspot.com/2010/01/israil-gunlugu-8-gun.html

http://witchieofstars.blogspot.com/2010/01/israil-gunlugu-9-gun.html

Netten seyredin

My Sweet Canary – Jerusalem – Yasmin Levy, Mehtap Demir, Giota Nega

http://www.youtube.com/watch?v=nOq1Luoc1i0

http://www.youtube.com/watch?v=c1ttJqChPU8

http://www.youtube.com/watch?v=ofU2oRpev8o

http://www.youtube.com/watch?v=OdWJVahoTn4

http://www.youtube.com/watch?v=lUH53ru4il8

http://www.youtube.com/watch?v=rPmkHDJ3_-I

http://www.youtube.com/watch?v=TTOxck9awuU

http://www.youtube.com/watch?v=mwiqdJBPy9Y

http://www.youtube.com/watch?v=Ry8bQxrCQUc

http://www.youtube.com/watch?v=hhTc1I5nPh8

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
610