Batya Natan

Bu hafta ağımıza takılanlar

Topluca bütün arkadaş ve aile grubunun en büyük emeli, Raşel'e bir koca bulmaktı... Bu amaçla, ailece görücü gezmelerine çıkılırdı. Görücü karşılaşmalarının biri, Harbiye'de yeni açılan Hilton Oteli'nin çay salonunda planlanmıştı. Çoluk - çocuk, yaşlı - genç büyük bir grup buluşup müstakbel damatla tanışmaya gittiğimizi ve Raşel'in bir süre o kişiyle nişanlı kaldığını dün gibi hatırlarım  Roz Kohen

Bu hafta ağımıza takılanlar

 

İKİ ÜLKE DE ZAMAN İÇİNDE YER ALMAK İSTEDİKLERİ DÜNYADA YALNIZ KALDI: İSRAİL, ORTADOĞU'NUN TEK DEMOKRASİSİ OLARAK DUVARLARINI KOMŞULARINA KARŞI YÜKSELTTİ. TÜRKİYE, 'MUASIR MEDENİYET SEVİYESİ' OLARAK GÖRÜP PARÇASI OLMAK İSTEDİĞİ AVRUPA BİRLİĞİ'NİN DUVARINA TOSLADI

Pazar günkü New York Times'da gazetenin Kudüs büro şefi Ethan Bronner bugün birbirine düşman gibi görünen Türkiye ve İsrail arasındaki benzerliklerin aslında ne kadar çok olduğunu anlatıyor. Bu yazı aslında bir barış kılavuzu da olmalı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun gözünden kaçtığını sanmam ama Türk okurlar için özetlemek istiyorum:

- 2002'de Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi'yle başlayan değişimin bir benzerini 1977'de İsrail yaşadı. İki ülke de geçmişte kendilerini reddeden, inkâr eden, kendilerine söz hakkı tanımayan bir elite isyan eden çoğunluğun isyanıyla bu noktaya geldi.

- 2002'de dini liderliği, Kürtleri reddeden seküler bürokrasiye isyan bir halk hareketiyle Türkiye'nin seyrini değiştirdi.

- İsrail'de 1977'de Likud'un göre gelmesinin de gerekçeleri pek farklı değildi: İsrail'de çoğunluğu eski Avrupalı, Ortadoğulu ve eski Sovyetler Birliği kökenlilerden oluşan pro-Filistin'ci eski müesses nizam yerini gurur ve onurun daha baskın olduğu milliyetçi, muhafazakâr çevrelere bıraktı. Orada da yaşanan bir tür Anadolu devrimiydi.

- İki ülkede de isyan 'kurucu ideoloji'ye karşı yükseldi; ne ilginç ki Ben-Gurion'un örnek aldığı model de Mustafa Kemal Atatürk'tü.

- İki ülke de zaman içinde yer almak istedikleri dünyada yalnız kaldı: İsrail, Ortadoğu'nun tek demokrasisi olarak duvarlarını komşularına karşı yükseltti. Türkiye, 'muasır medeniyet seviyesi' olarak görüp parçası olmak istediği Avrupa Birliği'nin duvarına tosladı.

- Bugün iki ülkede dayanışmayı başka kıtalarda arıyor: İsrail 'Eski Avrupalı kafası' diye tasfiye ettiği eski elitinin yolundan Avrupa'nın yeni aktörleriyle (Polonya, Bulgaristan, Romanya) ittifak peşinde.

- Türkiye artık Mısır, Libya, Tunus gibi ülkelerde liderliğini açık açık beyan ediyor.

- İsrail'de de Türkiye'de olduğu gibi milliyetçi ve dini hassasiyetler baskın...

Oray Eğin

http://www.aksam.com.tr/basbakan-erdogan,-yan-yana-fotograf-cektirelim-3851y.html

 “ÇABALARIMIZIN HEDEFİ, İSRAİL’İ TECRİT ETMEK VEYA GAYRIMEŞRU KILMAK DEĞİL… BİZ SADECE YERLEŞİM FAALİYETLERİNİN VE İŞGALİN, GAYRIMEŞRU OLDUĞUNU ANLATMAYA ÇALIŞIYORUZ.”

Yapılan konuşmalar, gerçekten de önemli bir adım olması açısından engelden ibaretti: Filistin lideri Mahmud Abbas’ın Güvenlik Konseyi’ne Filistin devletinin tanınması yönünde yaptığı başvuru. Bu adım, kendi içinde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yla her tür diyalogdan umudu kesmenin sonucu olarak takdim edildi ve Abbas, söz konusu ruh haline uygun düşen iğneleyici bir konuşmayla buna eşlik etti.

Fakat Netanyahu’nun çevresinin ve İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın verdiği cevapların karamsarlığının da kışkırtmak bakımından aşağı kalır tarafı yoktu: Bu şahsiyetler, Abbas’ın konuşmasına ‘duyulmuş en büyük tahrik’ diye saldırmak ve bunu tam da İsrail’in varlığına bir meydan okuma olarak nitelemek konusunda hiç vakit kaybetmedi. Üstelik bunu Abbas’ın bazı sözlerini çarpıtarak ve esasen yerleşimlerin oluşturduğu engele odaklandığı gerçeğini görmezden gelerek yaptılar.

Mahmud Abbas’ın bu açıklamasını da duymamış gibi yaptılar: “Çabalarımızın hedefi, İsrail’i tecrit etmek veya gayrimeşru kılmak değil… Biz sadece yerleşim faaliyetlerinin ve işgalin, gayrimeşru olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.”

İhtilafın kalbine saplanmış olan yerleşimler meselesini gözlerden gizlemeye çalışan bu ruh hali, Netanyahu’nun konuşmasına da damgasını vurdu. İsrail başbakanı, pogromlardan Varşova Gettosu’na, oradan Gilad Şalit ve hatta Tevrat zamanlarına uzanan bir cilalı ‘hayatının konuşmasını’ daha yaptı. Filistinliler için tepeden tırnağa hiçbir anlam taşımayan, Filistin medyasının yayınlamaya bile tenezzül etmediği bir konuşmaydı bu.

Haaretz Başyazı

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&Date=26.09.2011&ArticleID=1064430&CategoryID=132

İSRAİL'İN DEVLET YAPISI, KENDİ HALKIYLA İLİŞKİLERİNİ DEMOKRATİK YÖNETİM İLKELERİNE GÖRE SÜRDÜRÜYOR OLSA DA, SİVİL BİR YÖNETİM ANLAYIŞINA SAHİP DEĞİLDİR

İsrail'in savaşı bir yöntem olarak benimsemesi, Yahudi olmayan halklara karşı şiddeti bir politik araç olarak kullanması, onu uluslararası kamuoyunda terörist devlet nitelemesiyle yüz yüze getirmiştir.

Artık İsrail değişmek mecburiyetinde kaldığı bir noktaya gelmiştir. Açıkça artık Siyonist ideolojiye dayanan İsrail devletinin benimsediği savaş ve politik şiddet yöntem ve araçlarına dayanan siyasetinin sürdürülemez olduğu bir dünyada bulunduğumuzu söylemeye çalışıyorum. Bir anlamda Arap baharı diye başlayan değişim sürecinin İsrail'i de kuşatacağı, sivilleştireceği söylenebilir.

Arap toplumlarında yaşanan sivilleşme sürecinin, ileri bir aşamada, demokratikleşme dalgasına yol açacağını söylerken, İsrail için farklı bir durumun söz konusu olduğunu belirtmek gerekir. Bilindiği gibi İsrail, Ortadoğu rejimleri içinde Türkiye'den sonra siyasal sistemi demokratik parlamenter esaslara göreve işleyen bir rejime sahiptir. O halde İsrail için, içeride demokratik bir yönetim uygulaması olduğundan demokratikleşmeden söz etmek çok anlamlı değildir, İsrail için farklı olan şey rejimin sivilleşmesidir.

Bir başka ifadeyle İsrail, sivilleşme süreci yaşayacaktır, denilebilir. Çünkü İsrail'in devlet yapısı, kendi halkıyla ilişkilerini demokratik yönetim ilkelerine göre sürdürüyor olsa da, sivil bir yönetim anlayışına sahip değildir. İsrail devleti militer bir devlettir. Bu sebepledir ki, İsrail'in baharı, İsrail için sivilleşme demektir.

Vedat Bilgin

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/170271-gelecegin-israil-i-veya-israil-in-gelecegi-makalesi.aspx

ASKERİ GÜCÜMÜZ NE OLURSA OLSUN BU YENİ SÜREÇTE BÜYÜKLÜĞÜN ASKERİ GÜÇLE ÖLÇÜLMEYECEĞİNİ GÖRELİM; DÜNYA VE BÖLGEMİZ BİZDEN BUNU “SOFT POWER” İLE BAŞARMAMIZI BEKLİYOR

Sadece vurgulamak istediğim şu: Türkiye kendi iç gelişmeleri ve dünyadaki değişim nedeniyle güçlü bir model ülke olma rolünü üstlenmiş durumdadır. Bu tarihin bize yazdığı bir kaderdir, bir anlamda alın yazısıdır.

Bölgemizde Arap Baharı’nı gerçekleştiren gençler Türkiye’deki hayat tarzını özlüyor ve gelecekte bu hayat tarzını kurmak istiyorlar. Onlar için Türkiye bir hayal ülkesi, bir büyük idea. Arap ülkelerinin sokaklarında görülen coşku, Başbakan’a gösterilen sevgi, bölgenin kısa sürede liderinin hangi ülke olacağını göstermektedir.

İsrail’in Türkiye ile savaş kışkırtması bu tehlikeyi gördüğü içindir. Türkiye’nin kendisine tarihi gelişim olarak üstlendirilen lider, model ülke olma hedefini gerçekleştirebilmesi, bu yolunu savaşmadan yürütmesine bağlıdır. İsrail bunu gördüğünden Türkiye’yi devamlı provoke etmeye çalışıyor, bizi illa da savaştırmaya uğraşıyor.

Askeri gücümüz ne olursa olsun bu yeni süreçte büyüklüğün askeri güçle ölçülmeyeceğini görelim; dünya ve bölgemiz bizden bunu “soft power” ile başarmamızı bekliyor. Ortam da buna müsait Tahriklere kapılıp savaştığımız takdirde hem kendimizi hem de dünyayı yakarız ve evet bir savaşı kaybedebiliriz de, kimse “Bu katiyen olamaz” diyemez.

Serdar Turgut

http://www.haberturk.com/polemik/haber/671992-turkiye-savasirsa-kaybeder

“İSRAİL’LE GERGİNLİK KAYIKÇI KAVGASINDAN ÖTE DEĞİL, İKİ ÜLKE DE BİR ÇATIŞMAYI GÖZE ALMAZ, ERDOĞAN İSRAİL KARŞITLIĞI İLE ASLINDA İÇE DÖNÜK OYNUYOR, GURUR İSRAİL’İN PEK UMURUNDA OLMADIĞI İÇİN SES ETMİYOR, OYUNA ORTAK OLUYOR”

İsrail’in durumu çok farklı. Başbakan her ne kadar İsrail’e yönelik çok ağır bir tavır sergiliyorsa da, İsrail’in sadece İsrail’den ibaret olmadığını da biliyor. Suriye’de konu Esad’ın devrilmesiyle kapanır ama İsrail’le bir çatışmanın, ‘çatışma’ olmakla sınırlı kalmayacağı ve bölgeyi bir anda ateş topuna çevireceği öngörüsü yanlış sayılmaz. Aslına bakarsanız “en olmaz” sanılan İsrail’le sınırlı çatışma olasılığı bana göre hiç de az değil. Burada kararı ABD’nin vereceğini söyleyebilirim.

Pek çok kişi ise “İsrail’le gerginlik kayıkçı kavgasından öte değil, iki ülke de bir çatışmayı göze almaz, Erdoğan İsrail karşıtlığı ile aslında içe dönük oynuyor, gurur İsrail’in pek umurunda olmadığı için ses etmiyor, oyuna ortak oluyor” diye düşünüyor. Açıkçası ilk başlarda bende de aynı görüş ağır basıyordu. Ancak giderek “bunun böyle olmadığını” ve “İsrail’le gerçekten karşı karşıya gelebileceğimizi” düşünmeye başladım. Bunun sonucunu kestirmek ise o kadar kolay değil.

Can Ataklı

http://haber.gazetevatan.com/Haber/401830/1/Gundem

TÜRK İNSANLARININ BANA YÖNELİK HİÇBİR OLUMSUZ TEPKİSİ YOK. OTURUP ÇAY KAHVE MUHABBETİ YAPIYORUZ, KARŞILIKLI KONUŞUYORUZ

Ben Türkiye’ye büyük bir iyimserlikle geldim ve iyimserliğimi koruyorum. Zaten bu meslekte olan herkes iyimser olmak zorundadır. Soğukkanlılığımı korumaya çalışıyorum. Siyasiler bazı konularda görüş ayrılığında olabilir ama yarın bir gelişme olur sorunların üstesinden gelir ilişkileri tekrar kurarlar. Sivil toplumlar arasındaki ilişkiler zedelenirse onları tekrar kurmak daha zor olabilir. Görüş ayrılıklarının halklara yansımaması için çabalarımızı esirgememeliyiz.

…

Dünyanın her yerinde bazı şeyler olabilir ama ben burada normal hayatımı idame ettirdim. Sokağa da çıkıyorum, geziyorum da, alışverişimi de yapıyorum, normal hayatıma devam ediyorum. Bazı insanlar gelip “Seni şuraya davet edebilir miyiz, sen çıkıyor musun” diye soruyor. Yani ne zannediyorlar? Ortaokulu bitirip mezun olduğum mahalleye de gittim (Kasımpaşa’yı kastediyor). Bir sıkıntım yok. Türk insanlarının bana yönelik hiçbir olumsuz tepkisi yok. Oturup çay kahve muhabbeti yapıyoruz, karşılıklı konuşuyoruz.

…

“Biz İsrail toplumu eleştiriye çok açığız. Gösteride ve protestoda bulunmak her toplumun demokratik hakkıdır. Yalnız bunların belli bir sınırın ötesine geçmemesi gerekir. Eğer bu gösterilerde bayrak yakma gibi olaylar olursa ya da bir ulusu, bir dini hedef alan çirkin ifadeler kullanılırsa öbür tarafa farklı yansır. Oradakiler bunları söyleyenlerin bir aşırı uç olduğunu bilmez, geneller ve bütün topluma mal eder.

İsrail halkında Türk halkına yönelik dostluğu korumak çok önemli. Bu dostluğu zedeleyebilecek şeylerden bazı örgütlerin kaçınması çok yerinde olacaktır. Kültürel faaliyetler olacaksa, bunlar da siyasetten uzak şeylerse, gelin bunları kösteklemeyelim.”

Moşe Kamhi

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=18759725

GENEL KURUL'DA BASİT BİR 'PHOTO OP', VERİLECEK ÇOK YÜZEYSEL 'BİZ ZAMAN ZAMAN KAVGA EDERİZ AMA BİRBİRİMİZİ DE SEVERİZ' MESAJI BİLE PEK ÇOK ŞEYİ DÜZELTECEK. BU RAHATLAMA İKİ ÜLKENİN SOKAĞINA DA YANSIYACAK, İNSANLAR DA YENİDEN BARIŞACAK

Yakın zamana kadar İsrail'de hayatında Türkiye'ye adımını atmamış birini bulmak zordu. Yüzlerce farklı ırktan oluşan İsrail toplumunda Türk kökenli Yahudilerin sayısı da azımsanmayacak derecede fazla. Ama İsraillilerin sık sık Türkiye'ye gelmelerinin tarihsel kökenden çok, bulundukları coğrafyada hissettikleri yakınlıkla ilgiliydi.

Ortadoğu'nun karanlığına hapsolmuş ve kendi şartlarıyla varolmaya çalışan İsrail için Türkiye yakınlarında ittifak yapacağı tek ülkeydi. Bir Batı ülkesi, bir demokrasiydi.

Bir de yakın, bir buçuk saatte Tel Aviv'den Antalya'ya gelmek mümkün. Türkiye, komşularıyla (Yunanistan dahil) kavgalı olduğu yıllarda bile İsrail'le ilişkilerini aksatmadı.

Bugünse hem devletler birbiriyle didişiyor hem de halklarda bariz bir nefret, hadi daha hafif söyleyeyim, bir tahammül edememe hali var.

Türkiye'de toplumsal itiraz her ne kadar 'Yahudilere değil İsrail devletine' diye özetlense de İsrail'de böylesi bir 'ince ayrım' yok. İsrailliler tatil planlarından Türkiye'yi çıkardıkları gibi Türklerin imajının da hiç iyi olmadığı aşikâr.

…

Adapazarı depreminde Türkiye'ye en büyük yardımı yapanlardan biri de İsrail'di. Zaten tarih boyunca Yahudilerle ilişkiler konusunda Türkiye'nin karnesi Batı Avrupa'ya oranla çok daha temiz...

Bugün yaşanan gerginliğin de devletler arasında bir olası çatışma olduğunu, hatta hiçbir gerçek altyapısı olmadığına inanıyorum aslında. Sonuçta Türkiye, Batı'dan tam anlamıyla kopmadığının göstergesi olarak füze kalkanının topraklarına inşasına izin veriyor: Bu İsrail'in güvenliği için çok önemli.

Onun ötesi politik.

Ortadoğu'da liderliğe oynayan bir ülkenin zaman zaman başka -Batı- devletlerinin hoşuna gitmeyecek adımlar atması anlaşılır. Bir anlamda oyunun kuralı bu.

Eğer bir inatlaşmaktan söz edilecekse İsrail'deki Netanyahu hükümetinin de çözümden uzak, izolasyoncu, dünyadan kopuk politikasından da hesap sorulmalı. İnatlaşma uğruna kendi ülkesinin kaderini tehlikeye atan taraf olduğu unutulmamalı.

Birleşmiş Milletler'de Genel Kurul toplantıları için bir dolu 'photo op' var basına dağıtılan programda; dünya liderlerini bir araya gelip fotoğraf verdikleri o anlar.

Başbakan Erdoğan bu sene ilk kez BM'ye 'güçlü ve liderlik rolüne aday Türkiye'nin' lideri olarak katılıyor. Bu çok önemli bir fırsat. Bu konum aynı zamanda bir sorumluluk da veriyor Erdoğan'a, Türkiye'ye.

İsrail'le Türkiye'nin derinde çok da problemli olmayan ilişkileri için bir depremi beklememiz gerekmiyor. Genel Kurul'da basit bir 'photo op', verilecek çok yüzeysel 'Biz zaman zaman kavga ederiz ama birbirimizi de severiz' mesajı bile pek çok şeyi düzeltecek. Bu rahatlama iki ülkenin sokağına da yansıyacak, insanlar da yeniden barışacak.

Bu adımı Türkiye'nin atması için her türlü altyapı hazır; bugün eli kuvvetli, güçlü ve olgun ağabey Türkiye. Büyüklüğü gösterme zamanı.

Oray Eğin

http://www.aksam.com.tr/basbakan-erdogan,-yan-yana-fotograf-cektirelim-3851y.html

İSRAİL TARİHİNİN EN BÜYÜK PROTESTO GÖSTERİSİNDEN SONRA YENİ BİR SOLUN DOĞUŞUNDAN SÖZ EDİLİYOR AMA HENÜZ ÇOK ERKEN…

“Tarihin diplomatik açıdan en başarısız, stratejik açıdan en beceriksiz hükümeti şu an iş başında…”

Kim mi bu satırların yazarı?

Amerika’nın en İsrail yanlısı gazetesi The New York Times’ın en İsrail yanlısı yazarı Thomas Friedman.

Endişelenmekte haklı çünkü gerçekten de makalesinin başlığındaki gibi İsrail bölgesinde giderek yalnızlaşıyor, ezeli ve ebedi düşmanları bir yanda, en stratejik komşularını da kaybediyor…

Türkiye, Mısır ve Ürdün bölgede İsrail’le iyi ilişkiye sahip ender üç ülkeydi. Geçen hafta üçü de İsrail’le diplomatik ilişkilerini bitirme noktasına getirdi.

Dün görüştüğüm İsrailli bir gazeteci “Olacak şey değil aynı hafta Ankara, Kahire ve Amman üçü birden diplomatlarımızı kovdu” diye yakınıyordu.

Friedman uyarısında haklı…

‘İsrail, denizde tek başına sürükleniyor…’

Öylesine bir sürüklenme ki bu Friedman makalesini şu umutla bitirmek zorunda kalmış:

“Maalesef İsrail’in bugün böyle hassas bir diplomasi için ne bir lideri ne de bir kabinesi var. Hükümet ülkeyi daha derin bir küresel yalnızlığa itip ABD’yi de yanında sürüklemeden, İsrail halkının bu gidişatı fark etmesini umut ediyorum.”

İyi de aşırı parçalanmış ve fazlasıyla sağa kaymış İsrail seçmeni bu gidişe nasıl dur diyecek.

Daha üç yıl var seçimlere…

Ayrıca yarın bir seçim olsa farklı bir sonuç çıkacağına dair güçlü bir ışık da yok.

İsrail tarihinin en büyük protesto gösterisinden sonra yeni bir solun doğuşundan söz ediliyor ama henüz çok erken…

İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, Başbakan Netanyahu’yu diplomatik krizi yönetememekle, Dışişleri Bakanı Lieberman’ı da Türkiye’den özür dilenmesini engellemekle suçladı ama koalisyon hükümeti hâlâ ayakta.

Eyüp Can

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1063852&Yazar=EYÜP

ESKİDEN TÜRK HÜKÜMETLERİNİN DOĞU AKDENİZ’E BAKIŞLARI ÇOK FARKLIYDI. ARAPLARARASI SORUNLAR VEYA FİLİSTİN KONUSUNA PEK GİRİLMEZDİ. İSRAİL'İN ULUSLARARASI SULARDA İSTEDİĞİNİ YAPMASINA GÖZ YUMULUR, DAHASI PEK DE İLGİLENİLMEZDİ. ARTIK BU GENEL YAKLAŞIM DEĞİŞİYOR

Önce Başbakan, ardından da Dışişleri Bakanı Davutoğlu açıkladı. Hele pazar günü CNN TÜRK'teki söyleşisinde çok net şekilde sınırlarını da çizdi.

Türkiye ilk defa silahlı kuvvetlerini uluslararası alanda kullanma kararında. İsrail'in Doğu Akdeniz’in uluslararası sularında Marmara gemisine yaptığı saldırı; Pandora’nın kutusunun kapağını araladı. Bu olay Ankara'nın bölgeye bakışını önemli derecede değiştirdi.                

Eskiden Türk hükümetlerinin Doğu Akdeniz’e bakışları çok farklıydı. Araplararası sorunlar veya Filistin konusuna pek girilmezdi. İsrail'in uluslararası sularda istediğini yapmasına göz yumulur, dahası pek de ilgilenilmezdi.

Artık bu genel yaklaşım değişiyor.

İsrail'in son saldırıyla, uluslararası suları da kontrolü altında tutmaya hakkı olduğu izlenimini vermesi, Ankara'nın tutumu büyük ölçüden farklılaştırdı.

"...Türkiye Doğu Akdeniz'de söz sahibi olan bir ülkedir. O’nu kimse köşeye sıkıştıramaz..." diyen Dışişleri Bakanı, bu yeni politikanın sınırlarını da çiziyor:

"...Bu bölgede trafik serbestisi son derece önemlidir ve İsrail'in kontrolü altında değildir. Hiçbir sınırlamayı kabul edemeyiz. Kimse bu alanda bizi durdurup kontrol edemez ..."

Bu yaklaşım bir çatışma sinyali değil. İsrail ile sürtüşme aramak anlamına da gelmiyor.

Ancak, uluslararası sularda Türk bayrağının dalgalanacağı ve örneğin İsrail'in bu sularda seyreden bir Türk gemisini "Gazze'ye silah götürdüğünden kuşkulanıyorum" gerekçesiyle durdurup arama yapamayacağı, yaptığı takdirde de Türk Deniz Kuvvetleri’nin tepkisiyle karşılaşacağı anlamına geliyor. Bir başka deyişle Türkiye, Doğu Akdeniz'in uluslararası sularında söz sahibi olduğunu açıkça gösteriyor.

Bu mesaj sadece İsrail'e yönelik de değil. Güney Kıbrıs'ı da içine alıyor. Onların da uluslararası sularda Tükiye'yi hesaba katmadan at koşturamayacaklarına işaret ediliyor.

Türkiye, şimdiye kadar hiç alışık olmadığı sulara açılıyor.

Hedef Arapların lideri olma çabası değil. Bölgede ağırlığı hissedilen, ekonomisi ve silahlı gücüyle sözü dinlenen bir ülke konumuna gelmek. Bu şekilde hem ticaretini arttırmak hem de politik etkinliğini yaygınlaştırabilmek.

Bu politikayı başarılı şekilde yürütmenin birçok koşulu var. Ancak en öncelikli olanları: İçeride istikrar, ekonomik ve askeri güç, Kürt sorununu çözüm rayına oturtmak.

Mehmet Ali Birand

http://gundem.milliyet.com.tr/arap-sokaklari-sicakti-new-york-soguk-ve-yagmurlu-/gundem/gundemyazardetay/20.09.2011/1440543/default.htm

“ONLAR DA BÜYÜYÜNCE ASKER OLACAK”

HAMAS’ın intihar eylemlerinin alıp başını gittiği dönem...

İntihar eylemcilerinin İsrail kentlerinde kendilerini patlattıkları ve onlarca kadının, çocuğun canını aldıkları eylemlerin dönemi...

Ben o zamanlar sıkı bir HAMAS taraftarı olmama karşın bu eylemlere şiddetle itiraz ediyor ve kabul edilemez buluyordum. Bu konuda bazı HAMAS taraftarlarıyla ateşli tartışmalar yapıyordum. Onlar diyorlardı ki:

“İsrail’de kadınlar da askerlik yapıyor, dolayısıyla kadınlar da askerdir ve sivil hedef sayılmaz.”

Ben hemen atılıyordum:

“Peki ya çocuklar?”

Cevap kanımı donduruyordu:

“Onlar da büyüyünce asker olacak.”

Ahmet Hakan

http://www.cnnturk.com/Yazarlar/AHMET.HAKAN/Basbakan.in.nutkunu.neden.cok.tuttum/19.4686/

KALDI Kİ, MUHTEMEL BİR TÜRK-İSRAİL HESAPLAŞMASI BATI’NIN DOĞU AKDENİZ-ORTADOĞU-AFGANİSTAN HATTINDA ÇÖKÜŞÜ ANLAMINA GELMEKTEDİR

Önce, muhtemel Türk-İsrail savaş senaryosu: Bu savaş bir deniz-hava savaşı olacaktır. Çünkü iki devletin birbirine kara sınırı bulunmamaktadır. Türk-İsrail deniz ve hava kuvvetleri teknolojik birikim açısından birbirine denk nitelikler taşımaktadır. Türk donanması güçlü denizaltı filosuyla önemli avantaja sahiptir. Bu nedenle İsrail, deniz savaşı aşamasında donanmasını açık denize çıkarmayacak, hava kuvvetleriyle vurmayı hedefleyecektir. Çünkü, bölgede hem üsleri yakın noktadadır hem de bütün hava kuvvetleri bir bölgede toplanmış halde görev yapmaktadır. Buna karşılık Türk hava kuvvetleri menzil sorunu yaşamakta, bütün gücünü de bölgeye intikal ettirememe sorunuyla karşı karşıya bulunmaktadır. Türk tarafının uçaklardan deniz hedeflerine atılan füze sistemlerinde bazı zaafları bulunmaktadır. Buna karşılık havadan havaya ve denizden havaya füze savunma sistemleri amaca ulaşacak niteliktedir. İsrail uçakları da havadan deniz hedeflerine dönük taarruzu kolay gerçekleştirebilecek teknik yapıya sahiptir.

Yani...

Türkiye ile İsrail arasında yaşanabilecek bir deniz-hava hesaplaşması her iki tarafın da donanma ve hava kuvvetlerinde tamiri çok zor kayıplar verilmesine yol açabilecek bir durumdur.

Dünyanın hiçbir askeri kurmayı bu kadar riskli bir hesaplaşmayı göze almaz, hiçbir demokrasi ülkesi, bu kadar ağır bir yükün altına girmez. Kaldı ki, muhtemel bir Türk-İsrail hesaplaşması Batı’nın Doğu Akdeniz-Ortadoğu-Afganistan hattında çöküşü anlamına gelmektedir. Doğu Akdeniz’deki gerginliğin ciddi savaş sinyalleri verdiği anda Amerikan 6. Filosu’nun hareketlenip,  iki ülke arasında dengeyi kollayarak devreye gireceği açıktır.

Ardan Zentürk

http://www.stargazete.com/yazar/ardan-zenturk/savasir-miyiz-haber-383860.htm

ZÜĞÜRT TESELLİSİ OLARAK DA BM’DE EKSİK STATÜDE OLSA BİLE ‘TANINMIŞ BİR DEVLET’, FİLİSTİNLERİN 1967 SINIRLARINI TUTMASINI SAĞLAR VE FİLİSTİNLERE DEVLETİ ÇOK GÖRENLERE YANIT OLABİLİRSE NE ALA

Beri tarafta Filistin cephesinde bölünme var. Filistinlilerin bir kısmı belli çekincelere sahip. Çekinceleri anlamak için önce İsrail’in ‘müzakere ortağı’ Abbas’ın bu konudaki ısrarının esrarını çözmeli. Görev süresi dolduğu için ‘topal ördek’ pozisyonunda olan Abbas, 2009’da başlayan müzakerelerin çökmesiyle iyiden iyiye işlevsizleşti. ‘Arap Baharı’nın yolsuzluğa bulaşmış ve İsrail’le gizli iş çeviren Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi’ni silip süpürmesinden korkan Abbas, yeni bir diplomasi savaşıyla koltuğunun ömrünü uzatmaya çalışıyor. Haliyle Hamas bundan hoşnut değil. Bir başka endişe ise şu: Eğer Ramallah merkezli ‘Filistin Yönetimi’ devlete dönüşürse temsil alanı sadece Batı Şeria ile sınırlı kalacak ve yeni entite Filistinli mültecileri temsil etme hakkını kaybedecek. Çünkü 1974’te Filistin adına BM’ye gözlemci statüsüyle tescillenen FK֒ydü. FKÖ 4,6 milyon mülteci adına da konuşma hakkına sahip. Filistin davasının can alıcı unsuru da mültecilerin dönüşü. Mültecilerin uluslararası yasal aidiyetlerini kaybetmesiyle geri dönüş hedefi gerileyecek. Karşı argümana göre ise BM’nin 1974’te tanıdığı ‘self determinasyon’ hakkı dahil kazanılmış haklar Filistin devletine devredilecek. Bunun nasıl olacağı ise meçhul.

İşin bir de İsrail tarafı var: Şimdi ‘Filistin devleti ilan edilirse müzakere süreci ebediyen çöker’ argümanıyla sürece taş koyan İsrail, BM’den karar çıkarsa bu kez yeni durumu istismar edebilir. İsrail Filistin’e sadece Batı Şeria’dan ibaret bir varlık muamelesi yapıp mültecilerin dönüşü meselesini masadan kaldırmaya ve ‘Yahudi devleti’ tezini güçlendirmeye çalışabilir. Tanınma girişimleri İsrail’e daha fazla genişlemek için zaman tanımaktan başka işe yaramayan müzakere turlarından bir yenisini başlatmanın yolunu açabilir. ABD’nin istediği de yeni müzakerelerle sorunu ötelemek.

Velhasıl İsrail yasadışı yerleşimler ve güvenlik bölgeleriyle Batı Şeria’daki fiili işgali yüzde 40’a vardırmışken, Filistinlilerin başkent olarak gördüğü Doğu Kudüs ilhak edilmişken ve Gazze ile Batı Şeria birbirinden kopukken Filistin devletinin ‘egemen’ bir devlet olması çok zor. Züğürt tesellisi olarak da BM’de eksik statüde olsa bile ‘tanınmış bir devlet’, Filistinlerin 1967 sınırlarını tutmasını sağlar ve Filistinlere devleti çok görenlere yanıt olabilirse ne ala.

Fehim Taştekin

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1064047&Yazar=FEHİM

SÖZ KONUSU DEVLETİN SINIRLARI "67 SINIRLARI" OLARAK TANINSA BİLE FİLİSTİN HALKININ ÇOĞUNLUĞU DIŞARIDA KALACAKTIR

On gün kadar önce, yani Filistin'in Birleşmiş Milletler tarafından bağımsız bir devlet olarak tam üye sıfatıyla kabul edilmesi çağrısı henüz New York'a taşınmadan önce bir Fransız araştırmacının konuya ilişkin verdiği bir mülakatta sıralanan sorunlar ilgimi çekmişti. Konunun farklı yönlerine dikkat çeken açıklamaydı bu. Ancak bu açıklamaya yine de ihtiyatlı yaklaşmıştım. Araştırmacının konuya yaklaşımında en çok dikkatimi çeken bölüm, Mahmut Abbas'ın söz konusu başvuruyu yapıp sonuç aldığında bile, Filistin halkının bu işten zararlı çıkacağına ilişkin sözlerdi. Araştırmacı, BM Filistin devletini ("sandalye"li veya değil) üye olarak tanıdığında bu tanımanın sadece tanınan "Filistin devleti" sınırları içinde bulunan Filistinliler için geçerli olacağını, diaspora, İsrail, Kudüs'te yaşayanlar ile mülteci statüsünde olanların bu devletin sınırları dışarıda kalacağını belirtiyordu.

Araştırmacının "Filistinlilerin dönüşünün mümkün olabilmesi için önce bir devlet oluşturmak gerekmiyor mu?" sorusuna cevaban söyledikleri de dikkat çekiciydi: Hayır, çünkü söz konusu devletin sınırları "67 sınırları" olarak tanınsa bile Filistin halkının çoğunluğu dışarıda kalacaktır.

Mülakatta dile getirilen –artık herkesçe bilinen- bir diğer husus da tanınması istenen devletin Hamas'ın öncelikleri arasında olmamasıydı, Ramallah'taki otorite tarafından şekillendirilen bir devlet onun talepleri arasında yer almıyordu.

Kürşat Bumin

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=29099&y=KursatBumin

'Filistinlilerin korkuları' – Kürşat Bumin

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=25.09.2011&y=KursatBumin

YAKINDA DÖRDÜNCÜ ŞART GELİR Mİ? FİLİSTİN DEVLETİ RESMEN TANINSIN GİBİ...

İsrail karşısında "Gazze" davamız... Artık İsrail'in özür dilemesi ve tazminat ödemesi yetmiyor. Bu ikisine, "Gazze ablukasından vazgeçilmesi" şartı da ilâve edildi. Yakında dördüncü şart gelir mi? Filistin devleti resmen tanınsın gibi...

Erdoğan'ın bölgedeki itibarı beni gururlandırıyor. Ama çözüme ulaştıramadığımız takdirde, sorunların altında ezileceğimizden endişe ediyorum.

Nazlı Ilıcak

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ilicak/2011/09/23/dis-politikada-sorunlar

OPERASYONU BAŞLATAN CAMERON VE SARKOZY, KADDAFİ’Yİ ASKERİ GÜÇLE DEVİREN VE İSYANCILARIN KAZANMASINA NEDEN OLAN ONLAR, ANCAK “ROL ÇALAN” YİNE ONLAR! BU NASIL OLUR?

ABD ve AB ülkeleri, söz konusu isyan hareketlerinin çıktığı ülkeler içinde sadece bir ülkeye karşı askeri müdahalede bulundular. O da Libya. Bu operasyona da İngiltere ve Fransa öncülük etti. İngiltere ve Fransa savaş uçakları ve füzeleri aylarca süren bir operasyonla Libya’nın stratejik noktalarını, askeri üslerini yerle bir ettiler. Aynı ülkeler bir yandan da gizlice isyancıları silahlandırdılar. Aynı dönemde Recep Tayyip Erdoğan ne yaptı? Bir yandan Kaddafi’ye göz kırptı, bir yandan da isyancılara, iki tarafa da mavi boncuk dağıttı. Türk inşaat firmalarının milyarlarca dolarlık ihalelerini ve yatırımlarını kaybetmemek açısından bu belki pragmatik paradigma bağlamında anlaşılır bir şey olabilir. Ama tüm operasyonu yine pragmatik paradigma temeline dayanarak İngiltere ve Fransa üstlenmişken ve buna BM’de, NATO’da öncülük etmişken, bu süre içerisinde de Erdoğan başını kuma gömmüşken, Cameron ve Sarkozy Libya’yı ziyaret ettikten bir gün sonra aynı ülkeyi ziyaret eden Erdoğan, Cameron ve Sarkozy’yi nasıl “rol çalmakla” suçlar bunu anlamak mümkün değil. Akıl, mantık ve olgu sahibi insan bunu Türkiye milletine lütfen izahat etsin! Operasyonu başlatan Cameron ve Sarkozy, Kaddafi’yi askeri güçle deviren ve isyancıların kazanmasına neden olan onlar, ancak “rol çalan” yine onlar! Bu nasıl olur?

Şöyle olur: Çünkü Erdoğan Müslüman, bunun da ötesinde, çünkü Erdoğan İsrail’i haritadan silmek isteyen köktendinci HAMAS’ın avukatı ve HAMAS yörüngesinde İsrail’e Doğu Akdeniz’de meydan okuyan adam! Elbette Libya sokaklarında Cameron ve Sarkozy dolaşamaz, dolaşsalar Erdoğan’ın gördüğü ilgiyi göremezler. İngiltere ve Fransa Kaddafi’yi devirdi, Erdoğan da fırsat bu fırsat, İsrail düşmanı Müslüman Başbakan olmanın avantajını kullanarak kendini Libya sokaklarına attı. Türkiye sokakları ona dar geldi!

Cameron ve Sarkozy liderliğindeki İngiltere ve Fransa’nın operasyonu haklı mıydı haksız mıydı? Haksız olsa bile Kaddafi haklı mı? İsrail’deki Netanyahu hükümetinin Mavi Marmara operasyonu ve Filistin politikası haklı mı? Bunlar ayrı konu. Cameron, Sarkozy, Kaddafi, Netanyahu, bize göre hepsi aynı potada! Ama bizi asıl ilgilendiren soru şu olmalı: Rolü çalmaya çalışan figüran Erdoğan’ın durumu nasıl izah edilebilir?

Yoksa Erdoğan da mı aynı potada?! Görünen o!

Örsan K. Öymen

http://www.t24.com.tr/orsan-k-oymen/kose-yazisi.aspx?author=68&article=4170

TÜRKİYE, “ARAP SOKAKLARININ ŞEHVETİNE” KAPILMADAN, BU YOLDA ÇOK İHTİYATLI YÜRÜMEK ZORUNDADIR

Bu çerçevede, Erdoğan’ın Müslüman halklar nezdinde artan etkisine ve İsrail’e karşı takındığı tutuma da değinen Sedat, “Türkiye’ye gittiğimde tam aksini gördüm. Türk kadınları yarı çıplak dolaşırken, restoranlar İsrailli turistlere hizmet sunmak konusunda hevesliydiler” diye konuşmuş.

Sedat’ın sözlerinde elbette ki tutarsızlıklar, hatta saçmalıklar var. Fakat önemli olan bu değil.

Önemli olan, Müslüman Kardeşler’in Erdoğan’a tepkisi ve Sedat’ın ağır eleştirilerinde açıkça görüldüğü gibi, Mısır’da siyasi ortamın demokratikleşmeye başlamasıyla, Türkiye’ye karşı şimdi duyulan büyük sempatinin azalması için şu veya bu nedenle çalışacak kesimlerin olmasıdır. Bu yüzden Türkiye, “Arap sokaklarının şehvetine” kapılmadan, bu yolda çok ihtiyatlı yürümek zorundadır. Sonuçta Ortadoğu kaygan bir zemin üzerinde kuruludur. Suriye ile sadece sekiz ay önce yaşanan “büyük kardeşlikten” sonra bugün geldiğimiz nokta ise bunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

Uzun lafın kısası -asıl niyet bu olmasa da- Ortadoğu liderliğine oynuyormuş izlenimini güçlendiren yaklaşımlar, Başbakan Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Arap muhatapları tarafından sanıldığı kadar büyük bir memnuniyetle karşılanmadığını gösteren işaretler gelmeye başladı.

Semih İdiz

http://siyaset.milliyet.com.tr/ortadogu-da-herkes-erdogan-i-sevmiyor/siyaset/siyasetyazardetay/24.09.2011/1442378/default.htm

BU ZİNCİRİ KIRMANIN YOLU, İSRAİLLİLERİN KENDİ TARİHİ TOPRAKLARINDA YAŞAMA VE VAR OLMA HAKKINI, FİLİSTİNLİLERE DE TANIMAKTIR. BÖLGENİN BARIŞ VE REFAHINA GİDEN YOLDA EN BÜYÜK KATKI BU OLACAKTIR

Ancak bu rüyanın karşısında bir de gerçek var.

İsrail’in kuruluş ardından 1967, 1973, 1982 ve sonraki dönüm noktalarında bölgedeki Arap devletlerinin basiretsiz, kötü liderliklerinin faturasını hep Filistin halkı ödedi.

Bölünmüşlükleri yalnızca toprak bütünlüğü bakımından değil, idari olarak da acı bir gerçektir.

Ramallah’tan başvuruya sevinç gösterileri haberleri gelirken, Gazze’den bir kutlama haberi gelmedi. Ramallah’taki Filistin Kurtuluş Örgütü yönetimi ile Gazze’deki Hamas yönetimi arasında dünyalar var.

Hamas yönetiminin FKÖ ve El Fetih’in yıllar önce terk ettiği terör yöntemlerini halen ve sivil İsrail halkına karşı kullanması, İsrail savaş makinesinin Filistinlilere sivil ayrımı gözetmeden saldırmasına hâlâ bahane oluşturuyor.

İsrail yönetiminde Sovyetler’in dağılması sonrası gelen Rus ve Doğu Avrupa göçmenlerinin ağırlığı arttıkça, İsrail ne yazık ki ırkçı bir çizgiye doğru kayıyor ve Filistinliler üzerindeki baskı biraz daha artıyor.

Bu baskı ne yazık ki Batı’da ‘İsrail’in var olma hakkı’ duvarına çarpıyor ve tekrar başa dönülüyor.

Bu zinciri kırmanın yolu, İsraillilerin kendi tarihi topraklarında yaşama ve var olma hakkını, Filistinlilere de tanımaktır. Bölgenin barış ve refahına giden yolda en büyük katkı bu olacaktır.

Kâğıt üzerinde tanıma her sorunu çözmez, ama tanıma kâğıt üzerinde başlamadan hiçbir sorun çözülmez.

Murat Yetkin

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1064268&Yazar=MURAT

BUNA MUKABİL İSRAİLLİLER İSE HER DAİM 'MASUM VE MAZLUM' KİMLİĞİNİ BENİMSEDİKLERİNDEN HATA YAPTIKLARINI KABUL ETMEKTE ZORLANIYORLAR. YAŞADIKLARI DERİN TRAVMA ONLARI 'BİR DAHA ASLA' TAVRINA SOKUYOR VE EN UFAK BİR TEHDİT HİSSETTİKLERİNDE EN SERT TEPKİYİ GÖSTERMEKTEN KAÇINMIYORLAR

Kaynayan bir dünyanın odak noktasında ise İsrail- Türkiye anlaşmazlığı var. Bu konudaki tartışmalar durumun nasıl geliştiğini anlamak bakımından ufuk açıcı olabilir. Özet olarak sizlerle de paylaşayım.

1- İsrail'in Filistin konusunda tarihindeki en zorlu döneme girdiği söylenebilir. Bu konuda tüm Müslüman coğrafyasında ortak bir kanaat var ve bu defa İsrail'in müttefikleri konumundaki Türkiye ve Mısır, Ahmedinejat'tan bile öne geçmiş durumdalar. Başbakan Erdoğan'ın Birleşmiş Milletler'de yaptığı konuşmanın Türkiye'nin kendi sorunlarından ziyade bu konuya konsantre olması, önümüzdeki dönemde Türk hükümetinin nasıl pozisyon alacağının işaretlerini veriyor. Bu konu Obama açısından da zor geçecek bir süreci başlatmış durumda. Zira iktidara gelirken temel dış politika amaçlarından birinin 11 Eylül sonrası İslam dünyası ile ilişkileri düzeltmek olduğu biliniyor. Filistin'in BM tarafından devlet olarak tanınmasını veto etmesi sadece öfke değil hayal kırıklığı da yaratacağından zaten var olan düşmanlıkları beslemesi çok mümkün. ABD Başkanı göreve başlangıcını İstanbul ve Kahire'de yapmıştı ama bugüne dek bir başarı hikâyesi yazamadığı da aşikar.

2- İsrail'in son dönemlerdeki Gazze ablukası ve İHH gemisine yönelik saldırısı dünya sathında önemli etki yaratmış görünüyor. IDI Katılımcıları bu konuda kendi ülkelerinde de kitlesel tepki oluşmaya başladığını ifade etmekten kaçınmadılar. Özellikle Lord Alderdice'in bugüne kadar hep İsrail'in yanında olmaya çalışan Britanya halkının artık farklı düşünmeye yöneldiğini söylemesini önemli buluyorum. Uluslararası platformlarda hep aynı safta yer alan ABD ve İngiltere'nin Filistin meselesinde yollarının farklılaşmaya başlaması oldukça anlamlı. 11 Eylül'ün yarattığı 'İslamcılar teröristtir' imajının Arap Baharı'nın etkisiyle sempatiye dönüşmesi bu konuda İsrail'in işini daha da zorlaştıracak gibi.

3- İHH gemisi sonrası Türkiye'nin İsrail hükümetinden özür beklemesi ve Netanyahu'nun buna yanaşmaması konusu ise sadece politik analizi değil, derin bir psikolojik tahlili de gerektiriyor. Bu açıdan bakıldığında, özür beklentisi aslında bir ilişkinin sürdürülmek istendiğinin göstergesi. Yani 'bizi hayal kırıklığına uğrattınız, buna karşılık gönlümüzü almak zorundasınız' demek isteniyor. Buna mukabil İsrailliler ise her daim 'masum ve mazlum' kimliğini benimsediklerinden hata yaptıklarını kabul etmekte zorlanıyorlar. Yaşadıkları derin travma onları 'bir daha asla' tavrına sokuyor ve en ufak bir tehdit hissettiklerinde en sert tepkiyi göstermekten kaçınmıyorlar. Korku, onların temel motivasyonu. Şu sıralar etraflarını düşmanlarla ve istikrarsız yapılarla çevrili gördüklerinden saldırganlıkları da artıyor. Korku agresiviteyi körüklüyor.

4- Türkiye'nin çevreye karşı giderek sertleşen tavrı ise özgüvenine paralel olarak gelişiyor. Hem içeriden hem de dışarıdan pompalanan 'büyük ve lider devlet rolü' yöneticilerin egolarını fazla şişirirse sakıncalı sonuçlar yaratabilir. Lakin kontrollü bir güç politikasının getirilerinin oldukça yüksek olacağını da söyleyebiliriz. Şu sıralar hem Suriye ve İran ile hem de İsrail ile aynı anda çatışmayı başarmış durumdayız. Güney Kıbrıs ise görüldüğü kadarıyla İsrail politikasının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor. Doğu Akdeniz'deki etkinliğin Mısır ile ittifak içerisinde geliştirileceği anlaşılıyor. İHH gemisine karşılık özür paketine Gazze ablukasının kaldırılmasının dahil edilmesi konunun politik yönünü öne çıkartıyor. Türkiye kendi kişisel meselesi ile küresel meseleyi aynı pakete koyarak bölgesel liderlik rolünü pekiştirmeye çalışıyor. Filistin meselsinin bizim iç meselemiz olduğunun ilanı da bunun bir parçası. Ortadoğu artık arka bahçemiz değil, oturma odamız konumuna ilerliyor. Bu rolü hazmedebilecek sağlıklı bir psikolojinin yaratılması ise temel mesele.

Deniz Ülke Arıboğan

http://www.aksam.com.tr/israil-turkiye-iliskilerinin-psikolojisi-3905y.html

Netten okuyun

6-7 Eylül efsaneler ve gerçekler – CELAL TAHİR

http://www.stargazete.com/acikgorus/6-7-eylul-efsaneler-ve-gercekler-haber-383097.htm

Doğu Akdeniz'de paylaşım...- FİKRET ERTAN

http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1183784&title=dogu-akdenizde-paylasim

İsrail krizinin Kafkasya'ya yansımaları -  MEHMET FATİH ÖZTARSU

http://www.haber7.com/haber/20110919/Israil-krizinin-Kafkasyaya-yansimalari.php?gID=785977

Filistin Devleti- SOLİ ÖZEL

http://www.haberturk.com/yazarlar/soli-ozel/671561-filistin-devleti

BM’nin Filistin sınavı – SAMİ KOHEN

http://dunya.milliyet.com.tr/bm-nin-filistin-sinavi/dunya/dunyayazardetay/23.09.2011/1441964/default.htm

Bu işin vebali war – YILMAZ ÖZDİL

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/18821183.asp

Türkiye topyekün savaşa hazır mı? Ne olduğunun farkında mıyız? – KEREM ÇALIŞKAN

http://www.euractiv.com.tr/politika-000110/interview/trkiye-topyekn-savaa-hazr-m-ne-olduunun-farknda-myz-pkk-5-kol-haline-mi-geldi-021313

Cüneyt, İsrail'i titret – SAFİLE USUL

http://www.gazeteport.com.tr/yazar/12/safile_usul/1388

İsrail'e değil şehitlere bak! – EMİN ÇÖLAŞAN

http://www.haberinyeri.net/israile-degil-sehitlere-bak-7239yy.htm

Önemsiz sorular testi - BURAK BEKDİL

http://www.hasturktv.com/yahudilik/2877.htm

Netten izleyin

Adana Asri Mezarlık Musevi /// Adana Jewish Cemetery

http://www.dailymotion.com/video/xgo7fv_adana-asri-mezarlyk-musevi-adana-jewish-cemetery_travel

Anılar

Değişen Şehir ve Raşel Elnekave – ROZ KOHEN

Topluca bütün arkadaş ve aile grubunun en büyük emeli, Raşel'e bir koca bulmaktı... Bu amaçla, ailece görücü gezmelerine çıkılırdı. Görücü karşılaşmalarının biri, Harbiye'de yeni açılan Hilton Oteli'nin çay salonunda planlanmıştı. Çoluk - çocuk, yaşlı - genç büyük bir grup buluşup müstakbel damatla tanışmaya gittiğimizi ve Raşel'in bir süre o kişiyle nişanlı kaldığını dün gibi hatırlarım.

http://www.kanalkultur.com/kks/Yazarlar/Roz-Kohen/roz-kohen-degisen-sehir-ve-rasel-elnekave.html

Eskilerden

Yahudilerin 5765 yılı – GÜNGÖR URAS

http://www.milliyet.com.tr/yahudilerin------yili/gungor-uras/ekonomi/yazardetayarsiv/15.09.2004/88618/default.htm

Zaytung’dan

İSRAİL ORDUSU, BAŞBAKAN ERDOĞAN'A LAF YETİŞTİRMEK AMACIYLA GELİŞTİRİLEN YENİ SAVUNMA SİSTEMİ PROJESİNİ TANITTI

Başbakan Erdoğan'ın gittikçe sıklaşan ve sertleşen İsrail karşıtı demeçleri, sonunda İsrail ordusunu da harekete geçirdi. İsrail Savunma Bakanlığından bu sabah yapılan açıklamada "Neredeyse bütün Arap ülkeleriyle savaşmış ve yıllardır terör ve şiddetle iç içe yaşayan bir ülkeyiz ancak hiçbir şey Başbakan Erdoğan'ın sözleri kadar canımızı yakmadı. Biz böyle zulüm görmedik..." ifadelerine yer verilirken, şu an henüz geliştirilme aşamasında olan proje sayesinde en geç 2012 yılının ortalarından itibaren hiçbir lafın altında kalınmayacağı iddia edildi.

http://www.zaytung.com/haberdetay.asp?newsid=139947

İSRAİL'E DİPLOMATİK MİSİLLEME GİRİŞİMİ BOY ENGELİNE TAKILDI

http://www.zaytung.com/haberdetay.asp?newsid=917

SURİYE, IRAK, İRAN VE İSRAİL'LE DİPLOMATİK KRİZ YAŞAYAN TÜRKİYE'NİN BÖLGEDEKİ YILDIZI HER GEÇEN GÜN DAHA DA PARLIYOR

http://www.zaytung.com/haberdetay.asp?newsid=136680

PROTESTO EDEBİLECEKLERİ BİR İSRAİL BÜYÜKELÇİLİĞİ BULAMAYAN İRANLILARIN 30 YILLIK ÇİLESİ BİTİYOR

http://www.zaytung.com/haberdetay.asp?newsid=22039

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
645