‘Aut’ tiyatro mevsiminin en çarpıcı olaylarından biri olmaya aday. Futbolla hiç ilgilenmeseniz de mutlaka görün derim. Tabii ki fazla hassas bir bünyeniz ve pek nazik bir mideniz yoksa...

" />
Batya Natan

Futbolla ilgilenmeyenlerin de izlemesi gereken bir oyun: sıfırnoktaiki’de ‘AUT’

‘Aut’ tiyatro mevsiminin en çarpıcı olaylarından biri olmaya aday. Futbolla hiç ilgilenmeseniz de mutlaka görün derim. Tabii ki fazla hassas bir bünyeniz ve pek nazik bir mideniz yoksa...

Futbolla ilgilenmeyenlerin de izlemesi gereken bir oyun: sıfırnoktaiki’de ‘AUT’

Umberto Eco’ya göre futbol, günümüzün en yaygın dinidir.“Taraftarlık ve iman sözcüklerinin yan yana kullanılması anlamlıdır; çünkü yenmek ve yenilmek kavramlarının iç içe olduğu bir oyunda, taraftarın bağlılığını sürdürmesi için tam bir imana gereksinimi vardır. Bu iman sayesinde hem kendine sığınacak bir alan bulur ki bu alanda yalnız olmayacak, hem güçlü bir kulübün çatısı altında hem de kendisiyle aynı emeli paylaşan grupla bir arada olacaktır.”

Bu dinin en önemli müridi, fanatik taraftardır. Taraftarlığın iki işlevi vardır. İlki, kişide bir yere, bir gruba ait olma duygusu uyandırması; diğeri, fanatik kelimesinin çağrıştırdığı, başka ortamlarda yapıldığında toplum tarafından kabul edilmeyecek davranışların taraftarlık kimliği altında çıkış yolu bulması ve hoşgörüyle karşılanmasıdır.

Günümüzde futbol, reklâmları, özel TV kanalları, uzmanları, futbolcuları, butik mağazaları, astronomik transfer ücretleri, çalışanları ve taraftarları ile dev bir sanayiye dönüştü. Bu sanayinin kimi gayrı resmi işlerini halletmek de bir kısım taraftara düşmekte. sıfırnoktaiki’nin yeni oyunu ‘Aut’, futbol dünyasını stadın içine hiç girmeden, dışarıdan, ‘aut’tan,işte bu gibi taraftarların, ‘kapı bekleyenlerin’ gözünden yansıtıyor.

Futbolda ‘kapı bekleyenler’

Kapı beklemeyi küçümsemeyelim. Zor iş. Kendi takımının taraftarını içeri alırken, karşı takımdan kimsenin sızmamasını sağlayacaksın; kimin ne zaman pankart açacağını, amigoları, tezahüratı organize edeceksin; çıkabilecek olayların bastırılmasını ya da gerektiğinde olay çıkarmayı örgütleyeceksin; icabında adam döveceksin, dayak yiyeceksin; takımın kalecisi önemli bir maçta hatalı gol yiyince, kulüp başkanı devreye girdiğinde, kaleciyi kaçırıp başkanın ya da kirli işlere karışmış menajerin istediği bir yere bile götüreceksin!?Kaleci kaçırma olayı, büyük sermaye guruplarının yönetimine girmiş ve mafya ile de ilişkiler kurmuş olan kulübün borsadaki hisselerini yükseltmek için tezgâhlanmış bir oyun bile olsa, bedelini saf taraftar sevgisi ile gözleri boyanan bizim ‘kapı bekleyenler’ ödeyecektir.

Aut’ta stad kapısını bekleyen beş kişi var. Liderleri Sarı, en sert ve en güçlüleri gibi duran, ancak sevgilisinin karşısında pamuk gibi yumuşayabilen biri. Kulüp yöneticileriyle direk iletişimi sadece o kuruyor. Sarı’nın kankası, gerçek fanatik taraftar Zehir için kulüp sanki tanrısal bir kavram, futbolcu ise peygamberi. Lakabını belki de arada bir ipin ucunu kaçırıp zehir zemberek oraya buraya çatmasından almış. Onu sakinleştirebilen bir tek Sarı var. Boza, Fidel ve Öcü arada bir kafa tutsalar da bu ikilinin yönetimini kabullenmiş gibiler. Hepsi varoş çocuğu, hepsi bir dereceye kadar uyuşturucu bağımlısı. Bu bağlamda başı çeken Zehir. Cıgaralık, hap, taş gırla gidiyor. Oyun bire bir zamanda geçen 90 dakikalık sürede, bir yandan bu insancıklar üzerinden oynanan daha büyük oyuna dikkat çekerken, diğer yandan da başta en sempatik kişi olarak karşımıza çıkan Zehir’in iyiden iyiye çığırından çıkışına odaklanıyor.

Aut’u Alper Kul ve Özgür Özgülgün 2007’de yazmış. Yönetmen Eyüp Emre Uçaray ile Mayıs ayı başlarında karşılaştığımızda bana bu oyundan bahsetmiş ve provalara başlandığını söylemişti. Yani Aut’un sıfırnoktaiki’nin repertuarına alınmasında daha sonra patlayan malûm skandalın hiçbir etkisi yok. Zaten şike olayına bakış açısı gerçekteki oluşumdan epey farklı. Çok doğru yazılmış, temposu ve gerilimi hiç düşmeyen, düşmek ne demek, giderek yükselen, devamlı crescendo’da seyreden bir oyun.

Türünün en ‘sert’ örneği

sıfırnoktaiki gibi oyun alanı ile seyirciyi aynı mekânda iç içe diz dize oturtan tiyatroların hemen hepsi, haklı olarak, in-yer-face oyunlara yöneliyorlar. Tekrar hatırlatırsak, İngiltere’de başlayan, öncülüğünü bizde DOT’un yapmış olduğu, izleyiciyi de içine alan sert, çarpıcı, bayağılıktan korkmayan bir tiyatro anlayışı bu.

Aut ilk in-yer-face Türk oyunu değil ama bugüne kadar sahnelenenlerin en sert olanı. Kelimenin tam anlamıyla kan gövdeyi götürüyor. Eyüp Emre Uçaray’ınfırtına gibi yönetimine Şafak Başkaya’nın dövüş koreografisi benzersiz bir gerçeklik katıyor.

Sarı ile Manita’sının telefon görüşmesinde Manita’nın da oyun alanına girerek ikilinin neredeyse seviştiği sahne çok başarılı. Tek ve elverişsiz sayılabilecek oyun mekânından çoklu mekân oluşturulması da öyle.

Ben, biraz da futbol özürlü olduğum için, izledikten sonra bazı konularda bilgilendirilme gereksinimi duydum. Açıklamaları için oyunun yardımcı yönetmeni Heves Duygu Tüzün’e (Hani Limonata’da o itici televizyon programcısını canlandıran dünya şekeri genç kız) koca bir teşekkür borçluyum.

Defalarca tekrarlamış olduğum bir ifadeyi yeniden kullandığım için özür dilerim ama ne yapayım, sıfırnoktaiki’de oyunculuklar her zamanki gibi süper. Kimi konservatuar öğrencisi, kimi dizi oyuncusu, (malûm sadece futbol değil dizi özürlüsü de olduğum için büyük bir çoğunluğun çok iyi tanıdığından şüphe etmediğim bu gençleri ben ilk kez izliyorum) hani “her biri ayrı babadan” dedikleri cinsten bir topluluk ama inanılmaz disiplinli ve uyumlu bir birliktelikleri var.

Ferit Kaya(Sarı), İhsan Ceylan (Fidel),Sinan Arslan (Öcü) çok iyiler. İnsanın oyunu izlerken İhsan’ın etinden et koparıldığına inanası geliyor. Taner Ölmez (Boza), ikincil sayılabilecek bir karakterde belki de oyunun en başarılı oyuncusu. 

Volkan Çolpan, Eren Dinler, İncinur Daşdemir epizodik rollerindeçok inandırıcılar.

Bugüne dek sanırım sahneledikleri bütün oyunları izlemiş biri olarak, sıfırnoktaiki’de ne kadar iyi oynarsa oynasın bir oyuncunun Erkan Kolçak Köstendil kadar öne çıkmasına ilk kez tanık oluyorum.1983’de Bursa’da doğan Mimar Sinan Tiyatro Bölümü öğrencisi Köstendil’in senaristliği ve yönetmenliği de var. Mayıs 2011’de Eskişehir KRAL MİDAS KISA FİLM ÖDÜLLERİ‘nde en iyi kurmaca film ödülünü Vakit adlı filmi ile almış.

Zehir gibi bir Zehir olmuş. Oswald’la olan sahnesinde lümpen kesim çocuğunun o ünlü hayranlığını çok iyi hissettiriyor. Oyunun crescendo’sunun paralelinde artan çılgınlığında olsun, finaldeki buz gibi sükûnetinde olsun çok çok iyi. Bana biraz Rıza Kocaoğlu’nun “arıza” tiplemelerini anımsatmadı değil. Acaba “fazla mı iyiydi” diye de düşündüm bir ara.

Sonra düşündüm ki o tipler, nerenin ya da kimin taraftarı olurlarsa olsunlar, duygularını sonuna kadar açığa vuran, dibine kadar yaşayan, kendi kendilerine bile rol kesen tiplerdir.

Ben sonuçta Erkan Kolçak’ın doz aşımının dozunda olduğuna karar verdim. Bakalım sizler ne düşüneceksiniz.

‘Aut’tiyatro mevsiminin en çarpıcı olaylarından biri olmaya aday. Eylül ortasında yaz tüm güzelliği ile devam ederken, inanılmaz bir dolunay İstanbul’a tepeden bakarken, cuma akşamı Beyoğlu kendini eğlenceye vermişken biz full dolu bir salonda izledik. Futbolla hiç ilgilenmeseniz de mutlaka görün derim. Tabii ki fazla hassas bir bünyeniz ve pek nazik bir mideniz yoksa. Hele kan görünce bayılmaya eğilimliyseniz uzak durun. Uzak durun ve göremedim diye hayıflanın.

Hepinize iyi seyirler.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
780