Batya Natan

Murat Daltaban’dan tiyatro dersi: BEAUTİFUL BURNOUT / SÜPERNOVA

Atçılık büyük bir olasılıkla bokstan daha tehlikelidir. Dağcılık da öyle. Boksör, kendi bedeninin sınırlarıyla yarışır. Ringe birini dövmek için değil, çok daha iyi bir boksör olmak için çıkar.

Murat Daltaban’dan tiyatro dersi: BEAUTİFUL BURNOUT / SÜPERNOVA

Byrony Lavery’nin provaları bir buçuk yıldır süren ve merakla beklenen oyunu Beautiful Burnout/Süpernova nihayet DOT’un yeni salonunda izleyici karşısına çıkıyor.

Lavery,1947’de doğmuş, kariyerine oyuncu olarak başlamış. Sığ ve önemsiz roller oynamaktan bıkmış, İngiliz tiyatrosunda kadınlar için doğru dürüst karakterler yazılmadığını düşünerek, kadınlara hak ettikleri değerde roller yazmak için yazarlığa soyunmuş. Feminist alt metinlerin eksik olmadığı, çok sayıda tiyatro, televizyon ve radyo oyunu yazmış. 1988’de yazdığı, pedofil bir seri katil, onun tecavüz edip öldürdüğü kızın annesi ve katil psikolojisi üzerine çalışan bir psikiyatristin kesişen öykülerinin anlatıldığı ünlü oyunu Frozen, DOT’un sahnelemiş olduğu ilk oyundu.

Yeni oyunu Beautiful Burnout/Süpernova, günümüzde, eğlence endüstrisinin ve popüler kültürün neredeyse hayranlıka teşvik ettiği maço şiddetin öne çıktığı ortamda, yeniyetme gençlerin saldırganlığını kontrol altına alarak daha güzel bir amaca yöneltmek için çabalayan eski kuşak boks antrenörü Bobby Burgess’in Glasgow’daki spor salonunda geçiyor.

Ringin tanrısının antrenör olduğuna, başarının disiplin ve çok çalışmadan geçtiğine inanan Bobby’nin başına talih kuşu, boks yapmasalar sokaklarda birbirini yumruklayacak birkaç gencin aracılığı ile birkaç kez konacak gibidir. Ama Ajay, ünlü ve yenilmez olmak için Bobby’nin hedeflerini aşacak, bir kaza Neil’in geleceğini karartacak, belki de çok fazla düşündüğü ve irdelediği için Ainsley beklentilerin altında kalacak, ‘million-dollar baby’

Dina ise kadın boksörlerle maç yapmayı reddedecektir.

Annesi, kulübü ve dünyadaki yeri için döğüşen Cameron’sa doğuştan boksördür. Doğal yeteneğiyle ‘yıldızları görecek’, dünya ayaklarının altına serilecektir...

Feminist bir kadının elinden çıkan metin, hiç aksamayan temposuna, özgün adındaki ‘muhteşem tükenmişlik’e adım adım götüren sağlam kugusuna ve şiirselliğine rağmen, sonuçta alışılmış bir boks öyküsü. İyi bir yönetmenin “fena değil” diye yorumlanacak bir iş çıkaracağı böyle bir öyküyü, soluk soluğa izlenecek bir görsel şölene dönüştürerek yıllarca unutulmayacak bir tiyatro olayına çevirmek için Murat Daltaban adlı sahne büyücüsü olmak gerek.Samimi olarak, Beautiful Burnout sahnelemesinin tiyatro okullarında ders olarak okutulacak nitelikte olduğu kanısındayım.

DOT’un bir sinema kompleksinin girişindeki kör bir köşenin kendi standartlarında küçük bir tiyatroya dönüştürmesi ile başlayan Maçka Gmall serüveni, tiyatronun hemen önünde, düzayak bir dış terası da olan café ile devam etmişti. Bildik bir café’den çok bir arkadaş evi havasında, oyun öncesi ve sonrası DOT’un ‘çetesi’ ile sohbet de edilebilen bu çok sevimli mekânın ardından, DOT’un ikinci sahnesi de en üst katta kapılarını açtı.

Salon 100 kişiyi aşkın izleyici alabiliyor ve bütün seyirciler, ipleri kaldırılmış dev bir boks ringinin üç tarafına, tüm oyun alanına hâkim olacak şekilde oturtuluyor. İki kum torbası ile tepedeki yürüyen ışık hariç tamamen boş olan -ve tekerlekli bir buzdolabı/çamaşır makinesi ile anında Cameron’un evine dönüşebilen- bu ringde, aksesuarları çantaları, ipleri, boks eldivenleri; giysileri eşofmanları, şortları, atletleri olan ve ter içindeki yarı çıplak bedenleri ile asıl canlı dekoru oluşturacak yedi insan çalışacak, konuşacak, dövüşecek ve dans edecektir.

Dans deyince, sakın aklınıza bildik müzikallerden bölümler gelmesin. Boksörlerin antrenmanlarından ip atlamalarına ve maçlarına tüm beraber çalışmaları, Uygur Yiğit’in ritmik müziği eşliğinde Tan Temel ve Sernaz Demirel’in koreografisiyle yapılıyor. Yönetmen bu koreografiyi bir tür dans tiyatrosu sahnelercesine, oyunun ayrılmaz bir parçası olarak kullanıyor (zaten oyuncular dans ederken de susmuyorlar ki!). Aralarına bazan Cameron’un annesi Carlotta’nın da katıldığı beşlinin kusursuz grup uyumu kadar, ikili döğüş sahnelerinin ‘yavaş çekim’ olarak kurgulanması da son derece etkileyici. Boyu neredeyse 2 metreyi bulan eski basketbolcu Hakan Kurtaş (Cameron)’la ufak tefek Pınar Töre (Dina)’nin ikili sahnesinde, bedenlerin birbirini tamamlayan bir heykel gibi kullanılması ile iki oyuncu arasında yaratılan kimya, sözün söyleyemediğini vücutlarla söyletiyor. Aramızdan ayrılmamış olup da izleyebilseydi sanırım ki Pina Bausch’un da çok hoşuna giderdi!

Mükemmeliyetçiliğini çok iyi bildiğim Murat Daltaban bir buçuk yıllık çalışmanın ardından karşımıza olağanüstü bir toplu oyunculuk gösterisiyle çıkıyor.

1948 İstanbul doğumlu dizi ve sinema oyuncusu Ünal Silver, uzunca bir süre yurt dışında yaşadığından yıllardır Türkçe tiyatro yapmıyormuş. İnsanın o duru Türkçesini dinlerken inanası gelmiyor. Büyük bir rahatlıkla Bobby ile özdeşleşirken, kusursuz diksyonu ve doğal oyunculuğu, kendi kuşağının yapaylık ve ‘rol kesme’ alışkanlığından bir türlü kurtulamayan pek çok oyuncusu için tiyatro dersi niteliğinde.

Oyuncu olarak Malafa ve Pornografi’den anımsadığım seslendirme sanatçısı Berrak Kuş Cameron’un annesi Carlotta’da çok iyi. Aslında 1972’nin ilk gününde doğduğuna göre biraz zorlansa yaşı da tutuyor ama sanki bu rol için fazla genç, fazla dinamik, fazla da güzel. Tanrılar bütün genç kızlarımıza böyle kırk yaşlar nasip etsin!

Gelelim ringde devamlı fırtına estiren beş boksörümüze.

Bitmek tükenmek bilmeyen enerjinin ve sporcu kondisyonunun gerçekte ne olduğunu ilk kez geçen akşam DOT’un ringinde anladım. Dövüşürken, tepinirken, ip atlarken -ve bu arada makineli tüfek gibi durmaksızın konuşurken- ter içinde bile kalsalar, izleyicinin soluğu kesilirken boksörlerimizin nefes ritmleri bile hızlanmıyor. Bu müthiş fiziksel performansa eşlik eden dört dörtlük oyunculukları da cabası.

Bu ‘fiziksel tiyatro’ konusunda DOT’un iki oyuncusunu özellikle tebrik etmek isterim. Otuzlarının başına gelmiş olan Cemil Büyükdöğerli (Ajay) olsun, otuzlarının ikinci yarısına neredeyse geçecek olan Tuğrul Tülek (Neil) olsun, yirmili yaşlarındaki iki genci büyük bir başarı ve inandırıcılıkla canlandırmakla kalmıyorlar, fiziksel performans olarak kimi zaman ekibin kendilerinden yaşça genç olanlarının da önünde gidiyorlar!

Beautiful Burnout’u da Tuğrul Tülek’le beraber dilimize kazandırmış olan,Punk Rock ve Pornografi oyunlarının başarılı çevirmeni Pınar Türe’yi (Vur, Yağmala, Yeniden, Malafa ve Festen’den oyuncu olarak da anımsıyordum. Türe, her an patlamaya hazır bir bomba gibi - oyunda açık seçik anlatılmamış olsa da - çocukluğunda görmüş olduğu tacizin intikamını tüm dünyadan almak istercesine yumruk sallayan, minik bedenine rağmen her an o iri kıyım dört delikanlıya kafa tutacak güçte görünen, kırılganlığını ve duygusallığını erişilemez duvarların arkasında saklayan Dina’ya, belki oyunun özgün metninde bile olmayan olağanüstü bir derinlik ve gerçeklik katıyor. Üstelik bunun altından, cinsiyetsiz bir ‘erkek Fatma’ya dönüşmeden, tüm güzelliğini ve zerafetini koruyarak kalkıyor. Gecenin en güzel sürprizlerinden biri!

Şalom’da tiyatro yazılarıma başladığımda, Punk Rock’ın gencecik yedi oyucusundan övgü ile bahsetmiş ve onların geleceğin büyük oyuncuları olarak karşımıza çıkacağını söylemiştim. O ekipten1986 İstanbul doğumlu Emre Yetim ve1988 İzmir doğumlu Hakan Kurtaş beni haklı çıkaranlardan.

Emre, Haliç Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nü, Hakan ise Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nı bitirmiş amaBeautiful Burnout bu gençlerin DOT okulundan da mezun olduklarını gösteriyor. Emre Yetim, bir bakışı ile bile otoriteyi sorgulayan, sağduyunun sesi Ainsley olarak çok başarılı. İki yıl önce de Punk Rock’ın lokomotifi olan Hakan Kurtaş, gösterişli fiziğinin de desteğiyle, kimi zaman saf ve çocuksu, kimi zaman umutlu ve heycanlı, kimi zaman da hüzünlü ama her zaman pırıl pırıl bir Cameron portresi çiziyor.

Beautiful Burnout, Kürklü Merkür gibi, Festen ya da Vur, Yağmala, Yeniden gibi yıllarca konuşulacak bir tiyatro olayı olmaya aday. DOT’un diğer oyunlarından bir farkı da, herkesin bol bol küfretmesi dışında (ki, Beyoğlu’nda yürürken etrafınıza kulak kabartırsanız en az bu kadar küfür duyarsınız) içeriğinin yaş olarak (18+) gerektirecek kadar sert olmayışı. Bu da,  lise üst sınıflarda okuyan bir çocuğunuz ya da torununuz varsa, onu – yine de bir ebeveyn gözetiminde - DOT’la tanıştırmak için büyük bir fırsat.

Hepinize iyi seyirler.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1053