Batya Natan

İhtiyaç anında fermuarınızı indirip kullanınız

Fesatlaşmayın hemen, okuyunca masum bir konu olduğunu hemen anlayacaksınız. Şimdi, nerede kalmıştık?  En son yılbaşı arifesinde olan Brezilya’da, Rio da kap kalın kırmızı paltolu, pamuk sakallı, beyaz ponponlu kapüşonlu ve bu dayanılmaz sıcaklıkta ter içinde, kendinden geçmiş bir şekilde “ho ho ho”  diye manasızca gülen, kızaklı, geyikli kuzey tipi ‘cin-gıl cin-gıl bellls Noel Baba’ yerine, bu bölgelerde daha geçerli olan topless, ‘yok’ini giyen, yunusların çektiği sörf üzerinde samba müzikleri eşliğinde, hediyeleri dağıtan çikolata renkli, serin,  ferah tropik tıp ‘matmazel Noel’i’ tasvir ettiğim yerde kalmıştım. 

Rio’dayız; buralarda son demlerimiz, yakında gezimizin son durağı olan İguazu’ya gideceğiz. Yatın kalkın dua edin Amazon bölgesine gitmedik bu sefer, yoksa en azından üç bölüm daha konu çıkardı. Rio, Brezilya’nın genelinde olduğu gibi semi-presyö taşlar konusunda çok ünlü bir şehir. Hani yolda görsen “bu ne yaaa” diye yüzüne bakmayacağın taşlar, allanıp pullanıp işlendikten sonra renk, ton, şekil ve ağırlıklarına göre para ediyor. Bir şey alacağımız yok, amacımız sadece ‘göz zinası’ ama hazır buralara kadar gelmişken ve programımızın içinde var iken böyle taşların satıldığı son derece prestijli bir yere gidiyoruz. Önce taşlar nasıl çıkartılıyor, nasıl işleniyor, nasıl titizlikle öyle yapılıyor, böyle parlatılıyor, filan falan… Bir sürü vazyaduras… Sonra tüm diğer gruplar gibi bizler de özel bir satış salonuna alınıyoruz… Masanın üstü taş dolu akuamarin, topaz, türkuaz, ametist ve adını hatırlayamadıklarım… Karşımızda İzmirli Bey, bir karşılıyor, bir ihtimam, bir şımartılma, eeee taş tüccarları geldi Türkiye’den kolay mı? “Ne içersiniz?” diye soruyor; Türkçeye hasret kalmışız, sohbet lakırdı… Adam başlıyor 8-10 bin dolarlık taşlar gösteriyor. Dışarıdan bakışta ‘situasyonlar’ iyi gözüküyor galiba; çok anlar gibi “hımmm ne kadaran güzel”  filan diye yarım ağız mırmırlanıyoruz. Derken masadaki taşlar yetmiyor iki bayan ‘daha da taş’ getiriyor. Duyulabilecek ama en alt perdeden bir ses ile soruyoruz,  “daha küçüğü var mı?” Mesajımız alınıyor; 3000–5000 seviyelerine iniyoruz… Onlarca, yüzlerce taş görüyoruz ama nedense istediğimiz ‘güzellikte’ bir taşa bir türlü rastlamıyoruz, hani bulsak ikiletmeyeceğiz, anında alacağız… Sonunda İzmirli Bey anlıyor niyetimizi, “sizi aşağıdaki satış salonumuza götüreyim, orada çok daha ‘güzel’ taşlar var” diyor ve neme lazım gittiğimizden emin olmak için bizlere aşağıya kadar refakat edip, aşağıdaki tezgâhtarlara; bunların bir şey alacağı yok  ‘ali-ko beni’ yapılmasını sağlık verdikten sonra hepimize veda edip, biraz paralanınca yeniden ziyaretimizi beklediğini tüm güler yüzü ile bizlere iletip Türkiye’ye selam gönderiyor…

Biz bu lafların altında kalır mıyız? Asla! Yaklaşık iki saat sonra beraber olduğumuz arkadaşlardan birisinin hanımı “Mordiko; bu taşları çok beğendim ne dersin paşaiko alalım mı?” Mordiko’dan dâhiyane bir cevap “ihtiyacın varsa al hanumika.”  Aslında son derece normal bir konuşma gibi gözükse de yarı değerli taşların bir ‘ihtiyaç’ olup olmaması meselesi kafamı kurcalıyor. Nasıl olacak ki bu?  “Alooo kocacığım; el direk de mi kaza, naaber? Yaaaa bazı ihtiyaçlarım vardı da… Eve gelirken alır mısın? Domates, biber salçası, göbek salata, tavuk suyu, kanatlı, kokuyu hapseden ve de gece için orkid…   Haaa bi de aniden içimde bir ihtiyaç belirdi; küpelik iki adet akuamarin ama irisinden olsun, rengi de öyle çok açık olmasın.”

Gel zaman git zaman ısrarlı ve kararlı araştırmalarımız, en nihayetinde meyvelerini veriyor; “Ver en iyisinden, en güzelinden, en değerlisinden 100 kusur dolarlık bir taş”  diyoruz.  Her birimiz aldığımız bir kaç saatlik tecrübe ile ‘semi-presyö’ taş konusunda bir ‘uzman’ kesildiğimizden en kıymetlisini en ucuza aldığımızdan o kadar eminiz ki, bu kadar olur… Sonuçta; hiç kazık yemediğimiz taşlarımız elimizde, gururlu bir şekilde ile dükkândan çıkıyoruz… İyi bari taşları alarak önemli bir ‘ihtiyacımızı’ görmüş olduk…

Taşçıdan çıktık ‘yemek için yemek’ prensibine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde lokantamıza doğru gidiyoruz. Rehberimiz bilgilendiriyor; yolda iyi bir kur bulabileceğimiz ‘ceync ofis’ var; eh kolayı mı onca taşı aldık, paralar suyunu çekti. Tamam diyoruz gidelim!  Biraz para bozalım… Arkadaşlardan ortak harcamalar için ‘kasa’ parası soruyorum; “tamam” diyorlar “birazdan veririz”. Varıyoruz… Araba duruyor, her normal insan gibi paraya ihtiyaç duyduğumda yaptığım üzere elimi cebime atıyorum, bir miktar para çıkartıp arkadaşlardan da istemek üzere onlara dönüyorum…  Sizce bir insan parasını nereye saklar? Hani burası tehlikeli bir bölge ya, hırsızlık filan çok oluyor diye tembihlendik ya… Ne yaptılar beğenirsiniz, yok hayır boyunlarındaki bir keseye asker usulü assalar, kabulüm. Ayakkabının çorabın içine de koysalar, ‘eh olabilir’ diyeceğim. Caanım gezi arkadaşlarımdan para istediğim de camları siyah filtreli ‘ven’ arabanızın içinde her ikisi birden kemerlerini çözüp, fermuarlarını indirip, pantolonlarını hafifçe... “Hooop arkadaşlar burada durun, bu ödeme şeklini kabul edemeyeceğimi bildirmek isterim…” Bitti mi? Bitmedi! Oralarından çıkardıkları haki renk para kesesinin bellerine bağlı olan iplerini çözdükten sonra özenle fermuarı açıp bir miktar parayı dikkatlice çıkartıp bana uzattılar. Nedense ben, onların yaptığı her şey çok doğalmış da parayı cebimde taşımak ile ben ‘en büyük yanlışı’ yapmışım kanısına kapıldım… Lokantaya vardığımızda aklıma dahice bir fikir geldi; bu gibi durumlarda parayı saklamak için daha da güvenli bir yer biliyorum…  Dünyada kimsenin aklına gelmez ‘ora’ya bakmak… Neyse; evrene, güven ve huzur dalgalarını yayan arkadaşlarımla yolculuğa devam ediyorum… 

Ertesi gün yine ‘en güvenli taşıt’ olduğu iddia edilen uçan teneke kutu yardımı ile İguazu’ya doğru yola çıktık… Sallandık mı? Eveeeet, Pekiii uçağa bir şey oldu mu? Hayıııır, korktuk mu? Eveeet, korkmaya gerek var mıydı?  Hayııııır uçak en güvenli taşıt mı? Öyle diyorlarsa öyledir, mutlaka… Sanırım… Herhalde…

Gelecek bölümdeki ‘muhteşem İguazu Şelaleleri’ni anlatana kadar, bacadan gelmesi muhtemel ‘Matmazel Noel’i bekleyin…

Yeni yılda (Roş Aşana’dan bahsediyorum, ne demişler? Geç olsun güç olmasın)  başta sağlık, mutluluk ve her daim neşe içinde olun, haneniz hiç eksilmesin, sofranız dopdolu, bereketiniz hep çok olsun… Ve unutmayın; hep… Sevgiyle kalın

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1005