Jorge Bucay’ın bu yönde düşündürücü ve eğitici bulduğum İspanyolca bir öyküsünü kelime kelime tercüme etmek yerine, zihnimde kaldığı ve içimde yoğrulduğu şekli ile aktarmaya çalışacağım sizlere.

" />
Batya Natan

Gerçekten yaşamak

Jorge Bucay’ın bu yönde düşündürücü ve eğitici bulduğum İspanyolca bir öyküsünü kelime kelime tercüme etmek yerine, zihnimde kaldığı ve içimde yoğrulduğu şekli ile aktarmaya çalışacağım sizlere.

Yılbaşları, yaş günleri veya bayramlar... Yıllık takvimde yalnızca bir kere yer alan yılın önem verdiğimiz günleri... Her biri kendi döngülerinde bir yılın daha geçtiğini fısıldarlar bizlere. Bu önemli günlere hepimiz farklı umut ve heyecanlarla hoş geldin der, elimizden geldiğince kutlayıp eğlenmeye çalışırız.

Aslında neşeli görüntülerine rağmen yılbaşları ve bayramlar ‘toplumsal’, yaş günleri ise ‘kişisel’ bir hüzün gizlerler derinliklerinde. Bilinçaltı farkındalığımız ile bir daha asla ve asla tekrar yaşayamayacağımız zaman diliminin geride kalışındaki hüzünlü gerçeği kutlamalarla örtbas etmeye çalışırız! Kutlamadan sonra kendi başımıza kaldığımızda, etrafımızdaki hediye paketlerine, henüz kulaklarımızda yankılanan sevdiklerimizin güzel sözlerine ve gecenin coşkusuna rağmen, içimizde minicik bir yelkenin karmaşık duygularla dolarak yüreğimizi yavaşça bir bilinmeze doğru sürüklediğini ve göğüs kafesimizde buruk bir boşluk duygusu oluşturduğunu hissederiz. İzin verirsek, düşüncelerimiz, geçen bir yılın anıları arasında yavaşça süzülerek bir gezintiye çıkarırlar bizleri.

İşte tam o esnada fırsatı kaçırmamalı, örtbas etmekten veya kaçmaktan vazgeçerek geride bıraktığımız dönemin muhasebesini yapmalıyız...Geçen yılın anıları arasında gezinirken, yaşamış olduğumuz acı tatlı tüm deneyimlerden hissemizi çıkarmalı ve onları girmekte olduğumuz yeni yılı ‘daha bilinçli, daha güzel yaşamak’ için kendimize basamak yapmalıyız.

Daha bilinçli, daha güzel yaşamak... İnsan sormadan edemiyor. Nasıl varabiliriz ki bu bilince?

Jorge Bucay’ın bu yönde düşündürücü ve eğitici bulduğum İspanyolca bir öyküsünü kelime kelime tercüme etmek yerine, zihnimde kaldığı ve içimde yoğrulduğu şekli ile aktarmaya çalışacağım sizlere.

***

Öykümüzdeki bilgenin ismi ‘El Buscador’dur. İsterseniz ‘Arayıcı’ diyelim ona. Çünkü ‘Arayıcı’ sürekli arayan biridir; tesadüfen rastlayan değil! ‘Arayıcı’ ne aradığını bilerek, nerede arayacağını keşfederek sabır ve kararlılıkla arayışını hiç durmadan sürdüren biridir. Yaşam, kendisi için baştan sona bir arayıştır zaten.

Bir gün Arayıcı çoğunlukla bilge ve ermiş kişilerin oturduğu Kammir isimli bir kasabada, aramayı gerçekten bilenlerin yaşamın bazı gizlerine ulaşabildiklerini duyar. Kammir’e gitmek Arayıcı için kaçınılmazdır artık. Yol uzun ve yorucudur. İyice dinlenir. Gün ağarırken, bir iki parça giysisi ile bir somun ekmek ve kurutulmuş etini çıkınına koyarak yola koyulur.

İki gün boyunca sarp dağları aşarak, yemyeşil vadilerin şırıl şırıl akan derelerinin kenarında soluklanıp susuzluğunu gidererek, hiç uyumadan ‘doğu’ya doğru yürür. Güneşin doğacağı yeri bulmak istercesine azimli ve kararlıdır. Yaklaştıkça heyecanı da artmakta, sabırsızlanmaktadır. Gücünün sınırlarını zorlayarak tırmandığı son dağın zirvesine ulaşıp aşağıya baktığında, dağın eteğinden aşağıdaki nehre doğru; bereketli tarlaları, kırmızı kiremitli evleri ve çiçekli bahçeleri ile uzanan kasabayı görür.

Uzun bir patika, kasabaya doğru yılan gibi kıvrılarak inmektedir. İnişlerin çıkışlardan çok daha zor ve tehlikeli olduğunun bilincinde, yavaşça ve dikkatle atar adımlarını. Artık bacakları titremektedir. Ayağındaki çarıklar parçalanmıştır. Üstü başı toz içinde, aç ve susuzdur. Bu haliyle tanımadığı insanların arasına çıkmaması gerektiğini düşünürken kasabaya oldukça yaklaşmıştır. Son dönemeci dönünce sağ tarafında, yeşilin her tonunu yansıtan ağaçları, dallarında öten kuşları ve etrafını çevreleyen yeşile boyanmış ahşap korkuluğu ile bir tepecik görür. Birkaç adım ötede, tepeye doğru hafifçe tırmanan rengârenk çiçeklerle süslü yolu fark eder. Gözleriyle takip ettiği yolun sonunda hafifçe aralık bronz bir kapı dinlenmesi için onu adeta içeriye davet etmektedir. Güneş çoktan batmıştır. Arayıcı bu davete hayır diyemez. Yola doğru yönelir. Kapıya varınca aralık kanatların arasından çekinerek bahçeye girer.

Etrafta kimsecikler yoktur. Gecelemeye hazırlanan kuşların azalan cıvıltılarının gerisinde huzur verici bir sessizlik kendini hissettirmektedir. Hayranlıkla bakınan Arayıcı, bembeyaz mermerden dantel gibi işlenmiş bir çeşme görür. Hemen çeşmeye yönelir. Ortalık tam kararmadan gözleri henüz seçebilirken yıkanmak ister. Etrafta kimsenin olmayışından da istifade ederek güzelce yıkanır. Kurulanır. Heybesindeki temiz giysilerini giyer. Acıkmıştır. Son parça ekmeğiyle kurutulmuş etini yiyerek karnını doyurur. İyice karanlık olmuştur artık. Bir taraftan yorgunluk, diğer taraftan yıkanıp karnını doyurmanın getirdiği rehavet Arayıcı’nın uykusunu getirmiştir. Artık giymeyeceği eski gömleği ile sildiği dümdüz büyükçe bir taşın üzerine kıvrılır. Mutlu ve huzurludur. Heybesini başına yastık yaparak derin bir uykuya dalar.

Yüksek ağaçların koyu yeşil yapraklarının arasından süzülen güneş ışınlarının gözlerine ulaşması ile uyanır. Kıpırdamadan hafifçe gözlerini aralar. Şükreder Yaradan’ına!.. Mutlulukla kasabanın birkaç yüz metre ötede olduğunu anımsar. Kendini bildi bileli sürdürdüğü “Gerçeği Arayış”ını ve bu kasabada öğrenebileceği mistik sırları düşünür. Heyecanla doğrulur. Bütün gece yattığı taşa bakar. Ne de güzel uyumuştur bu dümdüz beyaz taşın üstünde. Ayağa kalkar ve çarıklarına doğru yürür. Dökülen yapraklarla kaplı zeminde çıplak ayaklarının tekrar bir taşa bastığını hisseder. Ayak parmakları ile yaprakları iteler. Yine beyaz bir taş!.. Dikkatle bakınca bunun doğanın etkisiyle pürüzlenmiş bir mermer olduğunu anlar. Nasıl zengin bir kasabadır ki bahçelerinin belirli yerlerini bile mermerle döşemişlerdir diye düşünür. Bir tane daha… Bir daha… Merak eder. Eliyle yaprakları iyice iteler. Mermere kazınmış bir yazı fark eder:

Abdul Tareg - 8 sene, 6 ay, 2 hafta, 3 gün yaşadı…

Bunun basit bir mermer değil, bir mezar taşı olduğunu fark ederek saygı ile toparlanır. Üstünden çekilir. O taşın altında yatanın ne kadar genç bir çocuk olduğunu düşünerek içi acı ile dolar. Kalkar, etrafına bakınırken her tarafta benzer taşların olduğunu fark eder. Diğerine yaklaşır. Yaprakları kenara çekerek okur:

Yamir Kalib - 5 sene, 8 ay, 3 hafta yaşadı...

Arayıcı çok etkilenir. O güzelim yer bir mezarlıktır!.. Her taş da bir mezar!.. Hepsinin yaşam süreleri ne kadar çarpıcı bir kesinlikle yazılmış diye düşünür. Bir diğerine, bir diğerine derken, aniden bir şeyi fark ederek içi korku ile dolar. Baktığı bu kadar çok mezar taşı arasında görebildiği kadarı ile en uzun yaşayanın ömrü 11 seneyi geçmemektedir. Dehşetle irkilir. İçini inanılmaz bir acı kaplar ve ağlamaya başlar!..

Kulübesine doğru yürümekte olan mezarlık bekçisi ağlama sesini duyar. Ağaç gövdelerinin arasından mezarların arasında yere diz çökmüş ağlamakta olan Arayıcı’yı farkeder. Bir süre sessizce onu izler. Sonra da onu derin acısından biraz olsun koparmak amacı ile bir tanıdığı için mi ağladığını sorar Arayıcı’ya.

- Hayır... der Arayıcı.

- Bir tanıdık için değil, burada yatmakta olan herkes için ağlıyorum! Ne oldu bu kasabada? Ne tür bir felaket yaşandı? Niçin bu kadar çok çocuk gömülü bu mezarlıkta? Nasıl bir lanettir ki bu başlarından geçen, çocuklar için ayrı bir mezarlık yapmaya bile itmiş bu zavallı halkı? diye sorar.

Mezarlık bekçisi gülümseyerek:

- Rahatlayın. Lanet falan yok. Olan şu ki bizim kasabada çok eski bir gelenek sürdürülür!.. diyerek devam eder:

- Bizim kasabada bir genç on beş yaşına bastığında babası ona sürekli boynuna asarak taşıması için “işte şunun gibi” bir defter hediye eder. Geleneğimize göre o genç, o andan itibaren yaşayacağı her güzel şeyi, her mutluluğunu bu deftere yazar. Sol tarafa, yaşadığı mutluluğu...Sağ tarafa, bu mutluluğun ne kadar sürdüğünü…

- Sevgilisini tanıyıp çok mu sevdi? O çok kuvvetli duygu, onu tanımanın mutluluğu ne kadar sürdü? Bir hafta? İki?

- Sonra ilk öpücüğün heyecanı? İlk öpücükle hissedilen o muhteşem duygu? Ne kadar sürdü? Bir dakikalık öpücük süresi mi? İki gün? Bir hafta...?

- Hamilelik ve çocuğunun doğuşu?

- Çok sevdiği bir arkadaşının düğünü?

- Çok istediği bir seyahatin gerçekleşmesi?

- Ne kadar sürdü bu mutluluklar? Saatler? Günler? Tek tek dikkatle not alırız her mutluluğumuzu ve ne kadar sürdüklerini. Bir dakikasını bile kaçırmadan! Biri öldüğünde, defterini açıp mutlulukla yaşadığı süreleri hesaplamak ve sonucu mezar taşlarına yazmak bir gelenektir kasabamızda...

- Çünkü o süre bizler için tek ve “GERÇEK YAŞANMIŞ ZAMAN”dır!

***

Yeni yılınız kutlu, gerçek yaşam zamanınız uzun olsun değerli okurlarım!..

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1174