1 Eylül’e doğru -1-

1 Eylül 1939… İkinci Dünya Savaşı, Almanların Polonya’ya topyekûn saldırıları ile başlıyor.Bu tarihten itibaren, Avrupa’da ortalık öylesine toz duman olacak ki, nüfuz savaşları ve çıkar kesişmeleri o denli ayyuka çıkacak ki, toplumlar ardından yürüyecekleri lideri seçmede o kadar beceriksiz davranacaklar ki, her şey bir anda ‘geçmiş olacak’ ve gelecek kapkara bir bulut şeklinde, Hitler olarak, irrasyonellik olarak, acı, nefret, kan, kin olarak kendini gösterecek.

Werner Biermann’ın son derece başarılı bir yöntem ve üslupla kaleme aldığı ve geçtiğimiz Nisan ayında Can Yayınları tarafından okuyucuya sunulan ‘1939 Yazı’1  insanın kanını donduran bu süreci öylesine başarılı bir şekilde gözler önüne seriyor ki, ürpermemek mümkün değil.

Kimine göre bugün uzak bir geçmişi ifade eden 1 Eylül 1939, kitabın, bilindik bilinmedik tüm kahramanları için, gelecekteki her bir gün gibi, umut dolu bir geleceği ifade ediyordu oysa. Gerçi Nasyonal Sosyalizm’in 30 Ocak 1933 tarihinde Almanya’da iktidarı ele geçirmesinden bu yana, yaşlı kıtada bazı şeyler çok da yolunda gitmiyordu…

Günlerdir kar fırtınası altında olan Moskova’da, 10 Mart’ta, Komünist Partisi’nin 18. kongresini açan Genel Sekreter Josef Stalin, “Dünyanın paylaşımı için bir süredir bir savaşın başladığını” söylüyor. Bir yanda Almanya, İtalya ve Japonya var, karşılarında ise ABD, İngiltere ve Fransa… Ancak bu devletler her defasında tehditlerin karşısında geri çekiliyorlar. Çin’i, İspanya’yı, Etiyopya’yı, Avusturya’yı, Südet bölgesini kurban ederek, saldırganları yatıştırmayı denediler. Bu durum Stalin’e göre “ciddi bir fiyaskoya yol açacak…”

Yaşanacaklar, tarihin ibret dolu sayfalarına konu olacak şüphesiz. Stalin’in teşhisi doğru, ancak son derece yetersiz, çünkü bunları basitçe fiyasko olarak tanımlamak çok hafif kalacak. “Ari ırkı ortaya çıkartmak, hak ettiği ve Büyük Savaş’tan2 bu yana kendisine bir türlü tanınmayan yaşam sahasını önüne sermek, bunu yaparken, kendisine uymayanı ezmek…” Nasyonal Sosyalizmin liderlerinin peşinden gittikleri ve ayıklanmış Alman halkının geri kalanını efsunladıkları ideal işte bu… Bu idealde başarı, güç, zafer, onur var. Bir o kadar da entrika, gözyaşı ve kan…

Sokaktaki adam

Sokaktaki adam Hitler’i destekliyor, ona güveniyor. Örneğin bir yanda karlı ve sert kış havası ile mücadele eden ve öte yanda hasadı kaldırmak için ter döken Lina Paulus. Oğlu Willy köydeki meslek okuluna gidiyor. “Şimdilerde her yerde savaş konuşuluyor. Doğuda hiçbir şey güllük gülistanlık değil. Yüce Tanrı, Hitler’in söz verdiği uzun süreli barışı bize bağışlasın…”

Propaganda Bakanı Göbbels’e göre Hitler “…gelmiş geçmiş en büyük deha…” Avusturya’yı ve Südet Bölgesi’ni tereyağından kıl çeker gibi alıyor ve kimsenin gıkı çıkmıyor. Avrupa şeytana ikinci kere daha teslim oluyor. Göbbels’in günlüğünden devamla: “Prestijimiz inanılmaz derecede arttı. Daha şimdiden Avrupa’nın efendileriyiz. En azından manevi anlamda…”

Sokaktaki adam Hitler’i destekliyor, ona güveniyor. Ama!

Fulda yakınlarındaki küçük bir kasabada yaşayan Wilm Hosenfeld ve eşi Annemarie politik gelişmeleri büyük bir kaygıyla izliyorlar. Wilm 1933’den bu yana Nasyonal Sosyalist hareketi kabullenmiş, hatta sevinçle karşılamış biri. Büyük Savaş’a katılmış biri olarak, Almanya’nın savaş meydanında değil, daha sonra masada yenilmiş olduğuna inanıyor. Almanya’nın kurtuluşunu Hitler’de görüyor. 1935’ten bu yana Parti’nin de üyesi. Ancak aynı zamanda 20’li yılların reformist pedagojik düşüncelerinin de etkisi altında. Bir öğretmen olarak yaşadığı kasabanın ‘kültür merkezi’ olmak gibi bir misyonu olduğunu düşünüyor. Eski asker arkadaşları ile bunları konuşmaları, onların Wilm’in heyecanını paylaşmaları olanaksız. “Onlar yeteneksiz, fanatik, dar görüşlü ve cahildiler.”

Wilm Avusturya operasyonunu gönülden desteklemiş ve bu toprakların Reich’a ilhakını coşkuyla karşılamıştı. Ancak Südet krizi sırasında morali bozulmuştu. Hitler’in diktatörce söylemleri kendisini rahatsız etmişti: “Salt diktatörlük olan bir devlet şeklinin nasıl büyük bir tehlike olduğu işte şimdi anlaşılıyor. Hitler’in bu uzlaşmaz tavrına ve Alman halkını savaşa sürüklemesine kim engel olabilir? Halk oylaması mı? Halka sorulmayacak ki! …Savaşın koyu gölgesi Almanya ve Avrupa’nın üzerini giderek daha çok kaplıyor. Çok endişeliyim…” diyor.

Eşi Annemarie daha da endişeli. Çok değil birkaç yıl önce Yahudi komşularının kızları ile arkadaşlık yapmış… Onlara reva görülenleri anlamakta zorluk çekiyor. Özgür düşünceli, barış yanlısı hatta sosyalist bir eğitim aldığından Wilm’e göre Nazizme çok daha mesafeli.  Wilm Eylül’de askere alınacak ve Polonya’ya gönderilecek. Cephede ve gerisinde dönen dolaplara şahit olma durumunda kalacak. Yardım edebileceklerine edecek ve birçok kişinin kurtulmasına zemin hazırlayacak. Bunlardan biri de Varşovalı bir piyanist olacak!

Aynı günlerde, Hitler’e Avrupa’nın hatta dünyanın kapılarını açacak bir konuda genişletilmiş bir birifing veriliyor. İçerik kamuoyundan sır gibi saklanıyor. Esasında en iyi atom fizikçilerinin anlayabileceği, enine boyuna tartışabileceği zor bir fenomen söz konusu. Bu fizikçilerden birisi Amerika’ya göç etmiş, bir süredir Princeton’da yaşayan Albert Einstein… Diğeri ise, Berlin’de sunum yapan, genç Carl Friedrich von Weizsaker3… Otto Hahn’ın geliştirdiği çekirdek parçalanması ilkesiyle, zincirleme bir reaksiyonun meydana gelebileceğini ve bu sayede çok büyük bir enerjinin açığa çıkabileceğini ifade ediyor. Toplantıya katılanlar, bu enerjinin bir bombanın geliştirilmesinde kullanılabileceğini duyunca, neler hissediyorlar bilinmez ama Weizsaker tarafından çalışmalara davet edilen Otto Hahn bilim adamı kimliği ile anlamlı bir açıklama yapıyor: “Benim buluşum Hitler’in bir atom bombasına sahip olmasını sağlarsa, kendimi öldürürüm…”

Alman halkı son derece karmaşık duygular içinde bir yandan tek bir kurşun dahi sıkmadan Avusturya’yı ve Südet Bölgesi’ni Reich sınırlarına katan Hitler’in siyasi dehasını hayranlıkla kutlarken, öte yandan, geçirdiği hırs nöbetlerinin nelere yola açabileceğini de düşünmüyor değil. “Almanya için, Almanlar için” çıkacak bir savaşta halkın büyük bir kısmı Hitler’in arkasında olacaktı şüphesiz. Ancak buna değer miydi?

Hitler tavizi hak ediyor mu?

Hitler’in başarıları esasında İngilizlerin ve Fransızların başarısızlıklarından veya kendisini iyi okuyamamaktan ya da söylediklerini gerektiği şekilde yorumlayamamaktan kaynaklanıyordu. Chamberlein’in tavizkar politikaları Hitler’e öylesine bir hareket alanı vermişti ki…

Eski silah Sir Winston Churchill emeklilik yıllarını yaşadığı Kent’de Başbakan’a bu konuda en sert eleştirileri yönelten kişi oluyordu. Amacı muhalefet etmekten öte burnunun dibinde büyüyen tehlikeyi algılamada sıkıntı yaşayan Başbakan’ı uyarmaktı. Başbakan ve orta sınıf burjuva tabakası Hitler’i işin başında Bolşevik Devrim’e karşı etkin bir silah olarak görüyor ve desteklenmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Belki zor biriydi. İrrasyonellikleri vardı. Ardı ardına gelen taleplerini karşılamak zordu, ama doğuda büyüyen Sovyetleri batıdan uzak tutacak bir tampondu. Churchill ise – daha önceki görevleri ve söylemlerine taban tabana çelişecek şekilde – Hitler’i durdurmak için hemen ve çok hızlı bir şekilde Stalin ile sıkı bir anlaşma yapılması gerektiğini iddia ediyordu. “Her şey geçti. Sessiz, kederli, terk edilmiş, kırık Çekoslovakya karanlığa gömüldü… Bu ilk acı yudum…” diye günlüğüne not düştüğünde tarihler 16 Mart’ı gösteriyordu.

Südet Bölgesi’ni tehditlerle koparması ve Çekoslovakya’yı dağılma sürecine itmesi, Chamberlain’in Hitler’e karşı olan tutumunu gözden geçirmesini sağlar. “Mevcut durumun4 değişmesi zorunluluğunu haklı kılacak bir şeyler daha söylenebilir belki. Ancak bu hafta, Almanya yönetiminin bizzat belirlemiş olduğu esasları tümüyle hiçe saymasıyla varılan nokta, başka bir amaca yönelik gibi görünüyor… Bu durum, eski bir maceranın sonu mu, yoksa bir yenisinin başlangıcı mı? Şiddet yoluyla dünyaya hakim olmaya çalışma yönünde atılan bir adım mı? İngiltere’nin böyle bir meydan okumaya kesinlikle karşı koyacağına herkesin inanması gerekir…”

Bu konuşmayı dinleyenler İngilizlerin tutumunda bir değişikliğin başladığını düşünebilirler. Dışişleri Bakanı Lord Halifax’ın “Şu andan itibaren yola kan dökülmeden devam edilemez” şeklindeki beyanatı da Londra’nın politikasındaki sertleşmeyi dile getiriyordu belki. Ancak olaylar bunun tam da böyle olmadığını, belki de barışı korumak adına Hitler’e hep tavizler verildiğini gösterecektir. İngiltere ve Fransa’nın durumun iyileştirilmesi adına verdikleri notaların Berlin tarafından ‘her türlü politik, hukuki ve ahlaki temelden yoksun olduğu’ gerekçesi ile reddedilmesi diplomasinin çoktandır bir sağır dilsiz oyununa dönüştüğünü göstermesi açısından belirleyicidir.

Öldüren kuşku ve çaresizlik

Birkaç gün sonra, 20 Mart’ta Sovyetler Birliği yönetimi, İngiltere ve Fransa’ya benzer notalar göndererek Alman yayılma politikasının tehdidi altında olan ülkelerle uluslararası bir toplantı yapılmasını öneriyor. Londra ve Paris bu teklifi kuşku ile karşılıyor. Sovyetler Birliği’nin, Almanya’nın can düşmanı olması böylesi bir teklife olumlu yanıt verilmesi için yeterli bulunmuyor. Batı demokrasileri Sovyet komünizmini çok daha büyük bir düşman olarak görüyor ve şimdiye kadar bunu frenleyenin Hitler olduğunu düşünüyor hâlâ!

Aynı günün akşamı Berlin’de İtfaiye Müdürlüğü’nün bahçesinde kamuya kapalı bir gösteri var. Üst üste dizilmiş özel odunların yakılması ile göğe doğru yükselmeye başlayan alevler bu kez ‘yozlaşmış sanat eserlerini’ sarmalıyor. ‘Alman geleneğinden farklı, gelenekten sapmış’ olan eserlerin yok edilmesi Nazi ideolojisinin tahammülsüzlüğünü, sığlığını ortaya koyuyor. İki yıl kadar önce Reich Güzel Sanatlar Odası, ‘Yozlaşmış Sanat’ sergisini açtığında olayın bugünlere geleceği belli olmuştu. Bu eserler Almanya’nın her yerinden, özel koleksiyonlardan, müzelerden toplanmış ve Zürih’teki müzayede salonlarında görücüye çıkmışlardı. Yakılanlar ‘elde kalanlardı…’ Birçok Alman sanatçının yanı sıra, Henri Matisse, Paul Gauguin, Vincent van Gogh, Pablo Picasso ve Marc Chagall gibi yabancı ressamların da dejenere eserleri yerini almış odun yığınlarının kenarında…

Savaşın Almanların Danzig ile ilgili taleplerine Polonya hükümetinin olumlu cevap vermemesi üzerinde çıktığı söylenir. Teorik olarak bu doğrudur da. Avusturya ve Çekoslovakya, artan siyasi baskı ve propaganda tacizlerine dayanabilmiş olsaydı, savaşın başlangıç tarihi de, ilk muhatabı da değişik olabilirdi. Ancak tarihi bu tip spekülasyonlar üzerine yapılandırmak doğru değil. Hitler’in bakışları üçüncü kurban olarak bir Baltık ülkesi olan Lituanya’ya ve ona bağlı Memel bölgesine çevrilir. 20 Mart tarihli bir Alman ültimatomu olayı - Göbbels’in anılarına yazacağı şekilde - “ya ver ya da görürsün…” noktasına getirecek: “Bu küçük Versailles hırsızlarının ganimeti sökülme zamanı.5”

1‘1939 Yazı’ ile ilgili Süzet Sidi’nin Can Yayınları’ndan Zeynep Çağlıyor ile yaptığı kapsamlı söyleşi 27 Nisan tarihli sayımızda okunabilir.

2Birinci Dünya Savaşı

3Savaştan sonra Weizsaker, Almanların atom bombasını üretememesini Tanrısal bir lütuf olarak gördüğünü söyletecekti. Basit bir şekilde teoriyi pratiğe dökecek malzemeleri bulamamışlardı. Aksi taktirde, Hitler bombaya sahip olacaktı.

4Mevcut durum, Avusturya’nın ve Südet bölgesinin ilhakıdır.

5Baltık ülkeleri bağımsızlıklarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında Paris görüşmeleri çerçevesinde edinmişlerdir. Almanya daha sonra bu bölgeleri kendi egemenliğine katacak ve dehşet kıyımlarda bulunacaklardır. Savaşın Almanların aleyhine gelişmesi sürecinde Baltık ülkeleri tek tek Sovyet kontrolüne geçecektir.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1062