Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’ndaki açılış galasında festivalin 30 yılında emeği geçenler şenlikle ilgili anılarını anlattılar. Fransızların “kendini iyi hisset filmi” Copacabana, 1,5 saatlik görkemli açılış töreninin ihtişamına ayak uyduramadı, sönük kaldı.

" />
Batya Natan

‘MİRAL’ festivale damgasını vurdu

Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’ndaki açılış galasında festivalin 30 yılında emeği geçenler şenlikle ilgili anılarını anlattılar. Fransızların “kendini iyi hisset filmi” Copacabana, 1,5 saatlik görkemli açılış töreninin ihtişamına ayak uyduramadı, sönük kaldı.

‘MİRAL’ festivale damgasını vurdu

Festivalin 2. gününde gösterilen “Miral”, barışın hala mümkün olduğuna inanan tüm İsrailli ve Filistinlilere adanan bir film. Ortadoğu’daki çatışmalara yeni bir bakış açısı getiren film vizyona girmeden tartışılmaya başlandı.

İKSV’nin düzenlediği 30. İstanbul Film Festivali’nin açılış töreni Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre Merkezi’nde yapıldı.

Açılış gecesinde nutuk, politikacılara yağcılık konuşmaları, plaket enflasyonu yoktu. Sadece sinema sevgisi vardı.

Festivalin 30 yılında emeği geçen sinemanın ünlüleri, festivalle ilgili anılarını anlattılar. Festivalle büyüyen, sihirli ve öğretici filmlerden beslenen, dünün sinefilleri bugünün prestijli yönetmenleri, festivale neler borçlu olduklarını anlattı.

Festivalin mimarlarından Atilla Dorsay, Hülya Uçansu ve Vecdi Sayar, Onat Kutlar’ın gayretiyle kurulan, “Sinema Günleri’ olarak başlayan şenliğin “İstanbul Film Festivali”ne dönüşmesini anlattı.

Törene, üç yıldır kapalı olan Emek Sineması’nın geleceği tartışmaları damgasını vurdu. Gecede 1956’dan beri Emek’te çalışan Hikmet Dikmen, hizmetlerinden dolayı onurlandırıldı.

Ak sakallı bir dedeye dönüşen, zorlukla yürüyebilen, sinemaseverlerin sevgilisi “Hikmet Bey” gecenin en çok alkışlanan kişisi oldu.

AÇILIŞ GALASI

30. festival açılışını Lütfi Kırdar’da “Copacabana” filmi ile yaptı. Marc Fitoussi’nin yazıp yönettiği “Copacabana” ana karakter Babou’yu canlandıran İsabelle Huppert’in neredeyse her karede göründüğü bir “kendini iyi hisset” filmi, bir anne-kızın hikâyesi.

“Copacabana”, hayatta hiçbir şeyi umursamadan mutlu olmayı başaran Babou’nun, kendi kızının ondan utandığını öğrendikten sonra başına gelen olayları konu alıyor. Hayatta yollarını bulmak için uğraşan insanların umuda doğru yolculuğunu anlatan filmde, ilerleyen yaşına rağmen yılmayan ve rüyalarının peşinden giden kadını canlandıran İsabelle Huppert’in ince ayrıntılarla örülü oyunu çok başarılı. Filmde Huppert gerçek hayattaki kızı Lolita Chammah ile karşılıklı oynuyor. İlk filmini dört yıl önce yapan, 37 yaşındaki yazar-yönetmen Marc Fitoussi karakterlerini yargılamayan yorumu ile öne çıktı.

Ancak bu komedi filmi, 1,5 saat süren görkemli açılış töreninin ihtişamına ayak uyduramadı, sönük kaldı.

GÖRSEL -  İŞİTSEL ŞÖLEN

Luis Bunuel ve Almodovar ile İspanyol sinemasının üç büyüklerinden biri olan Carlos Saura, 79 yaşında üretkenliğinden hiçbir şey kaybetmiyor. İstanbul Film Festivalleri’nde her yıl yeni bir filmini izlemeye alışık olduğumuz ustanın son yapıtı “Flamenko Flamenko”, çığır açan filmi “Flamenco”dan 16 yıl sonra bu dansın genç yeteneklerini perdeye taşıyor.

Goya gibi İspanyol ressamların dev eserinin devasa prodüksiyonlarının fonda yer aldığı film, flamenkonun ışıklandırmasını ve atmosferini yakalamayı deniyor.

Film, resim, müzik, dans ve inanılmaz güzellikte şarkılar üzerinde yapılan müzikal sinemanın bu en yeni örneği, işitsel ve görsel bir şölen.

Saura, yanık sesli (çoğu çingene) şarkıcıların ezgileri, kıvrak dansözlerin nefis bir koreografi eşliğindeki dansları, güçlü müzisyenlerin büyüleyici performansları ile, flamenko sanatının günümüzdeki yeteneklerini, bu yeni filminde keşfetmemizi sağlıyor.

Goya, de Torres, Zulaoga gibi İspanyol ressamların flamenko ile ilgili eserlerinin devasa röprodüksiyonları fonda dekor olarak kullanılarak, dönemin ışıklandırması ve atmosferi yakalanıyor.

ORTADOĞU SORUNUNA YENİ BİR BAKIŞ AÇISI

Festivalin ikinci gününde gösterilen İngiltere- İsrail – Fransız ortak yapımı “Miral” festivale damgasını vurdu.

Filistinli Rula Jabrael’in özyaşamsal öyküsünden alınan ve aynı adlı romandan yazarı tarafından senaryolaştırılan film, 1948’de başlayan 50 yıllık öyküsünde Kudüs’teki bir yetimhaneyi anlatıyor.

“Barışın hâlâ mümkün olduğuna inanan tüm İsrailli ve Filistinlilere” adanan “Miral” İsrail’in kuruluş günlerinde başlıyor.

İdealist bir Filistinli kadın olan Hind Hüseyni (Hiam Abbas) sokaklarda terk edilmiş 55 çocukla karşılaşır. Ebeveynleri Deir Yasin’de öldürülmüş çocukları yanına alarak bakımı üstlenen Hind’in kurduğu yetimhane zamanla 2000 çocuğu içinde barındırır.

Hind 1994’te vefat ettiğinde arkasında gözü yaşlı bir ulus bırakır. Annesinin hazin ölümünden sonra babası tarafından kız kardeşiyle birlikte yetimhaneye bırakılan Miral (Freida Pinto) burada 12 yıl boyunca Hind’in şefkati ile büyür. 17 yaşına geldiğinde ilk kez mülteci kamplarındaki hayat, direniş ve aşk ile tanışır.

Artık Miral için iki seçenek vardır: Ya Hind Ana’nın görüşleri doğrultusunda barışçı bir yol seçecek ya da sevdiği erkeğin yanında halkı için savaşacaktır.

“Miral” vizyona girmeden tartışmalar yarattı. Yönetmen Julian Schnabel Mart 2011’de filme Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde göstermeye hazırlanırken, Amerikan Yahudi Komitesi Genel Kurul’a bu gösterimin gözden geçirilmesi için bir mektup gönderdi.

“Miral”in, İsrail vatandaşı Filistinlilerin gözünden indifadayı, yerleşimcileri, Ortadoğu’daki barış çabalarını anlatması bazı kesimleri rahatsız etti.

“Basquiat” ile ünlenen Altın Küre Ödüllü Julian Schnabel’in “Kelebek ve Dalgıç” başyapıtından sonra çektiği ilk film olan “Miral”de taraflara eşit mesafede durmaya özen gösterdiğini görüyoruz.

Temposu hiç düşmeden mükemmel bir sinematografi eşliğinde anlatılan filmde İndifada’nın örgütlenmesi de var, suikast teşebbüsleri de var, Oslo’daki barış görüşmelerine iyi niyetle, umutla yaklaşanlar da var, Rabin de var.

Filistinli gazeteci Rula Jabrael’in ırmak – romanı gerçekçi bir dram olarak Ortadoğu’daki çatışmalara yeni bir bakış açısı getiriyor.

Birinci İndifada’nın eşiğinde Filistinli Miral’in kendi yolunu çizmesini izlerken, 7 yaşında yetimhaneye katılan Miral’in bir mülteci kampındaki öğretmenlik dönemini, halkının verdiği mücadeleye desteğini, savaşmak ve idealleri arasında kalışına tanık oluyoruz.

Miral’i canlandıran Freida Pinto Hindistan’ın en güzel ve en yetenekli kadın oyuncularından biri. Bol Oscarlı “Milyoner / Slumdog Millionaire” ile ilk çıkışını yapan Pinto, Woody Allen’in “Uzun Boylu Esmer Adam / You Will Meet A Tall Dark Stranger” filmiyle Hollywood’daki yerini sağlamlaştırdı.

Son sözü yönetmen Schnabel’e bırakıyoruz: “Beş çocuk babası olarak ben ‘Miral’ filmini gençler için yaptım. Bu hikayenin özünde şu var: Eğitimin etkisi hep sürer; hayatında şiddet dahil birçok sorunu çözmek için farklı yaklaşımlar deneyen ve sonunda çocukluğunun ideallerine dönen, özdeşleşebileceğiniz bir karakterin yolculuğudur bu. Benim naçizane fikrime göre, bugünlerde örnek alınması gereken bir mesajdır, özellikle ister Brooklyn’de, ister Kudüs’te ya da ikisinin arasında yaşayan gençler için.”

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
785