1 Ekim 2005 günü BM’ye üye 191 ülke, bir karara imza koyarak 27 Ocak’ı “Uluslararası Holokost’u Anma Günü” olarak kabul ettiler. Bu devletler topluluğu bir yandan Holokost kurbanlarına sahip çıkar, onların kişiliğinde ırkçılığa, nefrete, bağnazlığa karşı bir duruş sergilerken, öte yanda, sınırlarımızdan çok da uzak olmayan bir yerde, Holokost’u sığlaştırmaya, sıradanlaştırmaya çalışan birileri var…

" />
Batya Natan

‘Çalısmak özgür kılar’

1 Ekim 2005 günü BM’ye üye 191 ülke, bir karara imza koyarak 27 Ocak’ı “Uluslararası Holokost’u Anma Günü” olarak kabul ettiler. Bu devletler topluluğu bir yandan Holokost kurbanlarına sahip çıkar, onların kişiliğinde ırkçılığa, nefrete, bağnazlığa karşı bir duruş sergilerken, öte yanda, sınırlarımızdan çok da uzak olmayan bir yerde, Holokost’u sığlaştırmaya, sıradanlaştırmaya çalışan birileri var…

‘Çalısmak özgür kılar’

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1 Ekim 2005 tarih ve 60/7 sayılı kararı uyarınca, ‘Nazi Son Çözümü’nün simgesi haline gelmiş olan Auschwitz’in Rus orduları tarafından kurtarıldığı 27 Ocak tarihi, “Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü” olarak ilan edildi. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 191 üye ülkenin imza koyduğu bu karar, Birleşmiş Milletler tarihinde bu denli geniş katılımla kabul gören ilk ve muhtemelen tek Yahudi yandaşı metindir…

Karar, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne atıfta bulunarak, birçok başka etnik azınlık yanında Yahudi halkının üçte birinin öldürülmesi ile sonuçlanan bu insanlık trajedisinin, nefretin, ön yargının ve ırkçılığın arz ettiği yıkıcı tehlikeleri önlemede önemli bir mesaj taşıdığını ifade ediyor ve üye ülkelere, konuyu eğitim programlarına koymalarını öneriyor.

Nitekim özellikle batı ülkeleri Holokost’u ve etkilerini konu alan bazı çalışmaları başlatmış durumda.

Ancak devletler topluluğu bir yandan Holokost kurbanlarına sahip çıkar, onların kişiliğinde ırkçılığa, nefrete, bağnazlığa karşı bir duruş sergilerken, öte yanda, sınırlarımızdan çok da uzak olmayan bir yerde, Holokost’u sığlaştırmaya, sıradanlaştırmaya çalışan birileri var…

Holokost’un reddi ya da banalleştirilmesi esas itibarı ile yeni bir olgu değil. Hatta denilebilir ki Almanların, müttefik ordularının ilerlemesi karşısında toplama kamplarını boşaltmaları, krematoryumları imha etmeleri, sergiledikleri vahşetin izlerini silmeleri ile başlar, soykırımı inkâr etme konusu… Bazı tarihçilerin yayınladıkları makaleler ve kitaplarla devam eder… Şimdilerde ise, kararlı bir şekilde Tahran destekli siyasi bir kampanya haline gelmiş durumda.

Konu ile ilgili sosyal programlar başlatmış bazı ülkelerde ise basit politik kaygılara, seçim vaatlerine kurban edilmiş bu başlık…

İNSANLIK TARİHİNDE HOLOKOST’UN YERİ

Holokost’un insanlık tarihindeki yeri nedir? İnsanlığın düşünce evriminde ve buna bağlı olarak gelişen davranış şekillenmesinde Holokost’u nereye oturtmak gerekir? İrrasyonellik, düşünen insanı nasıl bu denli kendine mahkûm etmiştir?

Bu sorulara geliştirilecek cevaplar Elie Wiesel’in tarif ettiği gibi, “Çok basit bir şekilde Holokost olarak adlandırdığımız” olaylar zincirinin öncesiz ve tek olduğu noktasına getirecektir bizleri…

Tarihin hemen hemen her dönemi insanların şu veya bu nedenlerle birbirlerine yaptıkları zulümlerle doludur. Bunları tasnif etmek veya birinin diğerinden daha acı olduğunu iddia etmek doğru değildir. Ancak genelde 2. Dünya Savaşı döneminin ve özelde Son Çözüm’e doğru adım adım gelişen olayların incelenmesi Holokost’un çok değişik bir yere konması gerektiği sonucuna getiriyor bizleri.

İnsanın insana çektirdikleri ve buna karşı sergilenen tepkisizlik tarihin derinliklerini zenginleştiriyor. Her birinin arkasında, ekonomik dürtüler, nüfuz çekişmeleri, toprak kazanmak veya zengin maden kaynaklarının ele geçirilmesi adına yapılan savaşlar ya da basitçe iktidarı elde tutmak veya pekiştirmek için başlatılan kıyımlar var.

Ancak aynı şeyi Hitler ve onun takipçileri için söylemek mümkün değil. Naziler ideolojik programlarını uygularken rejim muhaliflerini yok ettiler. Saf ve temiz bir ırk yaratmak adına hasta insanları ortadan kaldırdılar. 300.000 kadar çingeneyi katlettiler. Ancak bu grupların hiçbiri Son Çözüm’ün muhatabı, Nazizm’in öncelikli hedefi olmadı…

“Tüm kurbanlar Yahudi değildi, ancak tüm Yahudiler kurban olarak seçilmişlerdi” diyor Elie Wiesel ve devam ediyor: “Tarihte ilk kez Yahudi olmak yasal bir suçtu! Doğumları, ölüm emirleri haline gelmişti. Düzeltiyorum: Yahudi çocukları doğumlarından önce bile ölüme mahkûm edilmişlerdi. Düşmanın ulaşmaya çalıştığı Yahudi tarihine bir son vermek, Yahudilerden tamamen ve geri dönüşsüz bir şekilde arındırılmış bir dünya kurmaktı. Dolayısı ile Auschwitz, Ponar, Treblinka, Belzec, Sobibor, Chelmno,  nihai çözümü gerçekleştirecek kara bacalı ölüm fabrikaları şeklinde kuruldular. Katiller oraya öldürmeye geliyorlardı, kurbanlar da ölmeye…”

Hitler iktidara gelmeden çok önce kaleme aldığı Kavgam’da tüm ırkçı düşüncelerini ortaya koyar... Devletlerin ırkçı temeller üzerine dayandırılmaları gerektiğini, demokrasinin toplumları kemiren, onları geri bırakan bir sistem olduğunu, liderin toplumdaki yerinin sağlamlaştırılması gerektiğini, bu anlamda siyasi yapıda meclislere gerek olmadığını ifade eder. Elbette çağın en büyük mikrobu olarak adlandırdığı Yahudiler hakkında da veciz sözler sarf etmekten geri kalmaz.

Yahudi halkının geleceğini yok etmek için

Bu görüşler üzerine oturtulan ve bin yıl sürmesi için yola çıkılan 3. Reich’taki toplumsal psikolojinin nerelere dayandığını, fikirsel gelişiminin esaslarını anlamak için Kavgam bir referans kitabı olma özelliğindedir. Burada vücut bulan ve Yahudi düşmanlığı ile taçlandırılan Nasyonal Sosyalist felsefe, Alman halkının – daha doğru bir deyişle – Ari ırkının mutlakıyetin müjdecisidir. Yahudi sorununa çözüm bulmak, bu girişimin başarıya taşınması için, belki de en önemli etabı teşkil eder.

Dolayısı ile Holokost deyince, yukarıda kısaca verilen başlıklar çerçevesinde oluşmuş Nasyonal Sosyalist ideolojinin yönettiği, bürokratik, ekonomik, teknik bir soykırımdan söz ediyoruz. Yahudi halkının yalnız geçmişini ve bugününü değil ancak geleceğini de yok etmek için yola çıkılmış bir süreçtir bu…

Bu süreç,

- Ölüme gönderdikleri kişiler ile değil de genellikle kariyerleri ile ilgilenen bürokratları,

- Irkçı toplumun temellerini atan Nuremberg Yasaları’na karşı çıkmayan, ondan öte ölüme gönderilen Yahudilerin geride bıraktıkları mal varlıklarının nasıl adil bir şekilde pay edileceği gibi hassas konulara kafa yoran avukatları,

- Bu yasaların belirleyici olduklarını kabul eden hâkim ve savcıları,

- Onları uygulayan güvenlik güçlerini, askerleri,

- Yahudileri ölüme taşıyan demiryolu işçilerini,

- Nazi kuramının tabansızlığını ortaya koyacak yerde akıma kapılıp giden entelektüelleri, öğretmenleri, bilim adamlarını,

- Bu alanda kendilerine öğretilenleri sorgulamayan öğrencileri,

- Ölüm kamplarını tasarlayan ve inşa eden mimar ve mühendisleri,

- İnsanlar üzerinde tıbbi deneyler yapan doktorları,

- Yahudilerin ekonomik hayattan çekilmeleri ile oluşan boşluktan çıkar sağlayan iş çevrelerini,

- Gelişen olaylara genelde ses çıkarmayan, çıkarsa da nadiren ve çok cılız itirazlarda bulunan kilise ve din adamlarını,

kısaca toplumun genelini ilgilendirir.

Hitler, Nazizm’i tarif ederken şöyle bir tespitte bulunmuştu: “Nasyonal Sosyalizmi siyasi bir hareket olarak tanımlayanlar onun hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Nasyonal Sosyalizm bir dindir… Hatta bir dinden ötedir: insanlığı bir daha, yeniden yaratmakla eştir…”

Holokost, insanlık trajedisi, katliam veya soykırım olarak sınıflandırılacak diğer olaylardan nerede ayrılır diye sorulduğunda, verilebilecek cevaplardan belki de en kapsamlı olanı, Nazi ideolojisini tanımlayan Hitler’in bu sözleridir kuşkusuz…

“Shoah dediğimiz bir gerçektir”

30 Nisan 1945’te intihar ettiği bunkerin içinde kaleme aldığı vasiyetinde Alman ulusunun geride kalanına şöyle sesleniyor: “Her şeyden öte ulusun yeni liderlerine başlattıklarımızı tamamlamayı görev veriyorum. Irkçı yasaların kesin bir şekilde takip edilmesi ve tüm dünya halklarını zehirleyen uluslararası Yahudiliğe karşı etkili ve acımasız bir şekilde savaşmaya devam edilmesi her şeyden önemlidir…”

“Shoah dediğimizde bir imgeden söz etmiyoruz” diyor Simone Veil konuşmalarından birinde… Ve şöyle devam ediyor: “Shoah dediğimizde bir gerçekten söz ediyoruz. Düşünürleri ile, müzisyenleri ile tanınmış bir Avrupa ülkesinin, milyonlarca erkeği, kadını ve çocuğu gaz odalarına göndermesinden, onları krematoryumlarda yakmasından söz ediyoruz.  Külleri, Polonya’da, Ukrayna’da, Litvanya’da ve daha birçok yerdeki mezarlarda var. Bu mezarlar, Einsatzgruppen’in makineli tüfeklerinin namluları ucunda ölüp fırınlarda yakılmadan önce, Yahudilerin kendileri için kazmak zorunda bırakıldıkları mezarlardır…”

Simone Veil ile devam edelim:

“Kendim dahil toplama kamplarından kurtulanların Shoah’yı düşünmediğimiz bir tek gün yok. Yediğimiz dayaktan, bitkinlikten, açlıktan, soğuktan ve yorgunluktan çok, aşağılanmamız bugün dahi anılarımızın en acı olanıdır. Kamplara girdiğimiz andan itibaren adlarımız yoktu. Bizler yalnızca kollarımıza kazılan birer numaradan ibarettik…”

Öyle bir sistem kurulmuştu ki, her şeyleri ellerinden alınıyordu Yahudilerin… Geçmişleri, evleri, servetleri, meslekleri… Sonra anıları siliniyordu adları ile beraber ve birer numaraya indirgeniyorlardı. Aşağılanıyorlardı… Değersizliğe mahkûm ediliyorlardı… Ve mekanizma kusursuz bir şekilde işliyordu. Toplumun hiçbir kesimi buna itiraz etmiyordu, çünkü onlar insan olarak görülmüyorlardı. Geçmişleri yoktu, bugünleri yoktu, yarınları da olmayabilirdi…

27 Ocak,  Auschwitz’in kurtarılışının yıl dönümü…  Bir zamanlar Polonya ordusuna hizmet eden ancak savaş yıllarında Holokost’un simgesi haline gelen bu mekân, bugün, kirli geçmişini inkâr edercesine dimdik ayakta duruyor… “Çalışmak Özgür Kılar” yazıyor hemen girişinde… Bu veciz söz anlamsız kalıyor kampı gezip o karanlık dönemin mirasını günümüze taşıyan objelere baktıkça… Giysiler, talletler, karışık konmuş üzeri hala çamurlu kadın ve erkek ayakkabıları, gözlükler, valizler ve saçlar! 

Holokost hakkında verilecek bir seminer, Auschwitz veya benzeri bir toplama kampına yapılacak bir ziyaret elbette ki bu çalışmaların öznesi olanları – aniden - vicdani davranmaya sevk etmeyecektir. Bu çalışmalar yeni Ruandaların, Sudanların oluşmasına set çekmeyecektir. En azından etkileri, arzu edildiği gibi, çabuk olmayacaktır, şüphesiz. Ancak yılmadan anlatmaya devam etmek gerekiyor. Yaşananların yaşanmamış gibi algılanmak istendiği, bunların karanlığın kucağına itildiği günümüzde konuyu siyasetin dışına taşımak, olayı doğru irdelemek ve Holokost eğitiminden doğru çıkarımlarda bulunmak adına önemlidir.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
765