Tarih; faşistlere karşı omuz omuza verdikçe, başkaldırdıkça ne onların, ne onursuzların ve ne de ruhlarını şeytana satanların, galip gelseler de yataklarında rahat uyuyamadıklarına tanıklık etti. Zalimin er ya da geç yenildiğini gösterdi tarih, 65 yıl öncesinde olduğu gibi. Yeter ki, meleklerimiz ve yiğitlerimiz olsun!

" />
Batya Natan

Holokost’u unutma, unutturma

Tarih; faşistlere karşı omuz omuza verdikçe, başkaldırdıkça ne onların, ne onursuzların ve ne de ruhlarını şeytana satanların, galip gelseler de yataklarında rahat uyuyamadıklarına tanıklık etti. Zalimin er ya da geç yenildiğini gösterdi tarih, 65 yıl öncesinde olduğu gibi. Yeter ki, meleklerimiz ve yiğitlerimiz olsun!

Avrupa’nın ortasında, lanet bir yerde Ağustos sıcağının kavurucu tokatı hiçbir şey ifade etmiyordu o ilginç insan topluluğuna. Grubun başındaki, 60’larında olan gözlüklü bir ‘öğretmen’, en güzel kıyafetlerini giymiş 196 öğrencisine hayatlarının son anlarını yaşanılır kılmaya çalışıyordu. Daha önceleri çok kez yaptıkları gibi, en sevdikleri çocuk şarkılarını koro halinde söylüyor, kimileri de kemanlarıyla ölüm değil, yaşam senfonisi tınılarını gönderiyordu etraflarına.

Ve yürüyorlardı. Ve gülüyorlardı….

Yetim hayatlarını hep keyifli ve umutlu bir tiyatro oyununa dönüştüren baş öğretmenlerinin yanında, güvenli sularda yürüyorlardı Ağustos’un o rezil neminde, o kahrolası yerde.

“Çocuklar” demişti, başöğretmen, “yarının değil, bugünün insanlarıdır. Ciddiye alınmaları gereken, yetişkinlerle eşit şekilde sevgi ve saygıyla davranılması gereken insanlardır. Ne şekilde büyümek istiyorlarsa, bırakın istediklerini yapsınlar. Çünkü içlerinde taşıdıkları bilinmeyen insan geleceğin umududur.” 

Lâkin bu çocukların geleceği olmayacaktı. 5 Ağustos 1942 günü Polonya’nın en önemli ölüm kamplarından Treblinka’nın kapısından içeri giriyorlardı en güzel elbiseleriyle ve  en sevdikleri şarkılarla. Tarihin gelmiş geçmiş en büyük katilleri çocukları bile, kafalarına kurşun sıkarak öldürmeye odaklanmış yaratıklardı. Bu çocukların 196’sı da annesiz babasız olarak hayata başlamışlardı, ama gözlüklü ‘başöğretmen’, dönemin ünlü doktoru, pedagogu hayatını sadece yetim çocuklara adayan sessiz kahraman Doktor Janusz Korczak tarafından güneş ışığına, oksijene ve “hayata” kavuşmuşlardı.

Bu sıradışı insan kurduğu okulda bir ‘çocuk cumhuriyeti’ yaratacak kadar hayatını çocuklara adamıştı. Parlamentosu, mahkemeleri, gazeteleri olan bu cumhuriyette yetim çocuklar saflığın, temizliğin, insan olmanın ne demek olduğunu anlayacaklardı.

Lâkin hastalıklı kafa, yetim çocuklara bile acımayacak, katlettikleri yüzbinlerce çocuk gibi Korczak’ın ‘bebelerini’ bile öldürmeyi başaracaklardı! Her birinin kafasına kurşun sıkmadan önce o güzel insana, yanlış bir iş yapmamak adına, ünlü olmasından çekinerek hayatını bağışlamayı önermelerine rağmen, Korczak, “hayır en son bana tetiği çekeceksiniz. Zira onları son anlarında bile yalnızlık hissettirmemek için yaşadım,” der ve 10 dakika içinde 196 çocuk ortak tek babalarının himayesi altında ölüme gönderilir. Korczak yalnız kaldığında yeni önerileri reddeder, “çekin artık tetiği bana da” der, tarihin gelmiş geçmiş en azılı cellatlarına…

197 bedenin külleri Treblinka’nın bacasından nemli havaya karışırken Janusz Korczak, herhalde gelmiş geçmiş en büyük melek olarak tarihe geçecekti yeryüzünün en azılı namussuzları karşısında.

***

Aynı günlerde bu kez Varşova’da 25 yaşında bir genç şöyle haykırıyordu yer altında bir avuç yoldaşına:

“En büyük zorlu mücadele kendimizle yaptığımız olanıdır. Lütfen zorluğa teslim olmayın. Teslim olan iyi ile kötünün farkını hiç bir zaman anlayamayacaktır. O zaman tam bir köle olursunuz. Başınıza ne gelirse gelsin bunu unutmayın. Vazgeçmek, düşmek yok! Gerçekler karşısında isyan edin, her daim!...”

Mordechai Anielewicz Varşova Gettosu’nda fareler gibi kapana sıkıştırılan insanların onurunu temsil ediyordu azılı katillerin muazzam gücüne rağmen.

Korczak’ın kafasına kurşun sıkıldığı gün, bu genç yiğit insan Yahudiler ile komünistleri organize ederek Nazilere karşı anti-faşist grup kurmakla meşguldu. “Faşizme karşı omuz omuza” diye bağırdığında katiller onu her yerde aramaya başlamışlardı bile. O ise, Polonya Ordusu’ndan kaçak olarak getirebildiği bir kaç silahla tarihin gelmiş geçmiş en azılı katillerine karşı durmayı, en azından çarpışarak ölmeyi seçecekti. Zira vakit yoktu, her gün binlerce Yahudi organize bir şekilde ölüm kamplarına gönderiliyordu.

Anielewicz önderliğindeki Varşova Gettosu Ayaklanması dört hafta sürecekti. Ve tabii ki bir mucize gerçekleşmeyecekti. Sayıca ve silahça çok üstün olan katiller bir avuç gencin bu onurlu ve şanlı isyanını gettonun tüm evlerini tek tek yakarak bastıracaklardı.

Mordechai, Mila 18 Sokağı’ndan gaz odalarını boylamamak için kafasına kendi kurşununu sıkarak intihar edecekti, yiğitçe 1943’ün 8 Mayıs’ında…

Bu genç adam, sadece Yahudilik değil, insanlık adına;  onursuzlara, namussuzlara, ruhlarını şeytana satanlara, zalimlere, faşistlere ve katillere rağmen mücadele ve onurun ölmediğini kanıtladığı için tarihe “adam gibi adam” olarak geçecekti.

***

Hepimiz Korczak ve Anielewicz’in ölümlerine insanlık adına utanmalıyız. Lâkin zorbalığa karşı gösterdikleri dik duruş adına da gurur duymalıyız.

Biz utandıkça, biz gurur duydukça, biz başkaldırdıkça onursuzlar da artık rahat uyuyamayacaklar…

Faşistler, ilelebet hükümdar olamayacaklardı nitekim…

Twitter.com/ basyazar

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1453