Alüminyum Hurda Geri Dönüşüm

Bu hafta ağımıza takılanlar

Gerçekçi bir karşılığı olmayan iyimserliğin doğru bir yol olduğunu düşünmüyorum. Nazizmin doğuşu, yükselişi aklıma geliyor mesela. Yahudi topluluğunun verdiği tepkiler. Bu döneme ait hikâyelerde az işlenen ama bence en önemli kısımdır gelen tehlikeyi aptalca bir iyimserlikle inkâr etmek. Örneğin Max Frisch’in Biedermann ve Kundakçılar adlı oyunu bu konuda başyapıtlardan biridir. Yahudi toplumu yaşama alanlarının giderek daraltılmasına sürekli iyimser gerekçeler bularak içe kapanmış. Ayfer TUNÇ

Bu hafta ağımıza takılanlar

Güncel

NE ZAMAN FİLİSTİN’İN ÜSTÜNE BOMBALAR YAĞSA MUHAFAZAKÂR MEDYAMIZ, HEMEN RONİ’NİN KAPISINI ÇALAR

Roni bir Yahudi’dir...

Durun, hemen üstüne atlamayın bu bilginin.

Roni, aynı zamanda sıkı bir İsrail karşıtıdır. İsrail’e en yaman eleştirileri o getirir.

Ne zaman Filistin’in üstüne bombalar yağsa...

Muhafazakâr medyamız, hemen Roni’nin kapısını çalar.

Ve Roni, İsrail’e saydırdıkça saydırır.

Muhafazakâr basınımız da bu saydırmaları manşete çeker, “Bakın, bir Yahudi de İsrail’i eleştiriyor” havasıyla...

Ama ne zaman ki Roni, Yahudi düşmanlığı yaptığı için Necip Fazıl’ı sert bir dille eleştirir.

İşte o zaman külahlar değiştirilir.

İsrail politikalarını eleştirdiği zaman gayet ‘kullanışlı’ ve ‘işe yarar’ bulunan Roni’nin ‘Yahudi kimliği’, bu kez bir saldırı vasıtası haline getirilir.

“Yahudileri eleştirdiği için üstat Necip Fazıl’a dil uzatan küstah Yahudi” gibi cümlelerle girişilir Roni’ye...

Çünkü Necip Fazıl, onlara göre bir üstattır ve üstatlar ne demiş olurlarsa olsunlar haklıdırlar, eleştiriden münezzehtirler.

Ahmet Hakan

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15881843.asp?mnID=15881843

İSRAİL’İN ULUSLARARASI KONUMUNU SARSACAK VE TOPRAKLARI ÇALINAN FİLİSTİNLİLERİN YAŞADIĞI BATI ŞERİA’DA İŞGAL BASKISINI ARTIRACAKTIR

“Filistin devletinin kurulmasını amaçlayan barış görüşmeleri ortamında, Batı Şeria’da yerleşim birimlerinin yayılmasına izin vermek kadar büyük bir çılgınlık olamaz... Böyle bir tutum anlaşma şansını azaltacağı gibi, İsrail’in uluslararası konumunu sarsacak ve toprakları çalınan Filistinlilerin yaşadığı Batı Şeria’da işgal baskısını artıracaktır...”

Bu satırlar, İsrail’in saygın gazetesi ‘Haaretz’in, Başbakan Netanyahu’nun Batı Şeria’daki yerleşim birimleri ile ilgili karanını eleştiren başyazısında yer alıyor.

İsrail’de ‘Haaretz’ gibi düşünenler var muhakkak. Ama ne yazık ki Netanyahu (Bibi) ve hükümet ortakları aksi fikirde. Nitekim İsrail lideri Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim merkezlerindeki inşaat faaliyetine, yeni köy veya kasabaların kurulması kampanyasına konulan geçici yasağa -ani 10 aylık moratoryum’a- son vermekten çekinmedi.

Geçen kasım ayında özellikle ABD’nin ağır baskısıyla konulan yasak İsrail ile Filistin yönetimi arasında yeni bir müzakere süreci için müsait bir hava yaratmaktı. Gerçekten bu sayede gene ABD’nin patronajında Netanyahu ile Mahmut Abbas arasında doğrudan görüşmelerin başlaması sağlanabildi. 

Sami Kohen

http://www.milliyet.com.tr/israil-in-oldu-bitti-stratejisi/sami-kohen/dunya/yazardetay/28.09.2010/1294481/default.htm

“NEREDE KALDI KIVRAK YAHUDİ ZEKÂSI?”

Yılmaz Öztuna Ağabeyimiz, İsrâil’in bütün hukuk ve adâlet kurallarını hiçe sayarak Batı Şerîa’daki Filistinlilere âid topraklar üzerinde yeni yerleşim merkezleri kurmasındaki tehlikeye işâret ederken soruyor:

“Nerede kaldı kıvrak Yahudi zekâsı?”

Gurbetde, Yılmaz Ağabey, gurbetde!

Çünki o kıvrak zekâ aslında Yahudilere has ‘genetik’ bir özellik değildir. Yabancı ülkelerde azınlık olarak yaşayan ve mütemâdiyen bilinmez tehlikelere mâruz durumdaki bütün insan topluluklarının ortak özelliğidir. Tetik durmak!!!

O kıvrak zekâya bugün de yabanellerde yaşamaya devâm eden, hattâ en demokratik  toplumlarda devâm eden Yahudi cemaatlerinde hâlâ rastlayabilirsiniz. Ama vaktâ ki İsrâil’de yeniden bir vatana kavuşmuşlardır, artık o hasletlerini daha ikinci nesilde kaybettiler. Tıpkı diğer bütün milletler gibi alelâdeleşdiler. Üstelik artık bir fikr-i musallat hâlinde ruhlarını kemiren “muhâsara altında olma duygusu” onları daha da iz’ansız, daha da gaddar kılıyor.

İsrâil halkı yardıma muhtaç, Ağabey! Hem de acilen ve cidden profesyonel bir yardıma muhtaç! İsrâil bir psikopatolojik vak’a!

Ama o kadar geniş bir psikanalist minderini nereden bulmalı?

Yağmur Atsız

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/yagmur-atsiz/-kivrak-yahudi-zek-si--297876.htm

LİEBERMAN ONA MEYDAN OKUDU VE BAŞBAKAN’I BÜTÜN DÜNYANIN GÖZÜNÜN ÖNÜNDE YALANCI DURUMUNA DÜŞÜRDÜ

Son birkaç haftada Netanyahu dünya liderlerini Filistinlilerle barış yapmak konusunda ciddi olduğuna ikna etmek için çok büyük çaba harcadı. Onlardan yerleşim inşaatlarının devam etmesini görmezden gelmelerini istedi ve Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’ı da müzakere masasından kalkmamaya ikna etti.

İşte o noktada İsrail’in en üst düzey diplomatı Lieberman devreye giriyor ve bütün o liderlere bunların hepsinin ıvır zıvır olduğunu, Netanyahu’nun onları kandırdığını söylüyor. Daha da kötüsü de şu: Dışişleri Bakanı Netanyahu’nun Filistinlilerin İsrail’i bir Yahudi devleti olarak tanıması talebinin Arap vatandaşların kovulmasının kılıfından ibaret olduğunu ima ediyor. Bir ülkenin dışişleri bakanının BM önünde yaptığı bir konuşmanın sadece Evimiz İsrail Partisi’nin başkanının şahsi görüşlerini değil, İsrail hükümetinin resmi politikasını yansıtması gerekir. Netanyahu bu konuşmayı duydu ve karakteri zayıf biri gibi davrandı. İsrail’in itibarında yarattığı hasardan dolayı Lieberman’dan çok uzun zaman önce kurtulması gerekirdi. Netanyahu işte salı günü tam da bu fırsatı ele geçirdi; Lieberman ona meydan okudu ve Başbakan’ı bütün dünyanın gözünün önünde yalancı durumuna düşürdü.

Aluf Benn - Haaretz

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&Date=30.09.2010&ArticleID=1021405

YAHUDİLERİN HAK VE HUKUKLARINI KORUMAK TEKRAR TÜRKLERİN, TÜRKİYE'NİN SORUMLULUĞUNA DÜŞEBİLİR

İsrail... Tel Aviv 'şehir devleti'ne indirgenilmiş durumda.

Şimdi soruları soralım:

Özbekistan ve Türkmenistan ile işbirliği teklif edilen ve Ortadoğu'dan ötelenen Türkiye bu projeksiyona razı olabilir mi?

Örneğin Körfez'e inecek ve oradan Pakistan'a kadar ulaşacak ticaret nüfuzundan vazgeçebilir mi?

Peki İsrail (Bu haritaya göre 'Tel-Aviv Şehir Devleti'),  burnunun dibinde bir 'İranistan' toprağına razı gelir mi?

Şu da açık bir soru olmalı:

Avrupa merkezli böyle bir Ortadoğu tasavvuruna karşın İsrail ve Türkiye ne kadar süre birbirleriyle 'itişme'yi sürdürebilir?

Newsweek dergisinin yayınladığı gelecek projeksiyonu, Ortadoğu'dan, çok da uzak olmayan bir vadede Türkiye ve İsrail arasında bir uzlaşma zemininin doğmasının hiç de şaşırtıcı olmayacağı, şeklinde de okunabilir.

Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti'nin Filistin ile tarihi, dinsel, kültürel yakınlığı vardır ve Filistin hükümetlere göre değişen bir politikayla takip edilmez.

Ahmet Necdet Sezer ile Ahmet Davutoğlu'nun bu konudaki politikaları farklılıklar arz etmez ve arz etmeyecektir.

İsrail'e gelince...

Elbette İsrail, Avrupa merkezli bir Ortadoğu tasavvurunda İran'a bağlı bir Gazze'yi değil, Türkiye ile yakın iletişimde olan bir Gazze'yi tercih edeceklerdir...

Hülasa...

Avrupa'da yapılan fütüristik dünya tasarımları, çok da uzun olmayan bir vadede, İsrail ile Türkiye'nin tekrar geleneksel işbirliklerine, bu işbirliğini yeniden tanımlayarak dönebileceğini gösteriyor.

Yahudilerin hak ve hukuklarını korumak tekrar Türklerin, Türkiye'nin sorumluluğuna düşebilir.

Türkiye de, İsrail de bu dinamiği ihmal etmemeli.

Atılgan Bayar

http://aksam.com.tr/2010/10/01/yazar/18949/atilgan_bayar/turkiye_ve_israil_ne_zaman_yakinlasacak_.html

BÖYLESİ DURUMLARDA BİLE İSRAİL'İN ARAP VATANDAŞLARINA İSTERLERSE İSRAİL'İN BAŞKA BÖLGELERİNE GÖÇ EDEREK İSRAİL'DE KALMA HAKKI TANINMAK DURUMUNDADIR

Lieberman, İsrail toprakları içinde olan Arap topraklarını da, bu topraklarda yaşayan Arap nüfusunu da problemin bir parçası olarak görüyor. Ona göre mübadele iki sorunu birden çözecek. Bir taraftan yerleşim birimleri boşaltılmak ve yıkılmak zorunda kalmayacak, diğer taraftan uzun vadede İsrail Devleti'nin Yahudi kimliğini tehdit eden İsrailli Arap nüfusundaki artış engellenmiş olacak. Yani Lieberman, bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor. Netanyahu'nun da kafasında çok farklı şeyler yok. O da yerleşim birimlerinin tümden boşaltılamayacağını biliyor. O da İsrail Araplarının artan nüfusunun zamanla İsrail'i ya katılımcı demokrasiden ya da Yahudi devleti karakteristiğinden vazgeçmek zorunda bırakacağından endişeli. Nitekim dün çevresindeki bazı isimlerin "Lieberman'ın konuşması Başbakanlık ofisi ile koordineli bir şekilde hazırlanmadı; ama Netanyahu konuşmanın içeriğine karşı değil." açıklamaları yansıdı basına.

Peki toprak ve nüfus mübadelesi tümden ret mi edilmeli? Hayır. 1967 öncesi sınırların bazı durumlarda tabiatın ve tarihi yerleşimlerin çizgilerini takip etmediği vakidir. Bu durumlarda mübadele, sosyal realitenin dayattığı bir şeydir. Ancak böylesi durumlarda bile İsrail'in Arap vatandaşlarına isterlerse İsrail'in başka bölgelerine göç ederek İsrail'de kalma hakkı tanınmak durumundadır. Aksi durum, dolaylı bir nüfus tahliyesi anlamına gelir. Bu da ya hiç olmaz ya da bir defa başladı mı durdurulamaz. Söz gelimi Ümmülfahm kasabasını bütün Arap nüfusuyla birlikte müstakbel 'Filistin Devleti'ne devrettiniz ve karşılığında bir yerleşim şehri olan Ariel'i aldınız. Bunu Ümmülfahm'dan sonra Nasıra'ya, Taberiye'ye yansıtmayacağınızı kim garanti edebilir? Böylesi bir arındırmanın Haham Kahane'nin ırkçı politikalarından ne farkı kalır?

Kerim Balcı

http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1034460&title=liebermana-mi-kizmali-netanyahuya-mi

İSRAİLLİLER HALİYLE DİĞER ÜLKELER HAKKINDAKİ İNSAN HAKLARI RAPORLARINA İNANIYOR, SADECE KENDİ HAKLARINDA OLANLARA İNANMIYORLAR

İsrail UNHCR soruşturması konusunda parmağını bile kıpırdatmadı ve başbakanlık ofisi raporu ‘önceden belirlenmiş’ diyerek reddetti. (Bununla birlikte hükümet bir başka BM soruşturmasıyla işbirliği yapacağını söylüyor.) Bu arada İsrail içinde kurulan Turkel Komisyonu arada bir yaptığı oturumlara devam ediyor; baskınla ilgili en açık resmi açıklama, ilk ülke içi incelemeye başkanlık eden Ulusal Güvenlik Konseyi Şefi Giora Eiland’dan geldi: “Elimizde takdire şayan şeylerden oluşan uzun bir liste olduğunu söylemekten memnuniyet duyuyorum” diyordu, emekli tümgeneral. Kim demiş İsrail kendisini soruşturamaz diye? Filodaki eylemcilerin tarafsız olmadığını anlıyorum; ellerinde kulanacakları çok ağır aletler olduğu açık. Fakat bütün bunları sebepsiz yere yaptıklarına da inanmıyorum. Tanıklıkların önemli bir bölümünün doğru olduğunu tahmin ediyorum. Bence İsrail hakkındaki bütün önemli insan hakları raporları da büyük oranda doğru, tıpkı dünyadaki diğer bütün ülkelerle ilgili bütün önemli insan hakları raporlarının büyük oranda doğru olması gibi.

İsrailliler haliyle diğer ülkeler hakkındaki insan hakları raporlarına inanıyor, sadece kendi haklarında olanlara inanmıyorlar; dünyanın gözünde şu an bulunduğumuz noktaya da işte böyle yapageldik.

Bu ülke UNHCR raporunu veya bu tanıklıkların hiçbirini ciddiye almıyor. Geldiğimiz noktada bu tür şeyler insanları üzmüyor bile. Kimse iddiaları inkâr etme yönünde hiçbir çaba göstermiyor; inkâr edilecek bir şey yok. Buna benzer suçlamalar İsraillilerin zihninde yer tutmuyor. Raporun Trinidad’dan bir yargıç veya Güney Afrika’dan Siyonist bir yargıç ya da İsrailli askerler tarafından yazılmasının hiçbir önemi yok; hepsi yalan söylüyor, dikkate almayın. Yeni bir şey değil bu; bu lafları on yıllardır duyuyoruz. Evet duyuyoruz. Ve suçları inkâr etmek kolaylaştıkça, işlemek de kolaylaşıyor.

Larry Derfner – Jerusalem Post

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&Date=01.10.2010&ArticleID=1021576

HAKLI ÜLKE POZİSYONUNDAKİ ÜLKE KIVRAK BİR DİPLOMASİYLE İSRAİL İLE İLİŞKİLERİ RAYINA OTURTABİLİR VE BU DURUM AMERİKAN KONGRESİ’NDE DE OLUMLU BİR HAVA YARATABİLİRDİ

Söz İsrail’den açılmışken geçen hafta New York’ta gerçekleştirilen BM Genel Kurul toplantılarında Türkiye ve İsrail arasında esen soğuk rüzgârlara değinmekte fayda var. İki ülke arasında yaşanan gerginliğin BM toplantıları sırasında, iki ülke yetkilileri arasında yapılacak basına açık ve kapalı görüşmelerle giderileceğini ummuş ve bu fırsatın iyi değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştum. Anlaşılan böyle bir fırsat doğduysa da iyi değerlendirilemedi. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül biraraya gelseydi, Mavi Marmara baskınını irdeleyen BM komisyonunun raporu Türkiye lehinde olduğu için Türkiye otomatikman avantajlı taraf olacaktı. Haklı ülke pozisyonundaki ülke kıvrak bir diplomasiyle İsrail ile ilişkileri rayına oturtabilir ve bu durum Amerikan Kongresi’nde de olumlu bir hava yaratabilirdi. Ancak İsrailli yetkililere göre Türkiye görüşme için özür şartı koydu. İsrail bu şartı kabul edilemez buldu ve görüşme gerçekleşmedi. BM toplantılarının düzenli katılımcısı Abdullah Gül bu diplomatik esneksizliğin farkına varmış olsa gerek çünkü daha sonra yaptığı açıklamalarda Türkiye’nin İsrail’den özür talep etmediğini söyledi.

56 sayfalık BM raporu İsrail’i haksız bularak Türkiye’yi uluslararası toplumun gözü önünde zaten haklı çıkardı. Dünya Gazze ablukasının hafifletilmesinde en büyük payın Türkiye’ye ait olduğunu biliyor. Bence artık ileriye bakmanın zamanıdır. Ortadoğu’da barış şansı yüzde 50’ye çıktı. Türkiye bu sürecin dışında kalmamalı.

Evrim Bunn

http://taraf.com.tr/evrim-bunn/makale-cinderella-ve-balkabagi.htm

BU DÖNEME AİT HİKÂYELERDE AZ İŞLENEN AMA BENCE EN ÖNEMLİ KISIMDIR GELMEKTE OLAN TEHLİKEYİ APTALCA BİR İYİMSERLİKLE İNKÂR ETMEK

Aptalca iyimserlikten hoşlanmıyorum. Gerçekçi bir karşılığı olmayan iyimserliğin doğru bir yol olduğunu da düşünmüyorum. Nazizm’in doğuşu, yükselişi aklıma geliyor mesela. Yahudi topluluğunun verdiği tepkiler. Bu döneme ait hikâyelerde az işlenen ama bence en önemli kısımdır gelmekte olan tehlikeyi aptalca bir iyimserlikle inkar etmek. Örneğin Max Frisch’in Biedermann ve Kundakçılar adlı oyunu bu konuda bence başyapıtlardan biridir. Yahudi toplumu yaşama alanlarının giderek daraltılmasına sürekli iyimser gerekçeler bularak içe kapanmış. Roman Polanski’nin ‘Piyanist’ini hatırlayalım. Patlayan bir bomba ile başlar, Yahudi aile bunu gerekçelendirmeye çalışır. Bir razı oluşla ilerler hayat sürekli. Mecbur bırakıldıkları her şeyi kabul ederler, taviz vererek ayakta kalırlar. Bunun çöküşe giden yol olduğunu görmemek için direnirler. Toplama kampına giderken bile durumun geçici olduğuna, düzeleceğine inanırlar.

Ayfer Tunç

http://www.ntvmsnbc.com/id/25134350/page/2/

BM’DE YAŞANAN BU GELİŞMELER ANKARA-WASHINGTON HATTINDAKİ ‘LİMONİ HAVA’

İsrail de zaten ABD’nin bu gücüne güvenerek Palmer Paneli ile işbirliği yapmayı kabul etti. Yoksa İnsan Hakları Konseyi’nde olduğu gibi, bu panelin de mahallesinden geçmezdi. Bu nedenle İsrail açısından İnsan Hakları Konseyi’nden çıkan raporu önemli kılan husus, bunu kaç üyenin desteklediği meselesi değildir.

Konseyin yetkisini tanımayacağını peşinen duyurmuş olan İsrail, ABD’nin nasıl oy kullandığına ve kimlerin çekimser kaldığına baktı. Bu açıdan da memnun oldu. Özetle söylemek gerekirse, İnsan Hakları Konseyi’nin raporunun kabul edilmesi Ankara açısından bir moral zaferi temsil ederken, İsrail açısından somut sonuç sağladı. Netanyahu hükümeti ABD’nin ve AB’nin korumasına güvenebileceğini gördü. Gerisiyle ilgilenmiyor.

ABD Kongresi’nde Türkiye aleyhinde esen -ve Rum lobisinin girişimiyle KKTC ile ilgili olarak kabul edilen son tasarının da gösterdiği gibi- somut sonuçlar vermeye başlayan rüzgâr ile birleştiğinde,  BM’de yaşanan bu gelişmeler Ankara-Washington hattındaki “limoni havayı” açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Semih İdiz

http://www.milliyet.com.tr/turk-abd-iliskisindeki-israil-faktoru/semih-idiz/siyaset/yazardetay/02.10.2010/1296358/default.htm

ORTADOĞU HALKLARININ BÜYÜK BİR BÖLÜMÜNÜN, KAN, ÇATIŞMA, YOKSULLUK VE ADALETSİZLİK İÇİNDE YAŞAMAKTAN YORGUN DÜŞTÜKLERİ AŞİKÂR

Ortadoğu halklarının büyük bir bölümünün, kan, çatışma, yoksulluk ve adaletsizlik içinde yaşamaktan yorgun düştükleri aşikar. Ya kendi “resmi” iktidarları ya ait oldukları alt grupların otoriter liderleri ya da komşu devletler veya deniz aşırı güçler tarafından sürekli baskı altında tutulmuş kesimlerin kendilerine yeni çıkış kapıları sunanlara sarılmaları beklenebilir; bugün yapılmaya çalışılan da bu.

Barış, işbirliği, kalkınma üçlemesi içinde bu kesimlere uzatılan ellere henüz birçok kesimin güveni oluşmuş değil. Filistinlilerin tümü Abbas’a ya da İsrail’e, Iraklıların var olan hükümete, Afganlıların Karzai’ye, Kürtlerin Türkiye’deki karar alıcılara ya da Iraklı yöneticilere henüz güven duymadıkları söylenebilir. Ayrıca araya giren dış güçlere, mesela ABD, Rusya ve AB’ye de o kadar güven duyulmadığı eklenmeli. Bununla birlikte bir güven testinden geçiliyor olması bile umut vaat eden bir ortam yaratıyor. Zira küresel sistem bu dönemde barışçıl ilişkiler kurulmaz ise, giderek bugünden beter çatışma ortamlarının olacağına dair işaretler taşıyor. Avrupa’da ırkçılık, ABD’de İslam korkusu, Ortadoğu’da ABD düşmanlığı yaygınlaştıkça, ekonomik küreselleşme denen geniş Pazar olanaklarının da giderek daralma olasılığı yüksek.

Beril Dedeoğlu

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/beril-dedeoglu/dogrudan-gorusmeler-donemi-298497.htm

BİZİM ‘KOMPLOCU’, TÜRKİYE’NİN DOĞU’YA YAKLAŞARAK LAİKLİKTEN UZAKLAŞTIĞI, İSRAİL KARŞITI, ANTİSEMİT DUYGULARIN YAYGINLAŞTIĞI YOLUNDA ABD’NİN CİDDİ KAYGILAR BESLEDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORDU

Ben öğrenciyken her gelişmenin ardında toplumsal dinamikleri değil, Amerika’yı aramak doğal refleksti. Sonradan buna İsrail de eklendi.

Geçenlerde bizim kuşaktan, bu teorilere pek düşkün bir tanıdığımla buluştuk.

Özcan ve Ecevit’teki teyakkuz halini onda da gördüm.

O da depremden Ergenekon soruşturmasına, Tophane saldırısından Hakkâri patlamasına kadar hemen her şeyin “dış güçlerin tezgâhı” olduğuna inanıyordu.

“ -Kılıçdaroğlu’nun gelişi bile öyle” dedi.

“ -Hadi ya? Nasıl” diye sordum hayretle...

Anlattı:

 “ -Dış politikada eksen kaymadı mı? Hükümet dümeni Doğu’ya kırmadı mı?”

“ -Kırdı.”

“ -Amerika bundan rahatsız değil mi sanıyorsun. Bak Türkiye, İran cezalandırılmasın diye Batı’ya sırtını dönüyor.

Putin, Türkiye’yi ziyaret eden ilk Rus Devlet Başkanı oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri geçen hafta Konya’da Çin’le ortak tatbikat yaptı. Bunlar sana neyi hatırlatıyor?”

“ -MGK eski Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç’ın ‘Batı istemezse, biz de Çin, Rusya ve İran’la ittifak kurmalıyız’ demesini...”

“ -İyi de onu diyen Kılınç Ergenekon sanığı oldu. O ekibi tasfiye edenler şu anki durumdan memnun mudur?”

Bizim “komplocu”, Türkiye’nin Doğu’ya yaklaşarak laiklikten uzaklaştığı, İsrail karşıtı, antisemit duyguların yaygınlaştığı yolunda ABD’nin ciddi kaygılar beslediğini düşünüyordu. Son dönemki bütün gelişmelerin altında bu rahatsızlığın yattığı inancındaydı.

“ -Kılıçdaroğlu’nun bununla ne ilgisi var” diye sordum.

“ -Yahu saf olmasana!” diye güldü:

“ -Baykal’ın kaseti ne zamandır ellerindeydi. Niye şimdi çıkardılar?”

“ -Niye?”

“ -CHP’yi ateşlemek istediler de ondan... Böylece Erdoğan’a ‘Bizden fazla uzaklaşırsan alternatifin hazır’ mesajı verdiler.”

“ -Sahi mi? Başka?”

“ -Bence Avcı olayının altında da bu var.”

“ -Neden?”

“ -Laikliğin gerileyişini durdurmak, cemaatin etkisini kırmak, yükselen İsrail karşıtlığını azaltmak istediler. Orada da İsrail istihbaratı devreye girmiş olabilir.”

Can Dündar

http://www.milliyet.com.tr/komplocu-dedi-ki-/can-dundar/guncel/yazardetay/02.10.2010/1296336/default.htm

İlginizi çekecek siteler

David Saltiel - Jewish-Spanish Songs of Thessaloniki

http://evrensellmuzik.blogspot.com/2010/06/david-saltiel-jewish-spanish-songs-of.html

EKONOMİ POLİTİĞE DAİR – Metin Sarfati

http://metinsarfati.com/

Netten okumalar

SİYONİZMİN MÜSLÜMANLARLA TEHLİKELİ DANSI - Prof. Dr. Gülümser Heper / Dr. Ali Rıza Üçer

http://odatv.com/n.php?n=siyonizmin-muslumanlarla-tehlikeli-dansi-0210101200

Bergamalı Nesim Navaro ve niceleri – Shrulik

http://www.skyturk.net/bergamali-nesim-navaro-ve-niceleri/

İsrail’de yoğun Türkiye aleyhtarı Propaganda – Semih İdiz

http://www.milliyet.com.tr/israil-de-yogun-turkiye-aleyhtari-propaganda/semih-idiz/siyaset/yazardetay/04.10.2010/1296903/

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın