Hayatımız boyunca etrafımıza örülen duvarları yıkmanın zamanı geldi artık. Sürüden ayrılmanın bedelini ödemeye hazırsanız sizi gerçek mutluluk bekliyor. Yeter ki duvarın tuğlalarının arasındaki ışığı görelim...

" />
Alüminyum Hurda Geri Dönüşüm

Neden Şofar’ın sesini bekliyorum

Hayatımız boyunca etrafımıza örülen duvarları yıkmanın zamanı geldi artık. Sürüden ayrılmanın bedelini ödemeye hazırsanız sizi gerçek mutluluk bekliyor. Yeter ki duvarın tuğlalarının arasındaki ışığı görelim...

12Eylül 2010 sabahı. Gökler çıldırmış vaziyette habire sağanağı boşaltıyor şehrin üzerine. Sanki bir şeylere öfkelenmiş Tanrı. Gök gürlüyor aralıksız ve nefes almadan; yağmur hınçla iniyor toprağın ve çatıların üzerine..

Arthur Rimbaud’ya deli gibi aşık olan Paul Verlaine’i dinliyorum gözlerim kapalı.

“Il pleure dans mon coeur / Comme il pleut sur la ville; / Quelle est cette langueur / Qui pénètre mon coeur”...

“Yas doluyor yüreğime / Şehire yağan yağmur gibi / Nedir bu bitkinlik o halde / Kalbimi delip geçen...”

12 Eylül 2010, öğlen öncesi... Ülkemin yarısı bu akşamdan sonra demokrasi, diğer yarısı ise faşizm gelecek diyorsa Tanrı mutlaka buna kızmıştır. Bu kadar ağır tezatın olduğu bir ülkenin, bu garip ruh haliyle yola devam etmesi nasıl mümkün olacak?

Yoksa bu öfkeli yağışın nedeni Verlaine’in dediği gibi mi?

“Il pleure sans raison / Dans ce coeur qui s’écoeure / Quoi? / Nulle trahison? / Ce deuil est sans raison”

“Sebepsiz yağıyor / Hasta olan yüreğime / İhanet değildir nedeni / Nedir? / Sebepsiz bir hüzündür...”

12 Eylül 1980 sabahı. O gün yağmur yağmıyordu. Annemi babamı tarifsiz bir buruk sevinç kapladığını hatırlıyorum. Her gün onlarca yitip giden üniversiteli öğrencilerin haberleri karşısında oğullarını düşünen onlar, ‘rap rap’lı haberleri duyduklarında oğullarının kurtulduklarını düşünmüşlerdi muhtemelen. Bu satırların yazarı ise çatısı bile karanlık skolastik bir erkek fransız lisesinden dünya güzeli manzaralı ve dünya tatlısı kızlarla dolu rüyalarının üniversitesinde unutulmaz bir özgürlük devrimini geçirdikten sonra Zülfü Livaneli’nin ‘hey özgürlük’ türküsü eşliğinde ‘rap rap’ okula gidecekti, o sabahtan itibaren.

Annelerin sevindiği, gençlerin üzüldüğü bir 12 Eylül 1980 sabahıydı. Allahım bu benzersiz çelişki başka hangi diyarlarda olabilirdi ki?

Ve bugün 12 Eylül 2010. Karşımdaki iki insandan biri demokrasi, öteki faşizm gelecek diyor.

Nasıl da ironik, absürd bir karşıt ruhlar coğrafyasıdır burası?

Ah benim güzel ülkem, tek vatanım.

Ah benim karpuz gibi yarılan eşsiz memleketim.

Yüreğimdeki sıkıntıyı ne zaman alıp götüreceksin uzaklara?

Yağmur daha da şiddetleniyor. Belli ki Tanrı öfkesini kusmaya devam ediyor. Lakin bu yağmurdan sonra toprak kendine gelecek, tohumlar daha çabuk ürün vermeye çalışacak, gereksiz fazlalıklar akıp gidecek ortalıktan. Her yer daha temiz, oksijen daha saf olacak. Umuyorum ve hatta ummak istiyorum.

* * *

Hayatımız boyunca etrafımıza örülen hatta kimi zaman kendimizin örmek zorunda kaldığımız duvarları yıkmayı kafaya takmış durumdayım. Belki de onuncu kez seyrettiğim Roger Waters’ın ‘Duvar’ eseri beni duvarlara itiyor. Ve o eseri seyrettiğimde, dinlediğimde kıyma makinesinden geçirilmeye çalışılan öğrencileri düşünüyorum. Lise yıllarımda Pazartesi sabahı ilk derse girerken okulun kapısında elinde makasla bekleyen papaz öğretmenleri hatırlıyorum. Saçımızın uzunluğuna neden takılınırdı ki acaba? Tek tip öğrenci yetiştirilince insanlık kurtuluyor muydu? Aynı şekilde giyinen, davranan ve en acısı aynı yönde düşünen insan topluluğunun bu dünyayı ileriye götürmediğini çoğu eğitimciler neden hâlâ ısrarla anlamaz da habire ayrıksı beyinleri aynı kalıba sokmak için uğraşıp dururlar? Neden böylesi kalın ve yüksek duvarlar örülür?

Albert Camus, hayatın anlamını başkaldırıda görmüştü. Doğduğumuzdan itibaren örülmeye başlanan duvarları akıllıca yıkmak gerekiyor, öyleyse. Sürüye katılmadan özgürce yaşamanın anlamına ulaşmak gerekiyor...

Yolun sonu yalnızlık olabilir; ancak özgür bir ruh, kalabalıklar içindeki yalnızlıktan çok daha mutlu kılacaktır insanı...

Yağmur dinmeye başladı. Tanrı’nın öfkesi yavaş yavaş sönüyor. Paul Verlaine deliler gibi aşık olduğu şair Arthur Rimbaud’ya yazdığı “Kalbim ağlıyor” dizelerinde hissettiklerini ölümsüzleştirirken, insanın iç sıkıntısının her daim varolduğunu mu söylemek istemişti?

Duvarlar mıydı yoksa onu da isyan ettiren?..

Leonard Cohen’e kulak veriyorum bu kez:

“There is a crack, a crack in everything / that’s how the light gets in.”

“Her şeyde mutlaka bir yarık vardır / Işık işte buradan gelir.”

Duvarların arasındaki ışığı görmek için uğraşıyorum. Ve belki bunun için Kipur günü Şofar’ın sesini bekleyeceğim.

O ses her türlü dini çağrışımların ötesinde benim için bir şükran, bir varoluş simgesi ve aynı zamanda ışığı aramanın ve başkaldırının tetikleyicisi olacak.

Zira hayatı sorgulamayan ve ona direnmeyen ‘yoksul’ kalacaktır.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın