Uluslararası sinema endüstrisinin nabzını elinde tutan, yılın öne çıkan sinema ürünlerinden zengin bir seçki sunan 29. Festival kapılarını kapadı. 200’ün üzerinde filmden oluşan programda belki de herkesin üzerinde hemfikir olduğu yeni başyapıtlar yoktu. Ancak kaliteli yapımların sayısı çok fazlaydı. Bu yazımızda festival bilançosunu sonlandırırken, yine kötü filmleri görmezden gelip, sekiz başarılı filmden söz edeceğiz

" />
Batya Natan

Sinema şöleni geride kaldı

Uluslararası sinema endüstrisinin nabzını elinde tutan, yılın öne çıkan sinema ürünlerinden zengin bir seçki sunan 29. Festival kapılarını kapadı. 200’ün üzerinde filmden oluşan programda belki de herkesin üzerinde hemfikir olduğu yeni başyapıtlar yoktu. Ancak kaliteli yapımların sayısı çok fazlaydı. Bu yazımızda festival bilançosunu sonlandırırken, yine kötü filmleri görmezden gelip, sekiz başarılı filmden söz edeceğiz

Sinema şöleni geride kaldı

6 İDDİALI FRANSIZ FİLMİ

Fransız sineması her yıl olduğu gibi, 29. Festival’de de bir gövde gösterisi yaptı. İzlediğim Fransız filmleri arasında beni en çok şaşırtan, Isabella Adjani’nin yedi yıl aradan sonra sinemaya dönüş yaptığı ve kendisine Cesar Ödülü kazandıran “Etek Günü / La Journee de la Jupe” oldu. İki yıl önce Fransa’ya Cannes’da sürpriz bir Altın Palmiye kazandıran “Entre Les Murs / Sınıf” filmine benzer konusuyla film, yoksul ve sorunlu öğrencilerin devam ettiği bir banliyö okulunda geçiyor. “Sınıf”ın yönetmeni Laurent Cantet gibi, göçmenlerin oturduğu banliyölerden gelen Jean-Paul Lilienfeld, başarılı psikolojik ve sosyal tespitlerde bulunduğu, Fransa’nın güncel sorunları arasında yer alan işlevini yitirmiş eğitim sistemini eleştiren senaryosunu, politik doğruculuk teması etrafında ele alıyor.

Yoksul, sorunlu ve saygısız öğrencilerin devam ettiği bir okula adaptasyon sorunu yaşayan cesur bir kadın öğretmenin, öğrencilerden birinin okula getirdiği bir silahla sınıfını rehin alması, sürprizler içeren dinamik bir dille anlatılmış.

Kariyerini Fransa’da sürdüren Belçikalı yönetmen Lucas Belvaux, 1978’de yaşanmış bir kaçırma olayından esinlenerek sanaryosunun yazdığı “Rehine / Rapt”, Fransa’nın en zengin sanayici ailelerinden birine mensup bir işadamının fidye için kaçırılma öyküsünü anlatıyor.

İstanbul’a gelen Lucas Belvaux’ya senaryosunun yumuşak kalbinin filmin finali olduğu söylendiğinde pek tatmin edici bir cevap veremedi. Bu polisiye-politik film iş dünyası çevresine ve medyaya getirdiği ciddi eleştiriyle öne çıktı. Filmleri ticari sinemalarla vizyona çıkmayan, festival aracılığıyla tanıdığımız Fransız Ermenisi Robert Guediguian, son filmi “Suç Ordusu / L’Armee du Crime”de, savaş sırasındaki Paris Nazi işgaline karşı direnen, Ermeni şair Manuşyan önderliğindeki, 22 erkek ve bir kadından oluşan grubun, sonu hazin biten öyküsünü anlatıyor. Nazilerin ‘suç ordusu’ olarak adlandırdığı bu Fransız yeraltı hareketi grubunun eylemleri, Gestapo ve işbirlikçi Fransız polisiyle mücadelesi, sonu idamla biten öyküsünü Guediguian akıcı bir sinema diliyle anlatıyor.

Benzer bir konuyu Tony Gatlif “Özgürlük / Freedom”da işliyor. Çingeneleri konu alan filmlerden tanıdığımız, kariyerini Fransa’da sürdüren, Cezayir asıllı yönetmen Gatlif, Alman işgali sırasında, Fransa’da Naziler tarafından durdurulana kadar kırsalda dolaşan çingene göçmenlerin öyküsünü anlatıyor. Gestapo ve işbirlikçilere karşı çingeneleri soykırımdan kurtarmaya çalışan direnişçilerin sevgi ve dostluk hikâyesi, Gatlif filmlerinden alışık olduğumuz coşkulu çingene müziği eşliğinde anlatılıyor. Fransız çizgi roman sanatçısı Joann Sfar sinemadaki ilk denemesi olan “Gainsbourg” ile görkemli bir biyografi filmi yapmış. Yahudi asıllı efsanevi şarkıcı, söz yazarı, oyuncu ve yönetmen Serge Gainbourg’un yaşamını, 1940’larda Nazi işgali altındaki Paris’te geçen çocukluğunu, fırtınalı aşklarını (Juliette Greco, Brigitte Bardot, France Gall, Jane Birkin), kariyerini anlatan film izleyicilere bir müzik ziyafeti sundu.

Sanatçıyı canlandıran Eric Elmoslino, Brigitte Bardot’yu oynayan Laetitia Casta çok başarılı. Jane Birkin’i canlandıran Lucy Gordon’un filmin post-prodüksiyon aşamasında intihar edişi büyük bir sarsıntıya yol açmıştı. Son üç yıldır festivalde filmlerini görmeye alıştığımız genç ve iddialı Fransız yönetmen Christophe Honoré, “Hayır Kızım Dansa Gitmek Yok”ta, özgür ruhlu bir kadının ayakta kalma mücadelesini anlatıyor. Chiara Mastroianni’nin başarıyla canlandırdığı Lena, kocasından ayrıldıktan sonra, iki çocuğuyla, tüm zorlukları aşıp, kendisine yeni bir hayat kurmaya çalışan, zayıf ama azimli bir kadındır.

Yürekleri burkan TÖRE filmi

38 yaşındaki kadın yönetmen Feo Aladağ ilk filmi olan “Ayrılık / Die Fremde” ile Berlin Festivali’nden hemen sonra İstanbul Film Festivali’nde izleyicinin hayranlığını kazanıyor, ilgiyle izlenmesi yönetmenler arasında adını yazdırıyor.

Sinema kariyerine oyuncu olarak başlayan Viyanalı sanatçı, tamamen Türk oyuncuların yer aldığı “Ayrılık”ta yürekleri burkan bir töre öyküsü anlatıyor. Kendisine kötü davranan, sürekli döven kocasını Kayseri’de bırakıp, 5 yaşındaki oğluyla Berlin’deki baba evine sığınan Umay (Sibel Kekili) anne-babası ve 3 kardeşinden beklediği sıcaklığı bulamaz, daha iyi bir hayat kurmak için baba evinden kaçar. Evli bir kadının yerinin ne olursa olsun kocasının yanı olduğunu düşünen, gelenekleri içinde toplumun değerleri arasında hapsolmuş yaşayan ailesi, Umay’ın hayatını zehir eder. Kadına karşı şiddet konulu bu iddialı film, yaralarını sarmaya çalışan, toplumun önyargılarına karşı, özgürlüğü için tek başına savaş veren cesur bir kadının insanın içini acıtan öyküsünü etkili bir dille anlatıyor. “Ayrılık” 29. Festivalin en çok alkışlanan filmleri arasındaydı.

MAKYAVELİST DEDEKTİF

Alman sinemasının en üretken isimlerinden Werner Herzog son filmi “Kötü Polis / Bad Lieutenant” ile kalbimizi tekrar kazandı. Yönetmen 2 ay önce Berlin’de “Bal”a Altın Ayı ödülü veren jürinin başkanlığını yaptığı için sempatimizi kazanmıştı. Amerika’da çektiği bu filmde, 69 yaşındaki bu sıra dışı ve eksantrik yönetmen, kusursuz sinematografisiyle bir polisiye başyapıtına imzasını atmış. New Orleans fonunda, enerji dolu mizahı, gerilim dozu hiç düşmeyen tansiyonu, sürprizlere gebe zengin senaryosu ile, “Kötü Polis”te makyavelist bir dedektifin öyküsünü izliyoruz. Toronto’da kendisine en iyi aktör ödülünü kazandıran bu rolde harikalar yaratan Nicholas Cage jenerasyonunun en önemli aktörlerinden biri olduğunu doğruluyor. Uyuşturucu müptelası olmuş, her türlü pisliğe bulaşmış, dibe vurmuş, bahisçilere borç takmış, bu başına buyruk dedektif istediğini almak için silahına olduğu kadar rozetine de davranır. Sevdiği bir fahişe çalkantılı hayatını daha da karmaşık hale getirir. Polis teşkilatına, suç dünyasına ve adelet sistemine ciddi bir eleştiri getiren film 29. Festivalin en hoş sürprizleri arasındaydı.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
522