Batya Natan

Atatürk’ün Alman profesörleri

Değerli bir sosyologumuz, “Cumhuriyet’te iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok” dedi geçenlerde. Mustafa Kemal, Cumhuriyet’i kurduktan sonra yarattığı projelerle bunun tersini kanıtlamıştır. Bunların en sonuncusunun 75. Yılını kutluyoruz bugün. Tarihi, unutmak değil, hatırlamak gerek; iyiyi, doğruyu ve güzeli görmek için...

Değerli bilimadamı, sosyolog Prof. Şerif Mardin’in ‘mahalle baskısı’ gibi çok önemli biri sosyal olguyu kafalarımıza yerleştirdikten tam bir yıl sonra aynı bağlamda yaptığı açıklamalar ilginç, düşündürücü ama bir o kadar üzücüydü.

“Cumhuriyet’te iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok” derken hocamız, Cumhuriyet’in dayandığı tüm bir Aydınlanmacı ve pozitivist felsefenin temellerini de yok saymıyor mu? O Aydınlanma, Avrupa’yı karanlıklardan çıkarıp bugüne getiren değil midir?

Bu ‘derin’ düşünceyi yoksaymak başka bir şey, onun hayata geçirilmesinde başarısız olunduğunu düşünmek başka bir şey değil midir?

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bitmiş, tükenmiş, iflas etmiş bir imparatorluğu batıya rağmen  aydınlanmacı bir projeyle yeni bir devlete ve çağdaşlık yolunda yeni bir Türk kimliğine dönüştürme projesini derinlikten yoksun bulmak, haritada etrafımıza baktığımızda haksızlık olarak görülmez mi? Proje tam başarıya ulaşamamış olabilir ama suçlu proje midir, yoksa bu projeyi büyük devrimciden sonra gönülsüz götürenler midir?

Nuri Bilge Ceylan’ın deyimiyle, “güzel ve yalnız ülke” herşeye rağmen çağdaşlık yolunda az mı yol katetmiştir başkalarına göre?

Biraz gerilere gidelim. Hafızamızı tazeleyelim ve yiğidin hakkını yigide vermeyi unutmayalım lütfen...

Türkiye, 1930’ların başında özgürlük mücadelesinden sonra ülkenin ve halkın çağdaşlaşması yönünde aydınlanma çalışmaları kapsamında üç önemli eğitim projesini hayata geçirmişti. Ulusal kültürün oluşması için şehirlerde kurulan Halkevleri, çağdaş köy öğretmenleri yetiştirmeyi amaçlayan ve köylerde kurulan Köy Enstitüleri ve bu yıl 75. yılını kutladığımız Üniversite Reformu projeleri.

Yani, şehirli ve köylü halkı kalkındırmayı amaçlayan iki dev proje ve bilimadamı yetiştirmeyi hedefleyen bir başka dev projeden bahsediyoruz.

Şimdi bu projelere bakıp, “Derinliksiz Cumhuriyet Projesi”nden bahsedebilir miyiz?...

1933 Üniversite Reformu, İstanbul ve Ankara Üniversite’lerinin yeni bir Türkiye yolunda, en ileri ve çağdaş, akademik ve bilimsel donanıma sahip olmaları için bizzat Atatürk tarafından 1930’ların başından beri verilen uğraşıların sonucu olarak gerçekleşir ve bir başka kaderle örtüşür: Faşist Almanya’nın yahudi düşmanlığı ile...

Yahudi varlığını yeryüzünden tamamen kazımayı hedefleyen Hitler, tabii ki Almanya’nın ünlü üniversitelerindeki Yahudi bilimadamlarına tahammül edemeyecekti. Nitekim en başta o, sıralar da bile Almanya’nın en ünlü bilimadamı Albert Einstein’i Berlin Üniversitesi’nden yaka paça dışarı atar. Einstein şanslıdır ve soluğu Marsilya’da alır. Lakin kendisi kadar şanslı olmayan Almanya’daki arkadaşlarını mutlaka kurtarmak zorundadır ve Mustafa Kemal’e bir mektup yazarak arkadaşı 40 Alman profesörünün Türk üniversitelerinde çalışmalarını rica eder. Büyük devrimci, anlaşıldığı kadarıyla kem küm eden Eğitim Bakanı’na rağmen olurunu verir.

Ve böylelikle, Mustafa Kemal’in, Avrupa’nın 200 yıl gerisinde bulunan üniversiteyi ‘yeni Türkiye’ yolunda yeniden yapılandırması kapsamında; çoğu Yahudi olan bu büyük birikimli Alman profesörler 1933’in Ekim ayında İstanbul Üniversite’sine yerleşir.

Uluslararası ticaret hukukçusu Ernst Hirsch, ekonomist Fritz Neumark, şehir planlamacısı Ernst Reuter, dil bilimci Leo Spitzer, çalışma ekonomisti Alfred Isaac aralarında dünyaca tanınmış en parlak profesörlerdi.

Resim, müzik tiyatro, botanik, jeoloji, kimya, biyokimya, ekonomi, hukuk ve özellikle tıp alanında birbirinden başarılı Alman hocalar Türk gencini ‘muasır medeniyet’ yolunda yönlendirmeye çalışır.

Gelenler arasında kuşkusuz en büyük izi hukuk dalında Prof. Ernst Hirsch bırakır. 10 yıl İstanbul Üniversitesi’nde, 9 yıl da Ankara Üniversite’sinde Türk hukukuna büyük hizmet verir. 1937’de onun önerisiyle Anayasa’nın 2. maddesine, “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletci, laik ve inkilapçıdır” ibaresinin eklenmesi sanırım tarihe geçecek bir düzenlemedir.

Hirsch’ın yazdığı anılardan görüyoruz ki, meşhur Varlık Vergisi’nin uygulayıcısı, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu onu Ankara Üniversite’sine ‘özellikle anayasa kanunlarının iyileştirilmesi için’ davet eder. Profesörün kendi isteği ile Türk vatandaşlığına geçmesinden sonra devletin ona verdiği maaşın aşırı şekilde azalmasından dolayı Saraçoğlu’nun Maliye Bakanı’na sinirlenmesi ve akabinde sorunun düzeltilene kadar eksikliği kendi emrindeki örtülü ödenekten tamamlamasını ise tarihimizin bir başka ilginç ayrıntısı olarak not alalım...

Genç Cumhuriyet’in iyiyi, güzeli ve doğru’yu bulma yolunda Alman Yahudi profesörleriyle gerçekleştirdiği proje en başta Mustafa Kemal Atatürk sayesinde başarıya ulaşmıştır.

Bu noktada son sözü eşi Yahudi olduğundan Türkiye’ye sığınan Prof. Fritz Neumark’a bırakmak lazım;

“Ümit etmek istiyorum ki, Atatürk’ten sonra gelecek olan ve O’ndan daha az yetenekli olanlar, O’nun eserlerini boşu boşuna heba etmesinler...”

Not: Tarihimizi hatırlatmamızı sağlayan ve bu yazıma ilham kaynağı teşkil eden ‘Son Devrim’in yazarı Sayın Nüket Aşkın’a teşekkürlerimle...

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1803