Batya Natan

Yüz yil önce, yüz yil sonra

İyi ile kötünün, doğru ile yanlışın artık iyice birbirine girdiği kaotik bir devirdeyiz. Kan, gözyaşı ve hüzün dünyaya hüküm sürerken, `barış` kelimesi iyice naif bir beklentiyi simgelemeye başlamış. 100 yıl önce ise bugünlerde insanlık yine de `doğru`ya ulaşmış, kötülüğün tüm silahlarına rağmen...

Yazın ortasında, güneşin hırçın sıcağına teslim olacağımıza sürekli gelen ümitsiz haberlerin içinde yok olmaya yüz tutuyoruz adeta.
Ortadoğu’da artık kimin haklı kimin haksız ayırımının zorla unutturulmaya çalışıldığı bir ortamda her iki tarafta da kan, gözyaşı ve hüzün var sadece. Meşru Yahudi Devleti’ni bir türlü hazmedemeyenler ile bu devleti nasıl koruyacakları noktasında sorular bırakanların, bitmek bilmez mücadelesi yüreğimi oyuyor dolunay gecelerinde bile. Üstüne üstlük, her gün artık birden fazla şehit verildiği bir ortamda bile sessiz sitemsiz kalmaya devam eden basının, neredeyse tamamının, Ortadoğu’yu yüksek hacimli tek sesle seslendirmesi hasbelkader bir gazete yazarına, tarafsız ve nesnel kalmaya çalışan bir kalem sahibine çok ağır geliyor.
Zaman tek müttefikim. Lakin onun bile, sabırları zorlayan hareketsizliği de ruhumu daraltıyor. Bir insan ömrü ne kadardır ki güzel günleri, barış anlarını yakalayabilmesi için? Tarihteki her savaş bir şekilde barışla noktalanmış sayılır. Ama bazen her nesil aynı talihi yaşayamamış. Geriye kala kala tek kurşunumuz var. O da feylezofun dediği gibi, ‘sadece aptallar mutludur’ sözünden hareketle duyarlılık genlerimizi satılığa çıkarmak!
Böylelikle olup biten her şeye kayıtsız kalarak sürüye katılmanın ‘mutluluğu’nu yaşamak...
***
Zinedine Zidane’ın İtalyan rakibinden küfür yedikten sonra attığı gaddarca kafa darbesi aslında tüm insanlığın kafasının nasıl da karışık oldununun göstergesiydi.
1968’lerin asi, bugünlerin ciddi çocuğu Cohn Bendit, Cezayir asıllı, Fransız futbolcusunu ‘Yunan tragedyalarının kahramanlarına’ benzetirken, çağdaş feylezof Bernard Henri Levy, tam tersine Yunan Tanrı’larının katından adi insanların katına indiriyordu futbolcuyu...
Kafa darbesi evrensel bir fenomene dönüşmüştü bir kere. Ahlâk, etik, davranış bilimi, sosyoloji, siyaset, belki de ırkçılık ama mutlak surette şiddet içeren bir vaka olmuş çıkmıştı. Ve bu şiddete şöyle veya böyle destek veren kimilerinin de oyuna katıldığı bir vaka-i trajedi.
Her kötü söz söyleyene herkes bu şiddetle yanıt verdiği müddetçe dünyamızın mutlak kötülükten kurtulacağını sanan kifayetsiz muhterislerin son oyunuydu bu. Kafa atmayı onaylayan, hatta destekleyen bu post modern şiddet desteği şiddeti içselleştirme gafletine düşüyordu...
Terörü kınayıp da, hemen akabinde ‘ama’ ile başlayan gerekçelerin yaydığı virüs misali bir gaflet değil midir şiddeti ‘ama’sıyla desteklemek?
Bu kafa darbesinin ardında bilumum felsefi, sosyolojik protesto mantığı arayan kalemler,  ‘ateş düştüğü yeri yakar’ gibi mutlak bir doğrunun kurbanı olduklarını ne zaman öğreneceklerdi?...
Ülkemizde futbol maçlarında koro halinde ölmüş annelere bile ağıza alınmayacak sözler söylenirken kılını bile kıpırdatmayanlar, nasıl olur da birden küfürü telin ediyorlardı? Bu da memleketim insanına özgü garip bir çelişki olarak tarihe geçsin lütfen...
***
Temmuz 2006, tam 100 yıl önce ırkçılık ve Yahudi düşmanlığının simgesi haline gelen Dreyfüs Olayı’nın kapandığı, yani Fransız Yahudi Subayı Alfred Dreyfüs’ün vatana ihanet suçlamasının 12 yıllık serüveninin aklanmasıyla biten tarihin yıldönümü.
Fransa, Almanya savaşından yenik ve bitik çıkınca mutlaka bir günah keçisi bulunması gerekiyordu. Ve bu da pekâlâ da bir Yahudi olabilirdi hep tarihte olduğu gibi. ‘Derin devlet’ tarafından düşmana bilgi sızdırmakla suçlandı Dreyfüs. Aklanması için tam 12 sene ve de ilkeli aydınlar gerekliydi, Marcel Proust ve özellikle Emile Zola gibi. Zira o tarihte namuslu aydınlar vardı yeryüzünde. Konformizmin batağına düşmemiş, adalet ve doğrunun peşinde gitmeye çabalayan insanlar vardı. Ancak onların sayesinde antisemitzm bir kez daha yenik çıkmıştı. Üstelik Fransa’yı ikiye bölen bu vaka Theodor Herzl’in İsrail Devleti rüyası için alarm zili olmuştu...
Jacques Chirac, Dreyfüs için yapılan görkemli 100. yıl töreninde ‘karanlık güçlere, ırkçılara ve antisemitlere karşı mücadelemiz her daim sürecektir’ demiş.
Dreyfüs’ün torununun ise, büyükbabasının naaşının Fransız kahramanlarının yattığı yer olan Pantheon’a taşınması fikrine verdiği yanıt ise, “Hayır, çünkü antisemitizmi tekrar yükseltebilir” olmuş!
100 yıl sonra gelinen noktaya bir bakın hele!
Bunun adı, ‘kötülüğün mutlak ve sürekli hegemonyası’ olmalı!...

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1326