Memleket manzaralari

Son günlerde görsel ve yazılı basının gündemini düşündürücü olaylar süslüyor. Çökerek içinde yaşayan insanlara mezar olan binalar; bir türlü bitmeyen altyapı çalışmalarına kurban giden çocuklar; töre veya namus adına saldırıya uğrayan insanlar; statlarda sporun güzelliklerine tanık olacakları yerde, birbirlerine nefretle yaklaşan taraftarlar… Kendimize sormamız gerekmez mi neden diye?
Devam ediyor haberler: Yapılan araştırmaya göre sürücülerin önemli bir kısmı arabada emniyet kemeri takmıyor. Evlere yiyecek servisi yapan, ya da kurye olarak motosiklet üzerinde yaşamlarını kazanan gençler arasında benzer bir araştırma yapılsa, onların da kask takmadıkları görülecek. Oysa, kemer ve kask takmak karizmayı çizmez, hayat kurtarır!
Teke tek sorsanız hepsi hata yaptığını itiraf edecek. Peki neden bilgiyi hayata geçirmede isteksiz davranıyoruz? İnsan kendi hayatıyla ilgili kararlarında ya da davranışlarında nasıl bu denli kayıtsız olabilir?
Kendi ile ilgili olan özelde bu denli vurdumduymaz olan insanların sosyal konularda duyarlı olması beklenebilir mi? Yine haberlerden: Türkiye’de hayatını suç işleyerek kazananların sayısı artıyor. Eğitimsizlikten mi böyle oluyor, yoksa fırsat eşitsizliğinden mi? Belki de adaletin düzeni korumada yetersiz kalmasından, aksamasından yüz buluyor bu işi meslek edinenler. Geçen gün Adana’da güpegündüz arabamız soyuldu. Polis yapanların mutlaka 18 yaşından küçük olduğunu ve yakalandıktan neredeyse hemen sonra tekrar serbest bırakıldıklarını söyleyince düşündüm… Çocukları hak etmedikleri yerlerde hak etmedikleri şekilde çalıştırmak suç değil mi? Çocuk hakları kanunla koruma altına alınmış değil mi?
Peki neden dilenen çocuklar, çalan çocuklar, öldüren çocuklar haberlerin öznesi oluyorlar?
Toplum olarak ve devlet olarak onlara gereği gibi sahip çıkamadığımız açık. İçkili araba kullanan, emniyet kemerini takma zahmetine katlanmayan, kanalizasyon kapaklarını kartonla örten şehir teröristlerinin yetiştirdiği çocuklardan ne beklenir ki? Armut dibine düşer!
Bu duruma şaşıranlara şaşırmak gerek. Liyakatı beşeri ilişkilere kurban eden sistemin, benzer serseri mayınları yaşantımıza sokması doğal bir sonuçtur. “Bir şey olmaz abi”; “İdare et abi” yollu “inşallah” ve “maşallah” destekli umursamaz / kaderci yaklaşım birey olarak ta toplum olarak ta iliklere kadar nüfuz etmişken, daha değişik bir sonucun hayalini kurmak naif bir beklenti olur.
Şimdi, Avrupa Birliğinin bekleme odasında Avrupa’nın kapılarını açmasını ve bu halimizle bizi içine almasını bekliyoruz. Tarafları oluşturan devletlerin çıkarları neyi emreder bunu zaman gösterecek… Birleşmenin ekonomik farklılıklarını  Türkiye’nin lehine çevirmenin olanaksız olmadığını da not etsek bile her şey orada bitmiyor… Olayın sosyal sorumluluk boyutu ne olacak? Avrupa Birliği ile olan pazarlıkları bir yana bırakırsak, toplumun yaşam kalitesini ve standartlarını yükseltmek bizim için araç değil amaç olması gereken bir durumu ifade eder. Unutulmamalıdır ki toplumu oluşturan bireylerin kıymetlerinin toplamı o toplumun seviyesini belirler. Dolayısı ile bireye değer veren, onu yücelten, koruyan sosyal mekanizmaların oluşturulması gerekir.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın! Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın