Batya Natan

Yüzseksen santimlik bir toprak parçasi

Yıllarca önce Tolstoy’un, İnsana Ne Kadar Toprak Lâzım öyküsünü okuduğumda uzun süre etkisinde kalmıştım. Geçenlerde bir konuyu düşünürken, aklıma bu öykü takıldı. Kitabı rafından indirip yeniden okudum. Öykü kısaca şöyle:
Evin reisi Pahom, kendi halinde toprağını işler, yaşamını sürdürürken bir anda elindekilerin yeterli olmadığını düşünür. Daha çok toprağa sahip olma tutkusu, hayatına egemen olur. Bütün koşulları zorlar, yeni yerler satın alır, kazandıkça daha çoğunu elde etmek için farklı arayışlara girer. Sonuçta kendisine konuk olan bir yolcudan aldığı bilgi yaşamını alt üst eder. Ona çok uzak bir yörede yaşayan Başkırlar’ın elinde, bir yıl yürünse bitmeyecek arazilerin bulunduğunu, kendisini sevdirirse onlardan yok pahasına istediği kadar toprak alabileceğini söyler. Pahom, elinde avucunda ne varsa paraya çevirip yola düzülür. Bir haftalık bir yolculuktan sonra, Başkırlar’ın toprağına ulaşır. Onlarla bir süre söyleştikten, getirdiği hediyeleri sunduktan sonra, orada bulunma nedenlerini anlatır. Reisleri, koşulları yerine getirebilirse, dilediği kadar toprak alabileceğini söyler. Koşulları şöyledir: Pahom, şafak sökmeden bin rubleyi reisin şapkasının içine bırakacak, gün batımına kadar işaret ettiği bütün toprakları bu bedelle satın almış olacaktır; ancak yola çıktığı tepedeki noktaya, güneş batmadan dönmüş olması gerekecektir.
Pahom büyük bir sevinçle söylenenleri kabul eder. Bütün gece heyecandan uyuyamaz. Sabah daha şafak sökmeden, bir tepede belirtilen noktaya gider. Reis başlama işaretini verdikten sonra Pahom elinde bir kürekle yola koyulur. Arazinin güzelliği karşısında Pahom’un gözleri parlamakta, kısa zamanda daha çok yeri işaret etmek ve onları kendi toprağına katmak için acele etmektedir. Yorulmasına karşın, dinlenmeye olsun zaman harcamak istemez. Aklı başına gelip geri dönmeyi düşündüğünde güneş de batmak üzeredir. Tüm ağırlıklarını üstünden atarak büyük bir telaşla koşmaya başlar. Zamanında yetişemezse her şeyini yitirecektir. Sonuçta tepeye tırmandığında soluğu kesilir, ağzından kan gelir ve Reis’in önüne cansız yere yığılır.
Tolstoy öyküyü şu sözlerle noktalar:
"Uşak küreği alarak efendisinin içine sığabileceği büyüklükte bir mezar kazdı ve efendisini bu mezara gömdü. Başından topuklarına kadar yüz seksen santim uzunluğundaki bu toprak parçası, Pahom’a yetip artmıştı bile."
Tutkularını dizginleyemeyen, doyumsuz insanlar için öykünün iletisi oldukça açık:
Maddesel olanaklarımızı çoğaltmak için ne denli çaba harcasak da, sonuçta elde edebileceğimiz, yüz seksen santim uzunluğunda bir toprak parçası!
Önemli olan, hangimiz bunun yeterince bilincindeyiz?
Günün dağdağası içerisinde her birimiz, birçok tutkunun tutsağı olarak soluk soluğa koşturuyor, daha farklı bir konumda olmak, daha çoğunu elde etmek için çaba harcıyoruz. Bunu doğal karşılayabiliriz; ancak karşı olduğumuz nokta, kimi maddesel değerleri elde etmek için kendimizden, insanlığımızdan, erdemlerimizden ödün vermemizdir.
Bir insan ömrünün, bu tutkuyu doyuracak denli uzun olmadığını düşünüyorum.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1201