Compass doganbaruh

Raketli ADAM Pancho Gonzales

Raketli ADAM Pancho Gonzales

Ayağında 98 sentlik tenis ayakkabıları, üstünde 59 sentlik kirli bir tişört ve altında arkası kırış kırış şort.

Süpermarket indiriminden alınmış spor çantasının fermuarını kapattı.

Doğruldu ve aynaya baktı.

Richard Alonzo (Pancho) Gonzales karşısındaydı.

19 yaşında, 1,90 m boyunda ve 83 kilo.

Tenis oyuncusu.

Neye benziyordu?

Yırtıcı bir yarışmacı mı? Kesim için hazırlanmış kuzu mu?

Hayatında hiç büyükler turnuvası oynamamıştı. Aslına bakarsan epeydir turnuva da oynamıyordu. Fakat bugün,1947 yılının bir mayıs günü, Los Angeles Tenis Kulübünde Güney Kaliforniya Şampiyonası’nda kaderi ile randevusu vardı.

Kendini kuzu gibi hissetmiyordu. İçinde bir yerlerde alev alev bir şeyler yanıyordu. Hiç sönmeyen, hep yanan bir ateş. Buna hırs ve tutku dendiğini duymuştu. Kimse farkına varmıyordu ama bu oyunda tek bildiği kazanma yöntemi buydu.

Annesinin seslenmesiyle ön kapıda durakladı “Richard!”

Elinde bulaşık beziyle mutfaktan çıktı annesi.

“Şeye mi gidiyorsun?”

Sözünü tamamlamasına yardımcı oldu, “Turnuvaya anne.”

“Orada çok insan olacak değil mi?”

“Evet, tabii çok...”

“Ve hepsi sana bakıyor olacak değil mi Richard?”

Umursamazca omuzunu silkti “Sanırım bazıları, evet.”

“Kıyafetlerin temiz değil mi Richard?” Ucuz market çantasına şüphe ile baktı kadın.

“Evet anne, hepsi temiz.”

Bir an için çantayı kontrol etmeye kalkacağından korktu.

Kadın duraladı.

“Kazanmayı umuyorsun değil mi Richard?”

“Elbette!”

“Eğer kaybedersen o insanların önünde öfkeni gösterme, olur mu Richard?”

“Elbette hayır” duraladı “Fakat kaybetmeyeceğim.”

Annesi ellerini okşadı. Çocukken de hep böyle yapardı.

“Hiç vazgeçmeyeceksin değil mi bu şeyden... Tenis?”

“Anne lütfen yine başlama...”

“Babanın ne düşündüğünü biliyorsun...”

“Evet, yıllardır hep duyuyorum.”

“Bir şeyler yedin mi?”

“Biraz fasulye yedim.”

Annesi alnından öptü ve yola doğru yürürken arkasından son cümleyi duydu.

“Kazan Richard!”

Elini salladı, kazanacaktı.

Tramvaya atladı. Kulübe yürüme mesafesinde bir yerlerde inecekti. Daha hızlı ve daha konforlu gitmek isterdi ama 10 sentlik biletiyle bu kadardı işte.

İki yıllık turnuva yasağı birkaç hafta önce bitmişti. Hep kötü çocuk olarak görülmüştü. Sepetteki sağlam elmaları bozacak çürük bir elmaydı. Okulda başarısızdı. Üstelik de hırsızlıktan sabıkası vardı.

Güney Kaliforniya tenisinde tek otorite Perry Jones, basit bir kuralı işletirdi. Ya okula gideceksin ve turnuva oynayacaksın ya da yasaklısın. Richard okula gitmek istemiyordu, aklı fikri tenisteydi. Perry Jones da kendi kurallarını uyguladı.

Tramvaydan indi kulübe doğru yürümeye başladı. Yaklaşırken şık kıyafetleri içinde kadın erkek ve gençlerden oluşan seyircilerin arasına karıştı. Hayatında kravat takmamıştı, gömleğinin de düğmelerini iliklemezdi. Hoş, gömleğinin düğmeleri de yoktu ya. Kimse yüzüne bile bakmadı, görmezlikten geldiler, ortama uymuyordu zaten. Soyunma odasına yaklaştı. Rakibi, o güne kadar hep yendiği Herbie Flam, kendisi yasaklı olduğu için gençler şampiyonu ünvanlı şımarık çocuk Herbie, çevresinde bir grup güzel kızla küçümser bakışlarla Richard’ı süzdü.

Tam o sırada birisi ayağına bastı ve özür diledi. O ana kadar kendisini fark eden biri olmuştu! Sanki buzlar eridi. Nedense kendini iyi hissetti.

Çevresine bakındı, halka açık kortlarda kendisi gibi tenis öğrenen Siyahlar ve Meksikalılardan hiç arkadaşı var mıydı acaba kendisini seyretmeye gelen? Yoktu herhalde. Nasıl gelsinler ki? Burası şık ve özel bir tenis kulübüydü.

Hızla giyindi ve kendini dışarı attı. Artık sporcuydu ve kendini rahat hissetti. Çevresini inceledi. İki tip insan vardı orada. İlk grup üyeler hafta sonu tenisçileriydi. Az oynarlar ve turnuvalara gelip iyi oyuncular nasıl oynuyor diye bakarlardı. Diğer grup ise tenisçileri görmeye değil görünmeye gelen, brunch üyeleri.

Tam da bu düşüncelere dalmışken bir ses duydu: “Pancho!”

Arkadaşlarını gördü.

Parktaki tenis mağazasının sahibi Frank Poulain, eski çift partneri Larry Negrete, maçlarını izleyip analiz eden Chuck Pate, Ulusal Nal Oyunu Şampiyonu Fernando Isais ve tabii yoksul bölgelerde spor yeteneklerini bulup yetiştiren Hubert Scudder.

Hepsi sırtına vurdu, başarılar diledi. Artık yalnız değildi, maça çıkabilirdi.

Isınırken tribünden bir ses duydu. Sol yanağındaki yara izinden bahsediyorlardı. Bıçak yarası dediler, sokak kavgası dediler. Hâlbuki çocukken evde yaptığı bir scooter ile kaza geçirmişti. Zaten kimin umurundaydı ki. Bıçak yarası daha cazipti onlar için.

Zor maç oldu. Gitti geldi. Fakat çok önemli bir özelliği vardı ki gelecek yıllarda hep onu konuşacaklardı. Bitti, düştü, kalkamaz dedikleri her anda üst üste müthiş servisler ve ace’ler ile rakibini yıkacaktı. Bu defa da öyle oldu. Herbie Flam yıkıldı.

Pembe bulutların üstüne yükseldi. Fakat hemen indi, yere bastı. Büyük bir tenisçi olacaktı, kendine söz verdi. Dünyanın görüp göreceği en büyük yıldız o olacaktı.

Korttan çıktığında çok az olan gerçek dostları kapıda karşıladılar. Kalabalığa bir grup güzel kız da katıldı. Hani maçtan önce Herbie Flam’ın manyetik alanındaki kızlar vardı ya, işte onlar. Çünkü herkes kazananı sever, onun yanında olmaya çalışır. Öyle düşündü.

Kaliforniya tenisinin tek otoritesi Perry Jones da kortun dışında bekliyordu.

“Ne malzemeye ihtiyacın var söyle bana” dedi.

“Benim param yok ki!”

“Senden para isteyen mi oldu? Sadece ayakkabı numaranı ve beden ölçülerini söyle yeter.”

En ünlü spor malzemesi firmasının temsilcisi emrindeydi.

Yeni raketler, yeni kıyafetler göz açıp kapayana kadar kucağına bırakıldı.

“Eve nasıl gideceksin?”

“Geldiğim gibi, tramvayla.”

“Olmaz öyle şey” dedi efsane Perry Jones. Kapıda taksi çevirdi.

“Sporcumu istediği yere götür.”

Yolda bir yandan elindeki hazineye bakarken düşündü Pancho.

“Bütün bu yeni kıyafetler kardeşim Manuel’e yakışır. Yeni raketler bugüne kadar bana malzeme desteği verdiği için Frank Poulain’in hakkıdır.”

Taksinin arka koltuğuna gömüldü, mutluydu, yorgundu, çok yorgundu. Taksimetrenin tik taklarını duydu.

“BEN GELDİM” diyordu “BEN GELDİM... BEN GELDİM... BEN GELDİM!”

↔↔↔

9 Mayıs 1928 tarihinde Los Angeles’in Wrigley Field semti yakınlarında bir apartmanda doğdu.

Annesi Carmen Alire Alonso ve babası Manuel Antonio Gonzalez 1900’lerin başında Meksika’dan Amerika’ya göç ettiler. Richard, yedi kardeşin en büyüğüdür.

“Doğduğum günden ilk evlendiğim güne kadar hep gecekondularda yaşadık, yoksulluk hiç peşimizi bırakmadı. Her şehrin bir yoksul semti vardır ve bu yoksullukta doğan büyüyen çocuklar hep huzursuzdur. Bir çıkış ararlar, heyecan ve macera peşindedirler. Bu çocukların aileleri de hep tedirgindir. Çocukların kötü yollardan hayatlarını sürdüreceğinden korkarlar ama çaresizdirler. Yoksulluk böyle bir şeydir.”

Biyografisinde böyle anlatmış Pancho Gonzalez.

Anne bir karar verir ve orta sınıf bir semte taşınırlar.

“Yoksul insanlar umurumda değil. Biz çocuklarımıza buralarda nasıl bir gelecek verebiliriz ki?”

Yoksul bir ailedir ama aç değildir. Gelecek ne getirir bilmezler ama mutludurlar. Kardeşler iyi anlaşır, birbirine destek olur. Fakat anne baba kaygılıdır.

Pancho der ki, “On yedi yaşıma kadar kahvenin tadını bilmiyordum. Deniz Kuvvetlerine katılana kadar sigara içmedim.”

Çocukluğundan beri bitmek bilmez bir enerjisi ve maymun iştahı vardır.

Bir şey yapmalıdır ama ne?

Tenis ile nasıl tanışır?

Bir gün bisikleti olsun ister.

“Çok tehlikeli” der annesi. “Henüz 12 yaşındasın daha güvenli bir şey olmalı. Gel sana bir tenis raketi alalım.”

Markete gidip bir raket alırlar, 51 sent vergiler dahil!

Ne yapacağız bu raketle?

Annesi gösterir “Şöyle tutacaksın ve şöyle savuracaksın.”

Raket büyüktür, elbette tahtadır ve ağırdır.

Fakat başka bir sorun daha vardır.

“Anne ben bu rakete dokunamam.”

“Neden Richard?”

“Çünkü bunun tellerinin kedi bağırsağı olduğunu söylediler. Ben kedileri seviyorum, buna dokunamam.”

Annesi güler “Yok meraklanma bu teller ipekmiş, satıcı öyle söyledi.”

Yakınlarda bir parkta tenis kortları vardır ama ders alacak para yoktur. Kenarda atılmış bir top bulur. Tekstili aşınmış, kauçuğu çıkmış. Önce sektirmeye başlar ama mümkün değildir. Kafasına takar ve gece gündüz top sektirmeyi öğrenir.

Artık en iyi arkadaşı raketidir. Dünyanın sekizinci harikasıdır o raket. Aylarca tenis kortlarının çevresinde dolaşır ve nasıl oynandığını öğrenir.

Ortaokula giderken tenis oyuncusu Chuck Pate ile tanışır, ara sıra antrenman yaparlar.

Chuck bir gün sorar, “Tenis için ne düşünüyorsun Richard?”

“Bilmiyorum bana biraz kız sporu gibi geliyor. Sanki basketbol veya futbol bana daha uygun gibi.”

“Basketbol ve futbol takım oyunlarıdır. Tenis zor oyundur. Tek başınasın. Takım oyunlarında nefes alma fırsatın vardır. Teniste nefes alıp dinlenmeye kalkığında kaybedersin. Her anında uyanık ve zinde olmalısın. Zor oyundur.”

Chuck bir an durup sorar “Okulda sana göre en güçlü çocuk kim? Şimdi bu çocuk beni tek yumrukta yere serer değil mi? Güzel. Hâlbuki bir tenis maçında ben onu dizlerinin üstüne çökertir ve nefes alamayacak hale getirebilirim, hem de kendisine hiç dokunmadan. Nasıl, hâlâ kız sporu diye düşünüyor musun?”

Artık her şey değişmiştir. Bütün gücünü ve enerjisini bu yolda harcayacaktır.

Fakat evde işler yolunda gitmez.

Tenis ile süregelen hayatta okul aksamaya başlar. Baba Manuel rahatsızdır. Yoksulluğun üstesinden gelmenin tek yolunun eğitim olduğuna inanır. Futbol ve basketbol belki bir gelecektir ama tenis nedir ki? Sert günler yaşanır ama Richard geri adım atmaz. Sonunda oğlunun özel bir yetenek olduğuna ve bu spordan para kazanabileceğine ikna olur.

Bir gün Pancho’yu karşısına alır.

“Sen bu turnuvalara nasıl gidiyorsun?”

“Tramvayla.”

“Peki, rakiplerin nasıl gidiyor ?”

“Çoğunun kendi otomobili var.”

“O zaman senin de bir araban olmalı.”

Ertesi gün gidip on bir yaşında bir araba alırlar.

Pancho Gonzalez’in 67 yıllık ve tenis ile dolu hayatının ateşlendiği günlerin bir özetidir buraya kadar.

Derler ki “Hayat bir tenis maçı olsa ve en zor anlarda servis atıp kurtulmak gerekse, kesinlikle topu Pancho’ya vermek gerekir.”

Baskı altında zor kararlar ve özgüvenin işareti gibi duruyor, değil mi?

Fakat ne yazık ki tenisi bıraktıktan sonra bütün hayatının değiştiği görülüyor. Ne yapacağını bilmeyen, sürekli yanlış kararlar veren, ağır bir sigara içici, fast food ile hayatını geçiren, eşlerine ve çocuklarına karşı ilgisiz, sert ve kaba bir adama dönüşür. Altı defa evlenir, dokuz çocuğu olur. Son eşi Andre Agassi’nin kız kardeşi Rita’dır.

Mide kanseriyle aylarca süren maçı kaybeder ve tek başına, yoksulluk içinde dünyaya veda eder.

Cenaze masraflarını da Andre Agassi ödeyecektir.

RAKETLİ ADAM’ın bir mayıs günü başlayan raketli ve görkemli hayatı 67 yıl sonra 1975 yılının güzel bir temmuz günü sona erer.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın