“Homurdanıyorum… Öyleyse Varım!”

Descartes’ın kuşkuculuğu, felsefi bir söylemden ibaretti… Yani, içinde bulunduğu bir “ruhsal durum” değildi.

Felsefeye, kendi varlığı dahil, her şeyden kuşku duyarak başlamayı uygun görmüştü. Hiç kuşku duymayacağı tek şey, düşünüyor olmasıydı: “Düşünüyorum… Öyleyse Varım!”

Schopenhauer’in ‘karamsarlığı’ da, Descartes’ın kuşkuculuğu gibi, geçici ve felsefiydi. Buddha’nınkini andıran, kendi ‘Mutlu Olma Sanatını’1 hazırlarken, insanı mutsuz kılan düşüncelerden yola çıkmayı uygun görmüştü (sanıyorum).

Aydınlanma çağında, çok az sayıda filozofun ‘takıldığı’ kuşkuculuk ve karamsarlık, günümüzde, filozof olan ve olmayan milyonlara sirayet etmiş durumda. Kitleler, kendilerine yeni bir “raison d’être”2 bulmuş görünüyorlar… “Homurdanıyorum!… Öyleyse Varım!”

Ne var ki, çağdaşlarımızın karamsarlığı, teorik ve geçici değil… Kalıcı ve bulaşıcı bir ruh hali…

↔↔↔

Bardağın, yarısı dolu, yarısı boş!

‘Tarihsel karamsar’, bardağın boş kısmına odaklanmış, dünyanın ‘bu’ halinden ‘tiksiniyor’… Başına geleceklerin dehşetini yaşıyor; ama elinden bir şey gelmeyeceğini düşündüğü için, ‘homurdanmakla’ yetiniyor.

‘Kültürel karamsar’ ise, bardağın boşalmakta olması, sanki onun sorunu değilmiş gibi, olan-biteni ‘schadenfreude’3 ile izliyor… “Modern yaşam ve tüketimciliğin kötülüğünü ben söylemiştim!” ruh haliyle… Kendi ‘olağan şüphelilerini’, (‘Kapitalistleri’, ‘Solcuları’, ‘Amerika’yı’, ‘Yahudileri’ vs.) suçlayarak, vakit geçiriyor.

İnsanın doğaya karşı verdiği varolma savaşını, ‘çevreye’ karşı işlenmiş iğrenç bir suç olarak yorumluyor… Sanki bir yandan kalkınırken, bir yandan da doğayı koruyacak akıllı bir çevrecilik mümkün değilmiş gibi…

Sanki, bilim ve teknoloji, ahlaksızlıktan ibaret, açlık ve acıyı dindirmek, ahlaki bir görev değilmiş gibi… Sanki, hastanın anestezi altında ameliyat olmasını, açın gıda tüketmesini sağlamak, ahlaki bir zorunluluk değilmiş gibi… Ve sanki, sanat tüketimi, ihtiyaç maddeleri tüketiminden daha ‘soylu’ bir davranışmış gibi…

Neyse ki, aydınlar arasında ‘Akıllı İyimserler’ de var. Onların bakış açısı şu: “Şu anda, bardağın yarısı dolu… Ama ileride, bu su bana yetmeyecek… Bardağı tekrar doldurmanın bir yolunu bulmalıyım!”

Akıllı iyimser, dünyanın ‘olabileceği kadar iyi’ olmadığının farkında… Karşı karşıya olduğu tehlikeleri de görüyor, fırsatları da… Bilim ve teknolojinin birçok sorunu çözerken, bazı yeni sorunlara neden olmasını, soğukkanlılıkla izliyor… Yılmadan, yeni sorunlara, yeni, rasyonel çözümler arıyor.

Kültürel karamsarın, akıllı iyimseri dinlemeye niyeti yok. Onu, ‘fazla naif’ veya ‘romantik’ buluyor… Bazen de, ‘işbirlikçi’ olmakla suçluyor.

↔↔↔

Yaşamın ızdıraplar içerdiğini, çağımızın karamsarları keşfetmiş değil… Buddha’nın işaret ettiği dört endişe kaynağı: acı, yaşlanma, hastalık ve ölüm, hâlâ yakamızda…

Ama neyse ki, bunların hepsinde, küçümsenmeyecek iyileşmeler sağladık… Fiziksel acıya daha az maruz kalıyoruz… Daha geç yaşlanıyor, daha az hastalanıyor, daha uzun yaşıyoruz.

İnsan hakları, özgürlük, beslenme ve okur-yazarlık ilerleme kaydederken, savaş, yaşlanma, hastalık ve ölüm geriliyor.

Bu olumlu gelişmeleri görmezden gelmemizin, elimizdeki nimetlerin keyfini süreceğimize, ‘akıllı telefonumuzdan’ çıkacak bir sonraki olumsuz haberi beklememizin bir izahı olmalı…

↔↔↔

Doğa ana, bizi ‘tetikte’ tutmaya kararlı…

Yaşama yönelik bir tehlikenin belirmesiyle, esrarengiz bir biyolojik mekanizma, ‘alarm’ konumuna geçiyor… Bizi, savaşmaya veya kaçmaya hazırlıyor.

Ve ‘medya’, endişelerimizi canlı tutma görevini üstlenmiş…

Basın, beklenen felaketler hususunda bizi “uyarıyor”. Bir önceki uyarıları boş çıktı ama, “bu seferki ciddi bir kriz!”… Medyanın olağanüstü çabasıyla, felaket haberleri, zihnimizin ‘arama motorunda’ üst sıraya oturuyor… Başka şey düşünememeye, karamsarlığımızı, ‘sosyal sorumluluk’ zannetmeye başlıyoruz.

Profesyonel medya, içlerine ‘ürkütücü…’, ‘dehşet verici…’ gibi olumsuz ibareler serpiştirerek, metinlere “duygu ekmekte” ustalaştı… Amatör medya da, mesleği çabuk öğreniyor.

↔↔↔

Doğa, yaşama öncelik vermiş… Mutlu olup olmadığımız, umurunda değil…

Medya ise, mutsuz kalmamızı yeğliyor olacak ki, giderek suratsızlaşıyor…

Mutlu ve hoşnut bir yaşam sürmemiz, sadece bizi ilgilendiriyor… Yaşamın ve medyanın bizde uyardığı kaygı ve hüznü, umut ve coşkuya çevirmek, bize düşüyor…

Eğer aç değil, boyunduruk altında yaşamıyor ve buna rağmen, hayatta olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzu idrak edemiyorsak, ivedilikle çözmemiz gereken bir sorunumuz var demektir.

----

1 Schopenhauer’in yayımlatmadığı el yazması: “Die Kunst, glücklich zu sein”.

2 Varoluş nedeni.

3 Başkasının sıkıntısından sevinç duyma hali.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın