Batya Natan

Çelişkiler içinde boğulmak

1930’lu yılların ikinci yarısında Filistin topraklarında, Peel planı belki bir barışı getirmezdi ancak en azından bölgede sakin bir dönemin başlangıcı olabilirdi. Ancak Arap tarafının yüksek perdeden dillendirdiği tepkisi - Kasım 1938’te, Almanya’da ‘Yahudi olan ne varsa ona’ karşı başlatılan pogrom ile adeta anlaşmışçasına - geleceğe yön verir…

Avrupa Yahudiliği için 9 Kasım 1938 pogromu kırılma noktalarından biridir, hiç şüphesiz. Almanya’daki Yahudi düşmanlığının bireysel nefretten toplumsal kine dönüşmesinin resmidir, ironik olarak, Kristallnacht - Kristal Gece - olarak adlandırılan o felaket…

Alman Yahudi toplumu içinde birçok Yahudi gencinin gelecekleri için umut olarak gördükleri Eretz Yisrael o tarihlerde Arap İsyanının ateşi ile kavrulmaktaydı. İngilizler isyanı bastırmak şöyle dursun, potansiyel hedefleri korumaktan dahi uzaktır. Peel Komisyonunun Britanya kontrolünde oluşturulacak ‘iki topluma iki otonom bölge’ önerisinin Yahudi tarafının - isteksizce de olsa - kabulüne karşın Arap tarafının kesin reddi ile karşılaşması Londra hükümet çevrelerinde büyük sıkıntı yaratır.

Hitler’in agresif davranışları ve bitmek tükenmek bilmeyen talepleri ile bunalan Avrupa’da gerilim giderek artmakta ve bu durum birinci savaşın galiplerini tedirgin etmekteydi. Bu aşamada, Chamberlain hükümetinin en son isteyeceği şey, merkezden uzaklarda, Filistin topraklarında bir ‘itiş kakış tablosu’ olsa gerektir.

LONDRA’NIN PEEL PLANINA BAKIŞI

Peel planı belki bir barışı getirmezdi ancak en azından bölgede sakin bir dönemin başlangıcı olabilirdi. Ancak Arap tarafının yüksek perdeden dillendirdiği tepkisi - Kasım 1938’te, Almanya’da ‘Yahudi olan ne varsa ona’ karşı başlatılan pogrom ile adeta anlaşmışçasına - geleceğe yön verir… Londra Hükümeti Peel Komisyonunun önerisini geçersiz sayan bir bildiri yayınladı…

Buna göre, “Majesteleri Hükümeti Peel planı üzerinde yaptığı detaylı çalışmalardan sonra, önerilerin siyasi, finansal ve sosyal açıdan uygulanamaz olduğu sonucuna varmıştır. Filistin toprakları üzerinde bir Arap bir de Yahudi devletinin kurulmasının getireceği sorunlar sağlayacağı faydadan daha fazladır. Dolayısı ile Majesteleri Hükümeti Filistin’i yönetme sorumluluğunu ifa etmeğe devam edecektir. Bu aşamada, hükümet, Peel Komisyonunun tespit ettiği sorunları çözmede değişik alternatifler bulmak için detaylı çalışmalar başlatacaktır. Majesteleri Hükümeti bu alternatiflerin bulunmasının mümkün olduğuna inanmaktadır. Doğal olarak Filistin’deki sorunların çözümü noktasında Arap ve Yahudilerin birbirlerini iyi anlamaları gereği önem kazanmaktadır. Majesteleri Hükümeti toplumlar arasında bu gibi bir anlayış zemini oluşturulması için gayret göstereceğinin altını çizer. Bu aşamada bir yanda Filistinli ve komşu ülkelerdeki Arapları, öte yanda Yahudi Ajansını, Londra’da, birçok başlık arasında, Filistin’e göçün de tartışılacağı bir konferansa davet eder… Ancak Majesteleri Hükümeti Arap heyeti içinde yer alacak ve şiddetle bağlantılı olan temsilcilerin katılımını ret etme hakkını saklı tutar. Majesteleri Hükümeti Londra’da gerçekleştirilecek bu toplantının sonuçlarının, sorunun çözümü aşamasında önemli bir dönüm noktası olacağını ummakta, çözüm kararının olabildiğince erken bir tarihte alınmasını arzu etmektedir. Dolayısı ile Londra görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması veya sonuca ulaşılmasının gecikmesi durumunda sorun Peel Komisyonunun çalışmalarının ışığı altında, ele alınacak ve Filistin toprakları ile ilgili uygulanacak politika Hükümet tarafından ilan edilecektir. Bu politikayı oluştururken Majesteleri Hükümeti Manda idaresinin uluslararası karakterini göz önünde bulunduracaktır…”

Arap terörü, Yahudi Ajansına, İngilizlerle Yahudilerin ortak bir düşmana karşı mücadele ettikleri fikrini işleme fırsatı verir: Filistin’deki Yahudi toplumu ile Büyük Britanya İmparatorluğu omuz omuza, kendilerine bu topraklarda yaşamı zindan eden Araplara karşı direnecekler ve savaşacaklardır. Gerçi bu Filistin Manda Yönetiminin çok da sıcak baktığı bir durum değildi. Arap İsyanını bastırmak için Yahudi toplumundan destek almak ya da o algıyı yaratacak bir ortam oluşturmak, ilerideki kararlarına ipotek konması demek olacaktır.

Londra hükümetinin Peel önerisi ile ilgili kararından bir yıldan fazla önce, Manda yönetiminin Galile Bölgesi Valisi Lewis Andrews’ın Arap teröristler tarafından öldürülmesi Britanya tarafından savaş nedeni sayıldığından bu yana yaşananlar, gittikçe işin içinden çıkılmaz bir hal almıştı.

Lewis Andrews, Filistin Mandasında her iki toplumun uyum içinde yaşaması için canla başla çalışan bir görevlidir. Uğradığı suikasttan hemen sonra, yayınlanan gazetelerin birinde, “işini doğru yapmak adına hem Arapların hem de Yahudilerin dillerini öğrenmiş, her iki tarafta da sıcak yaklaşımı ile gönül almış” biri olarak anlatılır. 1929 Hebron olayları sonrasında, toplumlar arası çatışmaların yaşanabileceği kuzey bölgesine atanması bundan dolayıydı. Yine söz konusu gazeteye göre “varlığı, Arap terörü karşısında endişeli günler geçiren Yahudi toplumunu rahatlatmakta ve onlara yalnız olmadıkları hissini vermektedir…”

İRLANDA BENZETMESİ

Montgomery, işini profesyonelce yapan iyi bir askerdi. Sonuca en kısa yoldan gitmenin çarelerini aramak gibi bir karakteri vardı. Dolayısı ile Filistin’deki sorunların detayları ile uğraşmak onun işi değildi. Siviller bunu yapmışlardı. İki toplum arasındaki uyumun oluşması ve hayatın yeniden yaşanabilir seviyeye gelmesi için tavizler vermişlerdi ve başarılı bir sonuç elde edilmemişti. Sivil idare tarafından olayları yatıştırmaya yönelik olarak önerilen tutukluların salıverilmesi fikri tamamen ret edilmeliydi. İrlanda’da Sinn Fein’e karşı 1920 - 21 yıllarında böylesi bir hataya düşülmüş, sonra acı dolu bir sürece girilmişti. Barışın tekrardan oluşması çok cana mal olmuştu.

Filistin’in İrlanda’ya benzetilmesi o dönemde özellikle askeri çevrelerde ve güvenlik güçleri arasında çok yaygındı. Neticede, bunların çoğu bu topraklara gelmeden önce İrlanda’da hizmet etmişlerdi. İrlanda onlar için terör ve başarısızlıkla eş anlamlıydı.

Ben Gurion böylesi bir benzetmeye her zaman karşı çıkmıştı. Filistin’de yaşanan Arap - Yahudi ya da Arap - İngiliz çatışmalarının İrlanda ile yakından uzaktan ilgisi yoktu. Filistin’in İrlanda ile bir anılması ve terör, anarşi ile eş tutulması, burada Yahudi ulusal yuvası kurulmasına engel teşkil edecek bir durum oluşturabilirdi.

“Hatırlıyorum bunları birkaç sene evvel öngörmüştünüz…” diye yazmıştı, bir önceki Genel Vali John Chancellor’ın bir arkadaşı, kendisine gönderdiği mektubunda. “Sömürgeler Bakanlığı Filistin’deki politikasını değiştirmezse, kucağımızda yeni bir İrlanda bulacağız, demiştiniz… Zaten elimizde bir tane vardı. Şimdi eskisinden çok daha zorlu bir ikincisi ile karşı karşıyayız. Her ikisi ile de başa çıkmak zorundayız. Ancak, kabul etmek gerekir ki burada hiç iktidar olmayı başaramadık: ne Yahudileri yönetebildik, ne de Arapları…”

Dönemin Sömürgeler Bakanı Ormsby-Gore’a göre benzetme süper ve eksiksizdi. Yahudiler, İrlanda’nın Protestanlarıydılar. Arapları ise bir türlü konumlandıramıyorlardı. Müftünün gücü neydi? Onu bir Gandi ile veya bir Michael Collins ile karşılaştırmak mümkün müydü?

“Müftüyü yaratan Arap hareketidir. Müftü Arap hareketini yaratmamıştır…” diye yazmıştı bölgede çalışan yüksek dereceli bir yetkili anılarında… “Onda ne Gandi’deki ne de Collins’teki liderlik nitelikleri var.”

Halil El Sakakini içinse Arapların bölgede tutunması için iki yol vardır. Onlar ya büyük bir savaşa - bir cihada - angaje olacaklar ya da tıpkı İrlanda’da olduğu gibi, izole edilmiş küçük hücreler halinde terör hareketleri ile seslerini duyuracaklardı. Benzer duygular Yahudi milliyetçileri arasında da artmaktaydı. Arap terörüne karşın yişuv’da giderek artan bir sabırsızlık vardı. Çıkan çatlak sesler hemen bağımsızlık ilanını talep etmekteydi. Oysa çok değil iki sene kadar önce, Yahudi Ajansı Başkanı Moshe Shertok, İngiliz manda idaresini Filistin’in vazgeçilmez bir elemanı olarak gördüğünü ilan ediyor, Ben Gurion da mandadan hiçbir şekilde geri adım atılmaması gerektiğini ifade ediyordu.

Kimileri de Filistin’deki durumu Hindistan’dakine benzetiyordu. Hatta Ben Gurion’un her an Gandi gibi İngilizlere dirsek çevirebileceğini iddia edenler bile vardı. Yişuv yönetimin bu anlamda Gandi’nin desteğini kazanmak için çok uğraş verdiğinin altını çizmekte fayda var. Gerçekte Gandi, Nazi zulmü ile karşı karşıya kalan Yahudilere sempati ile bakmıyor değildi ama bu Yahudilerin ulusal emellerini desteklediği anlamına gelmiyor, Araplarla olan sorunlarını İngilizlerin gücünü kullanarak çözme isteklerine anlam veremiyordu. Arap terörüne ise kısıtlı bir anlayışla yaklaşıyordu. Ona göre, Araplar Yahudileri Ölü Deniz’e dek sürseler bile, onlarla çatışmaya girmemeliydiler. Sonuçta dünya kamuoyunun Yahudilere duyacağı sempati durumlarını kurtaracaktı. Ben Gurion’un Hindistan hakkındaki yorumu ise kendisini kesin şekilde bağlamaktan çok uzaktı. Neticede, Büyük Britanya’ya karşı duran Gandi’nin Yahudilere destek vermesi beklenemezdi. Aynı şekilde, Büyük Britanya’yı mandanın vazgeçilmezi olarak gören Ben Gurion da Hindistan’ın bağımsızlığına destek veremiyordu.

ANDREWS’UN ARDINDAN

Hacı Emin El Hüseyin’in Lewis cinayeti sonrasında Lübnan üzerinden Irak’a kaçması ile Filistinli Araplar lidersiz kalmışlardı. Arap Yüksek Komitesinin azledilmiş, tüm yetkileri ellerinden alınmış üyeleri Seyşel Adalarına sürülmüşlerdi. Gerçekte El Hüseyin köprüleri çoktan yakmıştı. Hakim Enver Nusaybe’ye göre El Hüseyin aslında İngilizlerle dosttur ve hatta rakipleri tarafından Londra’nın casusu olmakla bile suçlanmıştı. Ancak isyanının gelinen noktasında artık Müftünün manevra yapacak alanı kalmamıştı. Ona muhalif çıkarak İngilizlerle bir orta yol bulabilecek birçok kanaat önderi de doğrudan ya da dolaylı tehditlerle saf dışı edilmişlerdi. Arap toplumu isyan tarafından esir alınmış, diplomasi tıkanmıştı.

Sonuçta terör ve isyan düğümünü çözmek için Britanya hükümeti bölgeye General Bernard Montgomery’yi gönderir. Askerin ayak sesleri, uzun bir zamandan beri buralarda duyulmaz olmuştu. Onların ve özelde generalin bakış açısı şüphesiz çok daha değişik olacak, sorunun pragmatik açıdan çözülmesi ve bu süreç içinde hiçbir taviz verilmemesine dayanacaktı. Nitekim işe el atar atmaz Montgomery, sivil idareyi ve polis teşkilatını ağır bir şekilde suçlayacak, “onların bir an evvel eve gönderilmeleri” gerektiğini raporuna not olarak düşecekti: Son tahlilde, karşı karşıya olunan resmen bir savaştır. İsyancılar -  Hitler gençliğinden esinlenmiş - üniformalar giymektedirler. Sivil yönetimin ‘isyanın ulusal karakteri’ konusundaki görüşlerine katılmak mümkün değildi. Teröristler profesyonel bir haydut çetesi gibi davranmakta, anarşinin en alasını yaratmakta, hayatı çekilmez kılmaktalardı. Nitekim Arap halkının önemli bir kısmı da çatışmalardan yılmış durumdaydı.

“İlginç bir savaş bu… Düşmanı neredeyse hiç görmüyorsunuz, ancak her dakika öldürülme veya havaya uçurulma riski ile yaşıyorsunuz…” Bu değerlendirme, Monti’yi son derece yalın bir noktaya götürecektir. İsyancılar nasıl etkisiz hale getirilebilir? Cevaben verilen emir kısa ve özlüdür: Öldürün onları!

 

Alıntılar:

One Palestine Complete – Tom Segev

Army of Shadow – Hillel Cohen

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
769