İstanbul’un kadınları

Hiçbir şehrinkine benzemez. Huysuz ve tatlı kadınlar…

Çalışkan ve üretken…

Mutlu ve çileli…

Bol hikâyeli…

Anne, anneanne, babaanne, kardeş, yeğen, abla, komşu teyze…

Hepsinde ayrı bir geçmiş, ayrı bir gelecek…

Hepsinin farklı düşleri, hayalleri ve geçmişle ilgili ayrı kavgaları var.

Kıskançlıkları, dostlukları, dostluklardan geçmişlikleri, hiç geçememişlikleri var.

Biriktirdikleri, harcadıkları; kaybettikleri, buldukları var.

İstedikleri, istemedikleri, ümitleri, hayal kırıklıkları var.

Vicdanları, vicdan azapları, kırgınlıkları coşkuları var.

Bir bakarsınız bir sabah hamur yoğurmuş, başında sevdikleri uyansın diye bekler. Öbür gün bir vitrin köşesinde yeni sezon ayakkabılardan kendisine en çok yakışanı seçmek ister. Başka bir gün güzel bir cadde kafesinde kız muhabbeti yapar sevdikleriyle, akşamına eşinin ya da sevgilisinin iş sıkıntılarına çare olmaya çalışır geniş kalbiyle.

Bu şehirde kadın olmak zordur.

Hem eski olmak lazımdır hem yeni; hem modern olmak, hem gizemli… Hem susmak lazımdır hem yerinde konuşmak, hem gezmek lazımdır hem de oturmak.

Dua eden, yalvaran yakaran, dilek dileyen, adaklar adayan, beklentileri sonsuz kadınlar gezer bu şehrin sokaklarında.

Kucağında çocuklarıyla dilenen…

Kağıt mendil, karanfil, lavanta satan kadınlar…

Aşık, maşuk, terk etmiş, terk edilmiş, terk bile edilmemiş, edilememiş kadınlar…

Yalnız olay hikâyelerine konu olmuş, masalı hiç olmamış kadınlar…

Hem Anadolulu hem Rumelili hem yurt içinden hem yurt dışından adresleri olan ya da olmayan kadınlar…

Ağlayan, yalvaran, neden ağladığı, neden yalvardığı anlaşılsın isteyen kadınlar…

Bir kadına rastlamıştım, su kenarında bir barın müzikli bir gecesinde…

Sırtı bana, yüzü ona dönük bir adama susarak bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Gözleri dolu dolu.

Mekana sığmıyordu söyleyeceği, hiç söyleyemeyeceği sözleri..

Adam yalnızca söyleniyor, söylüyor, anlatıyor; ama onu dinlemiyor, dinlese de anlamıyordu.

Anlaşılamamak nasıl bir zorluktu!

Bu şehrin kadınlarından biriydi işte o da.

Anlaşılamıyordu.

Şehrin denizi gibi sakin ve karışık, mavi ve yeşil, hepsi birden olmanın bu sebeple de belki de hiçbir şey olamamanın sıkıntısını yaşıyordu.

İletişimsizliği aklı almıyordu.

Müzik bitti.

Adam istediklerini söylemiş, anlaşıldığından emin; kadın sadece bakmış, dinlemiş, anlaşılmadığından yüzde yüz emin…

Zordu bu şehirde kadın olmak...

Bu şehirde yalnız olmak, anlaşılmamış, dinlenmemiş, kıymeti bilinmemiş olmak zordu.

İstanbul’un kadınları, hem İstanbullu olanları hem olmayanları, Nazım’ın kadınları gibiydi:

Ve kadınlar,bizim kadınlarımız:korkunç ve mübarek elleri,ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyleanamız, avradımız, yarimizve sanki hiç yaşamamış gibi ölenve soframızdaki yeriöküzümüzden sonra gelenve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımızve ekinde, tütünde, odunda ve pazardakive karasabana koşulanve ağıllardaışıltısında yere saplı bıçaklarınoynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olankadınlar,bizim kadınlarımız

Belki bizimkilerin elleri ojeli, saçları röfleli, buzdolaplarında hazır yemekleri, mutfaklarında yardımcıları var.

Ama kadın’dırlar.

Zor ve anlaşılmazdırlar.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın! Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın