Ayıp olmasın…

Geçtiğimiz hafta yurtdışında bir kitapçıda gezerken, yepyeni kitapların arasında uzun yıllar önce okuduğum ve çok sevdiğim bir kitabı gördüm. Don Miguel Ruiz’in ‘The Four Agreements / Dört Anlaşma’ adlı kitabı. Kitabı görünce eski bir dosta rastlamış gibi hissettim. Sebebi ise yıllar önce okumama rağmen unutmadığım, uyguladığım zamanlar - evet, ana noktası bu - gerçekten farkını hissettiğim tek kişisel gelişim kitabı olmasıydı belki de. Belki üzerinden geçmek için yakında bir daha okuyabilirim. 

***

Kitap kendi kendimizle yaptığımız dört anlaşma ile ilgili; kullandığımız sözcükleri özenle seçmek, sözleri ve olayları kişisel algılamamak, varsayımda bulunmamak ve daima yapabileceğinin en iyisini yapmak. Bu anlaşmalardan en çok ikincisini, yani hiçbir şeyi kişisel algılamama konusunu hayatıma oturturken zorlanıyorum. Eskiye göre çok daha az olsa da “Ama bana dedi, böyle dedi” diye isyan edesim olsa da, çoğu zaman “Aslında benimle ilgili değil, kendiyle ilgili” diyebiliyorum. Bunu gerçekten inanarak söylüyorum. Her insanın birbiriyle iletişimi farklı olsa da, insanların bana davranış şekli benim ‘enerji’me göre etkilense de, aslında davranış şekilleri günün sonunda kendileriyle ilgili. Sevgi dolu bir insana davranışlarımız da, kızdığımızda verdiğimiz tepkiler de aslında kendimizle ilgili… Bana en faydası olan anlaşma ise varsayımda bulunmamak. Çoğu zaman varsayımlar, insanları olaylardan daha çok üzüyor, bitiriyor. Kafamda tilkilerin, komplo teorilerinin dolandığı günler oluyor elbette. Yine de varsayımları minimuma indirmeye gayret ediyorum. 

***

Son birkaç senedir, Ruiz’in öğretileri dışında kendime bir anlaşma daha eklemeye karar verdim. O da hayatımdan olabildiğince ‘ayıp olmasın’ları kaldırmak. Bir başka deyişle fazla sözler vermemek. Belki uzun senelerdir İstanbul trafiğinden fazlaca nasibini alan biri olmam buna vesile olmuştur. Örneğin iş çıkış saatlerine çok yakın zamanlarda insanlara söz vermek istemiyorum. Tem trafiğinden kaçıp, ormanların ortasından evime dönüp, acele acele köpeğimi çıkarıp eve bırakıp, üzerimi değiştirip tekrar yola çıkmayı becerebilsem de, bu sefer kısa bir mesafe için tekrar 1 saate yakın bir trafiğe maruz kalabiliyorum. Son anda vazgeçmek ayıp olacak gibi hissediyorum.  Sıkıntı ve stres içinde 1-0 yenik vaziyette insanlarla buluşmak zorunda kalıyorum. Karşımdaki insanı çok sevsem bile, sıkışık zaman dilimlerinde sosyalleşmeyi sevmiyorum. Belki İstanbul trafiği zaman yönetimi becerilerimi köreltmiştir. ‘Ayıp olmasın’dan kurtulmanın en basit örneklerinden biri, boş vakitlerinizi gerçekten keyif aldığınız kişilere ayırmak ve onlarla sizi sıkıntıya sokmayacak zaman dilimlerinde buluşmak. 

***

‘Ayıp olmasın’ maalesef toplumsal bir kavram. İş, okul ve aile hayatında maalesef bir takım mecburiyetlerimiz olsa da, en azından sosyal hayatımızı ‘ayıp olmasın’larla donatıp, kişisel bir cehennem haline dönüştürmemek lazım.  Biraz bencil gözükmekten korkmamak lazım. Söz verip ekmek veya beni mutsuz eden bir sosyal aktivitenin parçası olmaktansa kendi adıma ‘ayıp olmasın’ları çok azalttım, bana çok iyi geldi. 

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın! Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın