Sanatçının ikilemi

Anlaşılmak istemekle ‘siz benim seviyeme çıkamazsınız, boşuna anlamaya çalışmayın beni, takdir etmeyin, sizin takdiriniz beni sadece aşağı çeker’ kibri arasında gidip gelen bir serüvendir sanatçı olmak. Sanatçı kibirlidir. Herkesten bir adım önde düşünmek ve bulunmayanı aramaktır var oluş sebebi. Pek çok insanın idrak edemeyeceği çok uzak bir şeyi ifade ederken içinde bir çelişki vardır.  Anlaşılma ve beğenilme ihtiyacı olsa da takdir edenlerin hayattaki asıl duruşları ve sığlıkları sanatçıyı gizli bir hüzne boğar.

Yorum yapanları sığ bulup küçümsemek, terslemek ister içinden. Akademisyen de sanatçıdır bu bağlamda. Usta bir sporcu da. İçeriğe hakim olmayan ve yeteri kadar konuya özen göstermemiş kişilerin sırf hayranlığını dile getirmek için ettiği düşünülmemiş laflar, ustalığı anlaşılmadığı için akademisyeni de sporcuyu da bir sanatçı gibi yaralar.

Sanatçı, eserini değiştirmek için fikir verenlere öfkelenir içinden. “Anladım ne kadar güzel ifade etmişsiniz, ama!” diyerek kendi daracık çerçevesi ile eseri alaşağı edenlere…

Ancak gelelim bir de beğenilme arzusuna. Takdir, her ne kadar itiraf edemese de sanatçının besin kaynağıdır.

Ayrıca sanatçı etraftan beslenir. İlham alır. Kendi kabuğuna çekilen sanatçı körelir, yaratıcılığını yitirir. Öyle ki hem sanatçı hem akademisyen, etraftaki şuursuzluktan beslenir. Kendi içindeki eğlencesiz bilgeyi etraftaki kıpırtılı zevksizlik ile harmanlayınca daha yaratıcı olur. İlham kaynağı aslında küçümsediği kitlelerdir. İnsanın her şeyi çözdüğü dünyada yaratıcılık yok olur.

Sanatçı takdir karşısında şaşkına döner. Örneğin en çok satanlar listesine girecek kadar anlaşılmış olmak bir yazar için hem bir şeref hem de bir hayal kırıklığıdır. O eseri okuyan kişilerin diğer tercihleri bile yazarı üzmeye yeter. Saygın Vatandaş  (El ciudadano ilustre) filmi Nobel Edebiyat Ödülü alan bir Arjantinli yazar hakkında… Yazar, ödülü sırf hakir gördüğü ve yaratıcılığını kısıtlayacağı için reddediyordu. Nitekim yaratıcılığı ödülden sonra beş yıl kupkuru kalacaktı. Çareyi doğup büyüdüğü ve romanlarına konu ettiği, küçümsediği kasabaya dönmekte bulur.

Kibirle ilgili bu tarifi yapmamdaki sebep bunu haklı görmemden değil. Bunu anlayabilmekten…

Gelin görün ki, yaratanlar ve ilham olanlar bir sistem oluşturuyor… Karanlık olmadan ışık olmaz misali. Bilge olduğu halde hayatın içinden geçmediği için hayıflanan Kazancakis, Aleksi Zorba karakteri ile yaşamın basit ve içten bir mesele olduğu ile sonunda yüzleşmiştir. Kendi mürekkep yalamış hallerini bir kenara bırakıp okuma yazması olmayan, santur çalan, kadınlar, şarap, anlık zevkler ve dans için yaşayan bir işçiden ilham alıp hayatının en güzel romanını yazıyor.

Zira asıl hayat görüşü hayatın içinden geçenlerde… Küçümseyerek tepeden bakmakla, elitist bir kibirle yeni bir şey üretmek imkânsız… Hayatın aslında bir şölen olduğunu, tarif etmeye ve araştırmaya layık olduğunu da sıradan insanlar için şekle sokacak yorumcular gereklidir. Bir olmadan diğeri olmaz… Bilgeliğin cehaletle buluştuğu her durum bir sanat eseridir kanımca. Bazen sanatçı cahildir, görerek öğrenir, bazen halk cahildir görerek beslenir…

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın! Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın