Neden uzlaşamıyoruz?

“Okullarda azınlıkların tarihi ders olarak okutulmalıdır.” Geçtiğimiz hafta toplumun farklı kesimlerinden temsilcilerin de yer aldığı bir toplantıda tartışılan bu konuda duyduğum tepkiler aslında birbirimizi ne denli yanlış anladığımızı bir kez daha gösterdi. Hâlbuki başta çoğunluğun olumsuz bir tavır sergilediği bu soruyu ‘azınlıklar’ yerine ‘bu topraklarda yaşayan bütün kültürler’ diye değiştirdiğimde aynı kitlenin bu kez ortak paydada anlaşabildiğini gözlemledim. Yine aynı toplantıda gündeme gelen birçok konuda aslında doğru bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğumuzu hatta bundan da öte önyargılarımızın bizleri nasıl aldattığını da fark ettim.

Pazar günü yapılan Anayasa değişikliği referandumu bir yandan toplumun gittikçe iki ayrı kutba ayrıldığını göstermesi açısından önem taşırken, tüm liderlere de değişimin gerekliliğini bir kez daha gösterdi. Nitekim oylamanın sonuçları açıklandıktan kısa bir süre sonra yaşadığım semtte bir yanda arabalarının üstünde zafer naraları atan kitleyi, öte yandan da ellerinde çanaklarla protesto yapan öteki mahalleyi gözlemledim. Toplumun gittikçe kutuplaşan kesimleri bakış açılarını genişletmeyi reddettiği sürece bu tip örnekleri daha çok yaşayacağız gibi gözüküyor. Peki, o zaman referandumda ‘evet’ oyu vermeyen kitlenin pılını pırtısını toplayıp gitmekten başka daha akla yatar yapabileceği bir şeyler olabilir mi? Toplumun neredeyse yarısının karşıt fikir belirttiği bir referandumda liderler ne yaparlarsa mevcut tansiyonu düşürebilir ve kutuplaşmayı azaltabilirler? Yüzde 51’evet’e karşı yüzde 49 ‘hayır’ ile toplum aslında bize ne mesaj vermiştir? Bütün bu soruları üst üste koyduğumuzda yine en başa dönüp ‘farklılıklarımızı koruyarak’, toplumun tüm kesimleri ile diyaloğu bırakmadan ortak bir ideale koşmanın bizleri tekrardan bir bütün yapabileceğini görebiliriz. Kimsenin inancına, kimliğine, giyimine, yaşamına müdahale etmeden, fark gözetmeden ortak aklı ön planda tutmak için artık her iki kesime de eşit görev düşmektedir. Bir ormanda ne kadar farklı ağaç varsa o orman tehlikelere karşı o derece güçlüdür. Alevi, Sünni, Kürt, Yahudi, Rum, Ermeni kim olursa olsun, birimizin sorunu diğerimizi eskisinden çok daha fazla ilgilendirmelidir. Bir kelime ekleyip ya da çıkartarak yıllardır çözülemez gibi gözüken yüzlerce konuyu ortak bir paydada toplayabilir, ön yargılarımızdan arınabilirsek nasıl aslında aynı kaygıları yaşadığımızı anlayabilir ve o anda uzlaşabiliriz. Yeter ki ülkemizi herkes için yaşanabilir kılıp, bizlerin ve tüm dünyanın gözü önünde hak ettiği saygınlığa eriştirebilmek için el ele mücadele etmeye karar verip, ortak bir ideale doğru ilerleyebilelim. Artık eski köye yeni adet getirme, kendi kutumuzun, sokağımızın dışına çıkma vaktidir. Siyasilerin eski söylemlerinden bir an evvel vazgeçip onlara oy vermeyen kesimin yaşam tarzlarını, geleceklerini güven altına alan açıklamaları ön planda tutmaları gerekmektedir. Kendi gerçeklerimizden ödün vermeden bakış açılarımızı genişletebilirsek ancak o zaman İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in, Adana’nın ve Diyarbakır’ın da sesine kulak verebiliriz. Artık sırf bir lideri ya da bir görüşü savunmak adına ortada bir yanlış varsa kulakları tıkamamalı, alınacak her kararda ortak akıl ön planda tutulmalıdır. Hayır, oyu verenler terörist olmadığı gibi, yüzde 51 ile gelen evet oyu da iktidara bir o kadar fazla sorumluluk yüklemiştir.

Toplumun belli bir kesimin hassas duyguları ile alay eden, toplumsal barışımızı zedeleyen,  eminim ‘evet’ oyu veren kitlenin büyük bir çoğunluğunun da tasvip etmediği kimi medya organlarına artık bir “dur!” demenin, bu nefret içerikli sorumsuz yayınlara hak ettikleri cezai yaptırımları uygulatmanın şimdi zamanıdır. Asıl affedemeyeceklerimiz iyi olup da işler yolunda gitmediğinde hiçbir şey yapmayanlardır. Farklılıklarımızı her daim koruyacağımız, bahanelerimizi çürütüp birbirimize kenetleneceğimiz bir gelecek dileğiyle… 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın! Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın