Kimdir bu Hitler?

Uygarlığın sağladığı tüm nimetlerin ölüm makinesinin emrine girdiği 1939-1945 dönemi, arkasında derin bir travma ve tarif edilemez bir enkaz bıraktı. Bunda güçlü liderlerin savrulmuş toplumları yönlendirmede etkin rol üstlenmelerinin ya da dönemin toplum yapılarının güçlü liderler oluşmasına davet çıkarmış olmasının da azımsanmayacak etkisi vardır. Adolf Hitler bunlardan biridir, ancak onu tekmiş gibi göstermek, kendisine bu yolu açmış olanlara, yükselmesine ortam hazırlayanlara haksızlık olur.

Kimdir bu Hitler?

Geçtiğimiz yüzyıl tarihin en karanlık sayfalarına tanık oldu. Başta Avrupa olmak üzere tüm dünya, irrasyonel düşüncenin çekim alanına girdi. Çelişen çıkarlar, bastırılamayan hırslar, güçlü liderler, sosyal, ekonomik ve siyasi yönden ezilen toplumlar… Bunlar harmanlanınca, 20. yüzyılın ilk yarısı son derece trajik bir dönem yaşattı insanlara…

İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1939 ile sona erdiği 1945 arasında, savaşın dişlileri dünyanın dört bir yanında, değişik uluslardan 70 milyondan fazla asker – sivil insanı öğüttü. Uygarlığın sağladığı tüm nimetlerin ölüm makinesinin emrine girdiği bu dönem, arkasında derin bir travma ve tarif edilemez bir enkaz bıraktı.

Yaşananları iki tarih arasına hapsetmek kronolojik bir rahatlama getirse de olup bitenin anlaşılması, sebep sonuç ilişkilerinin sağlıklı bir şekilde kurulabilmesi açısından süreçleri hakkını vererek irdelemek gerekir.  Bu anlamda, “Birinci savaş gerçek anlamda bir barış ile sonlanmış mıydı ki ikincisinden söz ediliyor?” diye sormak gerekir. Birinci savaşın nedenlerinin tam anlamı ile ortadan kalkmamış olması ikinci dalganın kaçınılmaz olarak oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Elbette bunda güçlü liderlerin savrulmuş toplumları yönlendirmede etkin rol üstlenmelerinin ya da, belki de, dönemin toplum yapılarının güçlü liderler oluşmasına davet çıkarmış olmasının da azımsanmayacak etkisi vardır.

Adolf Hitler bunlardan biridir, ancak onu tekmiş gibi göstermek, kendisine bu yolu açmış olanlara, yükselmesine ortam hazırlayanlara haksızlık olur. Hitler’in ilk biyografilerinin yazarı, tarihçi / gazeteci Konrad Heiden’in tespitinde ifade ettiği gibi, “Bir kişinin ihtiraslarını bu denli ötelere taşıması ve ondan da önemlisi bu kadar kalabalık bir destekçi kitlesi bulması, gelecek yüzyılda kamuoyunu meşgul edecek bir fenomendir.” 

 

“ÖNYARGILAR TARAFINDAN ESİR ALINMIŞ”

Britanyalı tarihçi Laurence Rees kaleme aldığı ‘Hitler’s Charisma’ başlıklı kitabının önsözünde ilgi çekici bazı tespitlerde bulunuyor:

“İlk bakışta Adolf Hitler Avrupa’nın kalbindeki önemli bir ülkenin kendine özgü lideriydi. İnsan ilişkileri kurmaktan aciz, entelektüel anlamda sığ, nefret ve önyargılar tarafından esir alınmış, sevme yeteneğinden mahrum, yalnız bir kişilikti. Bu özellikleri ile, kuşkusuz, bir hüsran kaynağıydı. Yine de tarihe etki edecek üç önemli kararın alınmasında kilit bir rol üstlenebilmişti: İkinci büyük savaşın perdesini açacak Polonya’yı istila etme kararı, Sovyetler Birliğine savaş açma kararı ve Yahudileri katletme kararı…”

1913’te henüz yirmi dört yaşındayken, gelecekte Almanya’nın lideri olacağına ve dünyayı felakete sürükleyeceğine dair hiçbir emare yoktu. Mesleği değil, evi değil, giydikleri değil, fiziki görünüşü değil, duygusal yaşantısı değil, varlığı ile hiçbir ipucu vermiyordu. Sonsuz nefret etme kapasitesi onu akranlarından ayıran en önemli özelliğiydi. Avusturya yıllarında aynı evi paylaştığı gençlik arkadaşı Arthur Kubizek tüm dünya ile kavgalı olduğunu yazıyor: “Nereye bakarsa adaletsizlik, nefret ve düşmanlık görüyordu. Hiçbir şey eleştirilerinden kaçamıyordu, hiçbir şeyin gözünde değeri yoktu. Kininin derinliği endişe vericiydi. Nefretini her şeye ve herkese püskürtebilirdi: Kendisini anlamayanlara, kendisine değer vermeyenlere, kendisine zulmettiğine inandıklarına…”

Tartışma yeteneğinden yoksun, hoşgörü fakiri, hep kendisini anlatan, karşısındakine fikirlerini dikte etme çabası içinde, sorgulandığında ya da eleştirildiğinde kendini kaybeden bir kişiydi. 1913’te değersiz nitelikleri olan biri olarak yaşantısını zorluklar içinde sürdürürken, iklim müsait olduğunda, arkasına yeteri kadar rüzgar aldığında, dünyayı sarsacak otoriter bir lider olmasına neden olan egosu muydu yoksa dehası mı? Ya da egosu, 1933’te artık deha olarak mı algılanıyordu etki altına aldığı toplum tarafından?

 

HAYATININ MİSYONU

Hitler, sosyal ve duygusal anlamda gelişmeye uygun olmayan, yaşantısına yön vermekte beceriksiz bir kişiyken, savaş hayatının misyonu olduğunu sandığı kapıyı aralayacaktı. 1914 savaşı bu açıdan bakılacak olursa, Alman gençliğine ilham vermişti. Kendilerini ispat edebilecekleri bir ortam sunuyordu. Hitler dönemi hakkında değerli araştırmaları ve eserleri bulunan tarihçi, gazeteci yazar Sebastian Hoffner’in yazdığı şekli ile, askerlik dairelerinin önünde oluşan uzun kuyruklar gençlerin kendilerini ispat edecekleri, yaşları tutmayanlara ise gelecek için ilham verecekleri mecralardı. Günün çocukları, mahalle aralarında oyun oynayacakları yerde, düşmana karşı duran asker ağabeylerini oynar olmuşlardı. Bu gururlarını okşayan bir durumdu…

Savaş her şeyin babası olduğu gibi bizim de babamızdır. Bizi şekillendiren, olgunlaştıran ve bugün olduğumuz kişi olmamızı sağlayandır. İçimizdeki yaşam tekerleği döndükçe, savaş bu tekerliğin üzerinde çalıştığı eksen olmaya devam edecek. Son nefesimiz bedenimizi terk edinceye kadar bizler savaşçı olacağız…” diye yazıyor savaş kahramanı Ernst Jünger…

Ancak Hitler, Jünger ve milyonlarca Alman gencinin savaş meydanlarında yaşadıkları, romantik anlamlar yüklenemeyecek cinsten olaylardı. Bu savaş daha öncekilere hiç benzemiyordu. Bu, atla ve kılıçla başlayıp kimyasal gazlarla, dikenli tellerle, makineli tüfeklerle, ateş topları ile son bulan bir süreçti. Gururla savaşa gitmenin korku ile, travma ile geri dönmenin süreciydi bir yerde…

Bunun üzerine inşa edilen yenilgi askere alma sıralarında kendinden emin şekilde dizilenleri, onları imrenerek izleyenleri derinden yaralamıştı. Bu derin travmayı yaşayanların arasında Avusturyalı onbaşı Adolf Hitler de vardı.

Hitler seneler sonra kaleme aldığı Kavgam kitabının sayfaları arasında kahraman Alman askerinin ihanete uğradığını yazar. İsimsiz askerin kahramanlığını, fedakarlığını elinden alanlar olmuştu. Benzer suçlamalar Alman ordusunun komuta kademesinden tutun, düşük rütbeli, rütbesiz tüm askerleri ve halkın milliyetçi duygularla hareket eden kısmı tarafından dile getirilen bir kanıydı.

9 Kasım 1918’de Kaiser’in kaçması ve Weimar Cumhuriyetinin kurulması ile sonuçlanan savaş hakkında, daha sonra Alman ordusunun genelkurmay başkanı olacak Ludwig Beck şöyle der: “Hayatımda hiçbir şeyden, 9 Kasım’da tanık olduklarım kadar hayal kırıklığı yaşamadım. Adiliğin, alçaklığın, karaktersizliğin en derin noktasıydı. O ana dek bana olanaksız olarak görünenlerin oluşmasıydı. Birkaç saat içinde 500 yıllık tarih paramparça edilmişti. İmparator Hollanda topraklarına kaçırılmıştı adeta.”

Kaiser’in ortadan yok olması, kaçması ya da kaçırılması, savaşın Alman orduları düşman topraklarında direnirken sona erdirilmesi, acele şekilde ateşkese gidilmesi sıradan askerler arasında dalgalanmalara neden olmuştu. Hastanede, bir zehirli gaz saldırısından dolayı geçici körlükten yatan Hitler’in de benzer isyanı vardı: Bu yüzyılın alçaklığıydı. Marksistlerle Yahudilerin ortaklığı böylesi bir utanç tablosu çıkartmıştı. Amaçları baba topraklarını düşmana peşkeş çekmekti. Yazdıklarına bakılacak olunursa, politikaya atılmasında dönüm noktası sayılabilecek an işte bu andı…

Yenilmiş ordudan arta kalan asker eskilerinin, paralarını II. Wilhelm’in çıkarttığı savaş tahvillerine bağlayan milliyetçi çevrelerin, yıkılan ailelerin ve özelde kendisini bunlarla eşleştiren Hitler’in geliştirdiği söylem Judeo Bolşevizmin etrafında dönüyordu, bunun etrafında korku duvarları inşa ediliyordu.

Yıllar içinde Hitler’i iktidara taşıyan fikirlerinden ziyade onları meydanlara taşıyabilmesi, halka duymak istediklerini söylemesi, hatta haykırması oldu. Kurt Lüdecke, 1920’li yıllarda Nasyonal Sosyalist partiye katılan ve Alman sosyetesindeki bağlantılarını partiye fon sağlanmasında etkin şekilde kullanan milliyetçi biriydi. 1922’de Hitler’i konuşmalarından birinde dinlemiş ve günlüğüne şunları not düşmüştü: “Sağa sola tehditler yağdıran, ellerini neredeyse istem dışı kullanarak hislerini koyulaştıran, mavi gözleri yuvalarında fıldır fıldır dönen fanatik bakışlı biriydi… Sözleri kamçı gibi iniyordu. Almanya’nın başına gelen felaketten söz ederken, derin bir şekilde etkilenmiş, düşmanın üzerine atlamaya hazır hale gelmiştim. Hitabı öylesine erkeksiydi ki bu neredeyse bir savaşa çağrı etkisi yapmıştı kendisini dinleyenlerde. Kutsal bir çağrı yapan Luther gibiydi. Etrafıma baktığımda adeta yaydığı manyetizmden etkilenmiş binlerce insanın tek vücut olarak hareketlendiğini gördüm. Müthiş bir deneyimdi bu!”

Birinci savaş sonrası yıllar Almanya’nın yalnız ekonomik alanda değil sosyal ve duygusal alanda da yıkım yaşadığı yıllardı. Bu anlamda içinden geçilen felakete suçlu aramak, var olmasa da bir iç düşman yaratmak, nedensiz görünen birçok sorunun kilidini kırıyordu. Hitler bu ortamda düşmanı arayan ve yaratan kişiydi. Hatta bir adım öte, ona karşı başlatılacak savaşın nasıl olacağını ‘Kavgam’ ile açıkça yazıya döken kişiydi.

Hitler Almanya’nın siyaseten özgürlüğünün sona erdiğini, dış dünyanın bir kolonisi olarak yaşamlarına devam etmelerinin istendiğini haykırıyordu meydanlarda. Bu Yahudilerin suçuydu! Savaşı onlar çıkartmıştı. Kapitalizm ile mazlum halkları kontrolleri altına almış, komünizm ile servetlerin el değiştirmesine ve Yahudi – Bolşevik devlet yapısı içinde eritilmesine neden olmuşlardı. Onlar Kasım 1918’de alelacele ateşkes anlaşmasını imzalayan hainlerin arkasındaydılar. Onlar hiçbir ulus devlete bağlı değildiler. Bağlı oldukları yalnız dünya Yahudiliğiydi. Hatta onların devletlerin dengelerini bozmak adına, masanın her iki yanında çalışan – hem sermaye sahiplerine hem de emekçilere göz kırpan – şahsiyetsiz bir grup olduğunu söylüyordu. Tek bir politikaları vardı ve bunu tek amaçlarına ulaşmak için kullanıyorlardı.

1920’li yıllarda ilk konuşmalarını yaptığı Münih, Bavyera’nın başkentiydi. Hem milliyetçilerin hem de sosyalistlerin azımsanmayacak oranda varlıklarını sürdürdüğü bir kentti. Ancak daha önemlisi Bavyera Katolik bir bölgeydi. Yahudi karşıtlığında, bölge için etkileyici dini motifleri kullanmaktan da geri kalmıyordu.   

“Bir Hıristiyan olarak inancım beni kurtarıcı ve savaşçı kimliği ile Tanrı’ya yönlendiriyor.”  diyor Hitler 1922 Nisanındaki bir konuşmasında… “Beni kahraman bir adama yönlendiriyor. Tek başına kalmış olmasına rağmen, etrafındaki birkaç kişi ile Yahudilerin yapmak istediklerini anlayan ve onlara karşı savaşan birine. Onu bir mağdur olarak değil kahraman bir savaşçı olarak anıyorum. İnanmış bir Hıristiyan ve bir insan olarak (İncil’deki) ilgili bölümleri okuyorum ve Tanrı’nın sonunda tüm ihtişamıyla nasıl ayaklandığını ve Kutsal Tapınaktaki yılanları nasıl kovduğunu anlıyorum…”

Daha ileriki yıllarda, savaşa giden yolda, Nasyonal Sosyalizmin ihtişamını anlatırken bunun siyasi bir hareket olmadığından, bir din olduğundan söz edecekti. Naifliğini hızla yitiren toplum da onu mesih yerine koymağa hazırdı adeta.

 

Kaynak:

Hitler’s Charisma - Leading Millions into the Abyss.

Laurence Rees

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1683