Alüminyum Hurda Geri Dönüşüm

“Savaşta yoksul gençler ölür”

Obama-Romney tartışmasını okyanus ötesinde canlı izledim. İlk tartışma büyük bir emperyal ülkenin başkan adaylarının medeni bir tartışması olarak kayda geçecekti. Ama yayın esnasında birden gözüm kararıyor, beynim sulanıyordu. Zira telefonuma rezil bir not düşüyordu.

İnsanoglu garip bir canlı. Farklılıklar ve kader çeşitlemelerine maruz kalmış, çaresiz bir köle veya sonsuz bir sürgün cezalısı adeta.

Okyanus ötesi ülkede Obama-Romney canlı tartışmasını izliyorum. İki devlet başkan adayı hiç sinirlenmeden, hele hiç hakaret etmeden ‘bel altından’ vurmadan, 300 milyonun oyunu almak için sabırla ve sırayla konuşuyorlar karşılıklı olarak. Birbirlerinin sözünü hiç yarıda kesmiyorlar. ‘Classy’-şık görünümlü- dedikleri siyahi Obama ile liberal ve solcuların küçümsediği zengin mormon Romney, ABD’deki işsizlik ve yeni iş yaratma yöntemleri ile ilgili ciddi ciddi konuşuyorlar. Hiç kavga etmiyorlar, hiç birinin yüzünde bizim çok aşina olduğumuz, liderlik psikozunun yarattığı aniden gerginleşen yüz hatları, çatılan kaşlar ve ağızdan çıkan ve geri gönderilemeyen kötü söz yok. Ne güzel demişti bir bilge, “Sen ağzından içeri girene değil, çıkana daha çok bakarsan ötekini üzmemiş olursun’’ diye...

Evet, belki ilk raund olduğu için, böylesine saygın ve birbirlerine saygılı bir duruş gösteriyordu her ikisi de. Kimbilir belki ikinci canlı tartışmada, Obama, Romney’in ‘devletten geçinen dilenciler’ şeklinde aşağıladığı yoksul halk söylemini kötüye kullanacaktı. Lakin ilk tartışma büyük bir medeniyet ülkesinin medeni bir tartışması olarak kayda geçecekti. Ama birden gözüm kararıyor, beynim sulanıyordu. Zira telefonuma rezil bir not düsüyordu: “Türkiye savaşa giriyor”...

Post modern çağın iki ayaklı son kölesi olarak 24 saat, 365 gün hayatla ‘online’ olduğumuz için dünyanın neresinde olsanız her şeyden anında haberdar olmak yürek yorucu olsa gerek. Hele memleketinizden uzak ‘şavaş çığlıkları’ yeteri derecede işkence işlevi görüyor…

Ülkem haklı tabii ki. Hangi bağımsız devlet, ülke sınırlarından içeriye bombalar düşmesine ve vatandaşlarının ölümüne seyirci kalabilir ki?

Lakin, ‘savaş’ ne kadar da korkutucu bir kelime. Savaş sadece ölümü anımsatır saf yüreklere. Benim kuşak savaşı sadece sinemalarda gördü. Gerçekle ne kadar uyuştuğunu bilmesem de, filmlerdeki körpe delikanlıların savaşta ölüme yaklaştıkları anda, ‘annem’ haykırışları hiç hafızamdan çıkmaz nedense. Jean Paul Sartre şöyle demişti: “Savaşı zenginler çıkarır, yoksulların çocukları ölür.” Genelleme belki yanlış ama tarihe baksak hak vereceğiz kendisine. Liderlerin egoları yüzünden, tarih yüz milyonlarca yoksulu 20’li yaşlarında gömmüştür toprağa. Zira Ernest Renan’in dediği gibi, “Savaşın gerçek mağlupları sadece ölülerdir”.

Savaş yeryüzünde 6 bin yıldır mevcut. Her barış zamanının, aslında iki savaş arası kısa/uzun süren bir teneffüs dönemi olduğunu biliyorum artık.

Albert Einstein, ilgilendiği onca bilimsel sorunlar yetmezmiş gibi, kafayı savaş’a takmış biriydi. Sigmund Freud’e soracaktı, “Bu savaşları ne zaman önleyebilecegiz,” diye. Einstein, savaşın nedeni olarak insanın yaradılış eksikliklerinden kaynaklandığı düşüncesinden hareketle, “İnsanın yıkıcı ve yokedici karakterine nasıl gem vurulabileceğini soracaktı ünlü psikanaliste.”

Sigmund Freud verdiği cevapta çözümsüz ve karamsar yorumlarda bulunur. İnsanın sevgi ve yoketme gibi iki temel psikolojik eğilimi olduğunu, ikincisinin birinciye galip geldigi zaman saldırganlığın başladığını ve akabinde savaşların kök saldığı cevabını verir Einstein’a. Ve sonra, elitist sayılabilecek bir toplumsal çözümden bahseder. İnsanları, yöneten ve yönetilenler olarak ikiye ayıran Freud, bir üçüncü sınıfın oluşumundan söz eder. Aydınlardan oluşacak bir yüksek kurulun savaşları önleyebileceğine inanır. Böyle bir organın, savaşlar karşısında sessiz ve çaresiz kalan halk ile kimi yöneticileri uyandırabileceğini ve kuruma destek verilerek savaşın lanetleneceğini de iddia eder. Lakin kime ‘aydın’ diyecektik?...

Freud son söz olarak, uygarlığın evrimleştikçe insanların savaşa daha fazla karşı çıkacağına olan inancından bahseder...

Freud’u kimse dinlemedi. Onun söylediğine benzer ama siyasi bir oluşum olan Birleşmiş Milletler bugün acz içinde. Egolar şişip savaş naraları atılınca yeni savaşlar giriyor hayatlarımıza.

Babalar oğullarını gömeceklerine, oğulların babalarını gömmeleri en akla yatkını değil mi bu tuhaf hayatta?

Naif de olsak, demek lâzım, nerede ve ne zaman olursa olsun, ‘Savaşa Hayır,’ diye...

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın