Alüminyum Hurda Geri Dönüşüm

Krakov Gettosu ve Plaszow Kampı’ndan geride kalanlar-3

Krakov Gettosu ve Plaszow Çalışma Kampı, II. Dünya Savaşı sırasında Polonya Yahudilerinin yaşadıklarını yansıtan en etkileyici yerlerden sadece ikisi…

1941 Mart’ında Krakov Gettosu’nun resmen açılmasının ardından getto halkı çevre fabrikalarda çalıştırıldı. En ünlü işverenlerden Oscar Schindler, fabrikası için gereken işçileri bu gettodan seçiyordu. Alman hükümeti her işçi için işletmelerden günlük 2 DM alıyordu. İşçilerin ise değil ücret almak, hasta olmaya bile hakları yoktu. 30 Mayıs 1942’de gettonun tasfiyesine başlandı. İlk adım olarak kimliği olmayan 4.000 Yahudi Belzec Ölüm Kampı’na gönderildi. Kota tutturulamadığı için 4 Haziran’da 600 kişi sokaklarda rastgele öldürüldü. 28 Ekim 1942’de hasta, yaşlı ve çocuklardan oluşan 4.500 kişilik bir grup Belzec Kampı’na gönderildi.

Aralık 1942’de getto iki bölüme ayrıldı. Çalışabilecek durumda olanlar A bölümüne taşındı. Bu bölümdekiler, 13 Mart 1943’de Plaszow Çalışma Kampı’na gönderildi. B bölümündekiler ise evlerinde, sokaklarda öldürüldü; sağ kalabilenler Auschwitz Ölüm Kampın’a gönderildi. Getto, Aralık 1943’de içinde hiçbir Yahudi kalmadığı için tamamen kapatıldı.

Ünlü film yönetmeni Roman Polanski, bu gettodan sağ çıkmayı başardı. Oscar Schindler bu gettodan ve Plaszow Kampı’ndan yaklaşık 1.000 kişiyi fabrikasında çalıştırarak mutlak bir ölümden kurtardı. Yaşam Yürüyüşü’ne katılanların tanıdık siması Miriam Akavia da bu gettodan geçti.

Gettoya doğru

Yolculuğumuz sırasında otobüsten Pilduski Köprüsü’nün Kazimierz yakasında indik. Vistül Nehri üstündeki bu köprüyü yaya olarak geçtik. 1941 Mart ayında Kazimierz Yahudileri gettoya gitmek için aynı köprüden geçmişlerdi. Rehberimizin gösterdiği fotoğraflarda, insanların yüzünde bilinmeyene doğru gidiş ifadesi çok net seçilebiliyordu.

Köprünün hemen başında, kamplara gönderilmeden önce Yahudilerin toplandığı iki büyük meydandan biri, Rynek Podgorski Meydanı’nı dolaşarak Krakov Gettosu’nun ana giriş kapısına geldik. Kapı kısmen muhafaza edilmiş. Ara sokaklardan geçip, Yahudi Yönetim Konseyi- Judenraat binasına geldik. Bu bina halen belediye binası olarak kullanılıyor. Biraz ileride ise, Alman Polis binası bulunuyordu. Bu bina şimdilerde mağazaya dönüştürülmüş. Rynek Podgorski Sokağı No. 2’de bir sanat galerisinin önünde duruyoruz. Burası, Nazi işgali döneminde Julius Madritch’e ait bir konfeksiyon atölyesi olarak kullanılmış ve Madritsch, atölyesinde çalışan Yahudileri saklamış veya getto dışına kaçmalarını sağlamış. Yad Vaşem Soykırım Müzesi, 1964 yılında Madritsch’i ‘Uluslararası Dürüst’ ilan etmiş. Yol üzerinde, gettodaki ender sinagoglardan Zucker’i geçtikten sonra, Optima Fabrikası’nın önünde duruyoruz. 6-8 Haziran 1942’de, ilk getto tasfiye operasyonu esnasında Belzec Kampı’na gönderilmeden önce Yahudiler bu fabrika içine toplanmış, çok sayıda insan da avlusunda öldürülmüştü. Rosa Rock Yetimhanesi, Yahudi Yardım Kuruluşu ve 1942’den itibaren çalışabilir Yahudilerin seçildiği binaları gördük. Çalışmaya uygun görülmeyenler hemen yakındaki Optima Fabrikası’na oradan da Belzec Kampı’na gönderiliyordu. Nihayet gettonun sınır noktasına vardık. Burada getto duvarları restore edilip muhafaza edilmiş. Naziler, sadist bir yaklaşımla, duvarların üst kısımlarını mezar taşı şeklinde yaptırmışlar.

Bundan sonra, kamplara sevkiyat öncesi Yahudilerin toplandığı şimdiki adıyla Getto Kahramanları Meydanı’na geldik. Meydan, sevkiyat sonrası etrafa saçılmış eşyaları simgeleyen irili ufaklı demir iskemlelerle doldurulmuş. Meydanın en ucunda gördüğümüz iki yer yürek burkutucuydu. İlki, inşaat bekleyen bir arsa, ikincisi bir binanın arka avlusu. Arsada kota doldurmak amacıyla onlarca Yahudi öldürülmüş ve cesetler hemen oracıkta yakılmış, avluda ise 100 kadar on yaş altı çocuk hunharca öldürülmüş ve cesetleri yandaki arsada yakılmış.

Gettonun sadık eczacısı

Öğleden önceki son durağımız Dr. Panckiewicz’in müzeye dönüştürülmüş eczanesi. Polonyalı bir Hıristiyan olan Dr. Panckiewicz gettoda kalmayı tercih etmiş ve getto halkına sağlık hizmetleri götürmeye devam etmiş. Müzede getto dönemi resimler ve filmler görmek mümkün. Dr. Panckiewicz 1983 yılında ’Uluslararası Dürüst‘ ilan edilmiş.

Çalışma kampından ölüm kampına

Kısa bir öğle arasından sonra Plaszow Kampı’na doğru yola çıkıyoruz. Geziye devam etmeden Plaszow Kampı hakkında bilgiler aktarayım. Kampın yapımına 1940 yılında başlandı. Arazi olarak iki eski Yahudi Mezarlığı seçildi. Çevredeki, Polonyalılara ait arazi ve evlere de el konularak zaman içinde genişletildi. 1944 yılına gelindiğinde kamp 81 hektarlık bir araziye yayılmıştı. Önce çalışma kampı olarak düşünüldü ve ilk sakinleri Polonyalı siyasi suçlular oldu. 1942’de Yahudilerin de gelmesiyle, hem toplama, hem transit hem de ölüm kampına dönüştü. Kampın etrafı çift sıra elektrikli tellerle çevrili olup, iki sıra tel arasında su kanalları bulunuyordu. Kamp çevresinde makineli tüfeklerle donatılmış on üç gözlem kulesi bulunuyordu. Kamp, Alman komuta bölümü, fabrikalar ve kampın kendisi olarak bölünmüştü. Kamp, kendi içinde Yahudi ve Polonyalılar bölümü ve her biri de kadınlar ve erkekler olarak ayrılmıştı. İlk iki komutan Horst Pilarzik ve Franz Müller dönemlerinde kampın korumasını Ukraynalılar sağlıyordu. Yahudilerin gelmeye başlamasıyla kamp komutanlığına sadistliği ile ünlü SS Amon Goth getirildi. Goth’un en büyük zevki her yemek öncesi balkonundan silahıyla bir kaç Yahudi öldürmekti.

Mahkûm sayısı 2000 ile başlayıp 1944 Haziran’ında en yüksek sayı olan 24.000’e ulaştı. Çalışabilir durumdakiler yakındaki taş ocağı veya fabrikalarda çalıştırılıyor, çalışamayanlar ise ya Auschwitz’e gönderiliyor veya kamp içinde öldürülüyordu.

Günlük gıda kotası 200 gram ekmek, 150 gram peynir, 300 gram sıcak su çorbasından oluşuyordu. Gıda azlığı, çalışma koşulları ve pislik sonucu oluşan hastalıklar nedeniyle zayiat yüksek oluyordu. Bu ölümler haricinde özellikle bizzat Goth tarafından veya emirleriyle yaklaşık 10.000 kişinin kurşuna dizildiği biliniyor. 13 Eylül 1944’de yolsuzluk suçlamasıyla Goth’un tutuklanması ve Rusların ilerlemesi sonrası kamp tasfiye edilmeye başlandı. Toplu mezarlardaki cesetler çıkartılıp yakıldı. Binalar yıkıldı. Krakov’un kurtuluşundan bir gün önce, 14 Ocak 1945’de kamptaki son mahkûmlar, 178 kadın ve iki çocuk Auschwitz’e gönderildi.

Nazizm mi, Hitlerizm mi?

1964 yılında yapılmış dev bir anıtın önünden geçerek kampa girdik. Hemen arkasında öldürülen Polonya ve Macaristan Yahudilerine ve Macar Yahudi kadınların anısına sembolik plaket ve mezar taşları konulmuş. Burada ölenler anısına ilk mumlarımızı yaktık. Tepeden bakıldığında tamamıyla yok olmuş kamp muhteşem bir çim alan görünümündeydi. Ancak ilerledikçe bu arazide ne trajediler yaşandığını öğrenecektik. Tepeden inip biraz ilerlediğimizde bir toplu mezar alanına geldik. Burada ölenlerin anısına nedense kocaman bir haç dikilmiş. Kampı boylu boyunca geçtikten sonra taş ocağına vardık. Grubun tek cesuru olarak ocağın derinliklerine inmeye başladım. Havasızlıktan, değil günlük mesai olan on iki saat, on dakika sonra kendimi zor bela dışarı attım. Kamp döneminde bu ocakta çalışanlardaki ölüm oranı yüzde 50’nin üzerindeymiş. Nedeni gayet açık! SS subaylarının hem ev hem de işkence merkezi olarak kullandıkları ‘Gri Ev’i geçip Amon Goth’un villasına vardık. Şimdilerde sahibi villayı satılığa çıkartmış. Sürekli fiyat düşürmesine rağmen on yıldır satılamıyormuş. Neden acaba... Patikalardan geçip Nazilerin yıktırdığı muazzam Hevra Kadisha binasının kalıntılarını gördük. Yine aynı patikadan devam edip kampın üstünde kurulduğu Podgorze Mezarlığı alanına giriyoruz. Bir kaç mezar, zamana, yıkımlara direnmiş dik bir şekilde duruyordu. Yine patikalardan devam edip ‘Schindler’s List’ filminin setine vardık. Çekimden sonra film seti olduğu gibi bırakılmış. Kendinizi filmin içinde hissediyorsunuz. Aşağı inip kamp komuta merkezi ve telefon santralından geçip otobüslere varıyoruz.

İki günlük Krakov gezisinde iki nokta dikkatimi çekti. İlki, her yerde çeşitli dillerde anma plaketleri ve anıtları dikilmiş. Ancak üstlerindeki yazılarda ‘Nazi-Nazizm’ kelimeleri yerine hep ‘Hitlerizm’s kullanılmış. Nedenini sorduğumda aldığım cevap çok ilginçti: eski rejim, Nasyonal Sosyalizm’le (Nazizm) kendi sosyalizmleri karıştırılmasın diye Nazi kelimesini yasaklamış, yerine Hitlerizm kullanılıyor.

İkinci nokta ise, kentte birçok duvarda neo-Nazi grafittiler çizilmiş. Birçoğu silinmiş, ancak söylenilene göre bir yıldan fazla bir süredir hiç ellenmemiş olanlar var. Bu kadar acı çekmiş bir kent için ne kadar üzücü.

Geceleyin, Fransa Krakov Başkonsolosu’nun, onurumuza düzenlediği resepsiyona katıldık. Bir binanın ikinci katında aynı zamanda Institut Français merkezi olarak da çalışıyorlar. O gece grubumuz bana ufak bir oyun oynadı ve geceye takım elbise ve kravatla katılan iki kişiden biri oldum (diğeri Konsolos). Şampanya ile karşılandıktan sonra Konsolos geçmişteki acı olayların özellikle Şoa’nın unutulmaması gerektiği temalı kısa bir konuşma yaptı. Konuşmadan sonra yemeğe geçildi. Fransız mutfağının tüm çeşitlerini ve inceliklerini önümüze serdiler. Fransızların vergilerinin nereye gittiği belli oldu. Takım elbiseli olmanın da faydasını gördüm. Kıyafetime bakarak önemli bir şahsiyet olduğuma kanaat getiren garsonlar servise hep benden başladılar. Konsolosla da bol bol konuşma imkanım oldu. İstanbul’da kısa bir dönem geçirdiği için bildiği tüm Türkçeyi serpiştirmeyi ihmal etmedi.

Yemek sonrası Jean-François Forges tarafından ’Auschwitz Tarihi Üzerinde Çalışmalar‘ adlı uzun bir konferans dinledikten sonra otelimize döndük. Önümüzde duygusal açıdan zor bir üç gün bekliyordu.

Dizinin birinci bölümü

http://www.salom.com.tr/news/detail/21880-Bir-Gezi-Guncesi-Krakov--Auschwitz2-PARLAK-GUNLERDEN-GETTO-HAYATINA.aspx

Dizinin ikinci bölümü

http://www.salom.com.tr/news/print/21880-Bir-Gezi-Guncesi-Krakov--Auschwitz2-PARLAK-GUNLERDEN-GETTO-HAYATINA.aspx

devam edecek...

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın