Alüminyum Hurda Geri Dönüşüm

Kendi kalemimden o yıllar...

Gayrimüslim erkekler, 1941 yılının nisan ayında ihtiyat askeri olarak silah altına alındı, yol ve havaalanı inşaatlarında çalıştırıldı ve 1942 Temmuz’unda terhis edildi. Hafızalara “yirmi kur’a nafia askerleri” deyimiyle kazınan bu olay günümüzde bile halen buruk hislerle hatırlanmakta

Kendi kalemimden o yıllar...

"Yir­mi Kur’a na­fi­a as­ker­le­ri”. Bu dört ke­li­me­lik cüm­le azın­lık­la­rın İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı yıl­la­rın­da ya­şa­dık­la­rı ve hiç unu­ta­ma­dık­la­rı bir ola­yı özet­le­mek­te. Yir­mi­ye­di ila kırk yaş ara­sın­da­ki gay­ri­müs­lim er­kek­ler 1941 yı­lı­nın Ni­san ayın­da ih­ti­yat era­tı ola­rak si­lah al­tı­na alı­na­cak, an­cak si­lah­lı eği­tim yap­tı­rıl­mak ye­ri­ne yol ve ha­va­alan­la­rı in­şa­at­la­rın­da na­fi­a as­ke­ri ola­rak ça­lış­tı­rı­la­cak ve 1942 yı­lı­nın Tem­muz ayın­da ter­his edi­le­cek­ler­di. İş­te bu olay, azın­lık­la­rın ha­fı­za­sın­da “yir­mi kur’a na­fi­a as­ker­le­ri” de­yi­miy­le yer al­dı ve üze­rin­den 67 yıl geç­miş ol­ma­sı­na rağ­men ha­len bu­ruk his­ler­le ha­tır­lan­mak­ta. Ne­den sa­de­ce gay­ri­müs­lim er­kek­ler si­lah al­tı­na alın­dı­lar? Ne­den“na­fi­a as­ke­ri” ola­rak ça­lış­tı­rıl­dı­lar? Ça­lış­ma şart­la­rı na­sıl­dı? Ça­lış­ma yer­le­ri ne­re­ler­dey­di?..

Yazıma, Sn. Rıfat Bali’nin “ Yirmi Kur’a Nafia Askerleri” kitabının arka kapağından bir alıntıyla başlamak istedim. Bu eser kapsamlı bir araştırma sonucu oluşturulmuş olup, yukarıdaki suallerin, sanırım tümüne yanıt verebilecektir. Sözünü ettiğim kitabı okurken, beklemediğim bir sürprizle karşılaştım. Bundan üç yıl önce “El Amaneser” de Judeo-Espanyol lisanında yazdığım anılarımın bir bölümünü gördüm o sayfaların arasında... Bundan tamamıyla habersizdim. Bu sözlerimin bir tür serzeniş olarak algılanmamasını özellikle rica ediyorum. Bir kez daha, kendi ifademle, kendi kalemimden işte o dönem anılarım... 

1941-42 yılları, özellikle bende bir çok anı, cevaplanmamış sorular bırakmış ve bir çok yönden çocukluğumu etkilemiş olan bir dönem olmuştur. O sıralar, Çorlu’dan göç edip, kesin olarak İstanbul’a gelen babamın ailesiyle birlikte Galata’daki evimizde oturuyorduk. Hepimiz için zor günlerdi, özellikle annem için... Burada, iyi ve kötü yanlarıyla 20 Kur’a, yani bizlerin las 20 Klasas olarak bildiğimiz, beni ve birçok ailenin yaşantısını etkilemiş olan bu olaydan söz etmek istiyorum. Diyeceksiniz ki “... O sıkıntılı yılların neresi iyi olabilirdi ki!?...” Doğrudur. Ama, okur yorum yapmadan önce, bu metni 8-9 yaşlarında küçük bir çocuğun gözleri ve yüreğiyle okumalı...

“... Mayıs 1941... Savaş tüm dehşetiyle sürmekte, hatta sınırlarımıza dayanmakta... Bu durum, hükümet için endişe, korku, hatta panik yaratmakta... İşte o dönemde, 25-44 yaş arası gayrimüslim erkekler askere çağrıldı. Bunlar “İhtiyat Kuvveti”ydi. Bir çok genç sokaklardan, apar, topar toplanıp götürüldüler...”

Bu sözler, o yıllar yani çocukluğumda ve daha sonraları tekrar, tekrar babamdan duyduğum açıklamalardı. 8-9 yaşlarında bir çocuk olarak, o sıkıntılı dönemi belleğime kazıdım, yaşadım da... Ama, doğal olarak durumun ciddiyetini, nedenlerini ya da sonuçlarını algılayabilecek yaşta değildim. Beni ilgilendiren, ailemizi üzen, babamın yokluğu, bizden ayrı uzakta olmasıydı... Bilmem nerelerde ikinci askerliğini yapmasıydı...

Bir kez daha babama kulak verelim: “ ... Bu adamlar ve gençler, yani bizler tam olarak  askerlik yapmıyorduk. Hayretle, aramızda, normal askerliğini yapıp, henüz terhis olmuş gençlerin bulunduğunu gördüm. Sevkedilenlerin hemen, hemen tümü yol, köprü, tünel inşaatında çalıştırıldılar, memleketin çeşitli yerlerine gönderildiler.. “

Sevgili okurlar, burada bir parantez açıp, Sn. Solmaz Kamuran’ın “Çanakkale Rüzgarı” adlı kitabından ufak bir alıntı vermek istiyorum. İşlemekte olduğumuz konuyla ilgili bu dizeleri ancak Judeo-Espanyol’u bilenler anlayabilecektir:

Ben, “Bölük” diye adlandırılan, bu askerlerin bir grubunu yakından görmek, yaşantılarını izlemek olanağını buldum o yıllarda... Kaba, saba, çuvalı andıran kahverengi üniformalar giyiyorlardı. O ara, nedense o kadar mutluydum ki, bu ayrıntılar benim için hiç bir önem taşımıyordu. Çünkü, tüm acılara, tüm sıkıntılara rağmen, çok tatlı, unutulmaz bir anım var o bir haftalık dönemden kalan. Evet, 42 ilkbaharında babamla sekiz gün geçirme mutluluğunu yaşadım.

Şavuot Bayramı’ndan az önceydi, yani babamın askere gitmesinden tam bir yıl sonra. Aslında o dönem yaşananlar düşünülürse, babam oldukça şanslı sayılırdı. O hiç bir zaman yol ya da herhangi bir inşatta çalışmadı. Başından beri, babamın kültürlü olması, muhasebeyi çok iyi yapması, üstlerinin dikkatini çekmiş, onu bir yazıhanenin arkasına yerleştirmişlerdi. Yazıhane dediğime bakmayın. Bu, çok sade, tahtadan bir masaydı ve genellikle açık havadaydı. Babama, bir türlü anlamını çözemediğim, “Bölük Emini” görevini vermişlerdi. Gün boyu yazışmalarla uğraşıyordu.

Bir keresinde kıt’asına gidip çalıştığı ortamı görme olanağını bulduk. Kendisine bir tür ayrıcalık sağlayan bu durumdan, doğal olarak hiç de şikayetçi değildi babam. Öyle ki, 1942 yazında bölüğün Kandıra’ya sevk hazırlıkları sürerken, babama subayı beklenmedik bir öneride bulunmuş: “Yakup Efendi, gündüzleri burada (karargahta) sekiz saat çalışman koşuluyla, sekiz, on günlüğüne geceleri izinlisin. Bir pansiyon bulup, çoluğunu, çocuğunu bu süre için yanına aldırabilirsin.”

O sıralarda babamın bölüğü Pendik yakınlarındaki Kurnaköy’deydi. Babam köyde iki katlı, küçük ahşap bir ev buldu. Girişte minik bir hol, mutfak, arkada da kümesi ve hatta ahırı da olan oldukça büyük bir bahçesi vardı. Üst katta da iki yatak odası...

Burada, güzel bir rastlantıdan söz etmeden geçemiyeceğim. Leon Amca diye çağırdığımız, babamın taa Çorlu’dan çocukluk arkadaşı Leon Behar’ın adını tesadüfen önündeki yeni sevk kağıdında gören babam çok sevinmiş. Ne yapıp, yapıp can dostunu kendi yanına aldırmış. Bununla da yetinmeyip, kendisine tanınan bir haftalık izni ona da sağlamış. Öyle ki, bir ilkbahar sabahı, annem, ben ve kardeşim kendimizi Haydarpaşa Garı’nda buluverdik. Yanımızda tabii Leon Amca’nın eşi ve kardeşimle yaşıt küçük kızı da vardı. Pendik İstasyonu’nda bizi beklemekte olan babam bizleri bir talikaya bindirip Kurnaköy’deki minik sarayımıza götürdü.

Tam anlamıyla cehennemin yaşandığı bir dünyada o dönem, kısa bir süreliğine de olsa, cenneti yaşamak mümkün müydü? Biz üç çocuk, ya da en azından kendim, bunu  başardık. Yanaklarımıza renk gelmiş, gözlerimiz değişik bir sevinçle parlıyordu. O sıralar hemen, hemen olanaksız olan, sabahları taze süt içip, günlük yumurta yiyebiliyorduk. Gün boyu bahçedeki çimenlerin üstünde yuvarlanıyor, tavuklar ya da yavru köpeğimizle oynuyorduk. Çoktandır unuttuğumuz çocukluğumuzu anımsamanın, çocukça davranabilmenin bencil mutluluğu içindeydik.

Ya annelerimiz? Süresi belirsiz yeni bir ayrılığın, doğal olarak endişesi içindeydiler. İstanbul’a dönüşü, Avrupa’yı sarsan ve belki de bize yaklaşmakta olan korkunç savaşı düşünüyorlardı. Gene de, her şeye rağmen, o bir haftalık ara, bizlere Tanrı’nın bir armağanıydı. Her zaman minnet duyduğum, yürekten teşekkür ettiğim ve eşsiz bir anı olarak kalacak bir armağan...

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın